17 Temmuz'01
Sayı: 17


  Kızıl Bayrak'tan
  Uşaklıkta ve onursuzlukta sınır tanımıyorlar!
  Telekom krizi ya da İMF'ye uşaklığın son perdesi!
  Cumhurbaşkanı'nın vetosu ve reformizm.
  Sendikal ihanet barikatı ve devrimci taban inisiyatifi
  Sınıf hareketi
  Devrimciler ölmez, devrim davası yenilmez!
  Ölüm Orucu 268. günüde sürüyor
  Direniş, direnişçi ve parti..
  PKK-DÇS: "Savaşırız ha..." demagojisi, iç huzursuzlukları bastırmaya dönüktür!...
  Direnişçi Sümerbank işçilerine mektup...
  Gücün örgütlülüğündür!
  Uluslararası hareket
  Ulucanlar katliamı davası
  Katilam ve düzen medyası
  Direnişçilerin kaleminden
   Açıklamalardan
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Ölüm Orucu direnişçisinin günlüğünden...

Direniş, direnişçi ve Parti...

M. Kurşun

17 Mayıs '01

Hiçbir gerekçe bırakmayı haklı kılmaz ama, bırakmalarda yorgunluk etkileri fazlasıyla var. Bırakanların sinirleri tümüyle yıpranmış, hatta iflas etmiş. Tabii bununla beraber üçkağıtçılıklar da yok değil. Bırakanları sağlıklı ele almak için bu ayrımı akıldan hiç çıkarmadan, bırakanı hangi kategoriye sokacağımıza sağlam dayanaklarla karar vermek gerekiyor. Üçkağıtçıların canı cehenneme! Onları uzak tutmak gerekiyor. Ama diğerleri öyle değil. Elbette bunlar da bir süreçten geçecekler. Elbette yaptırım ceza olacak. Ama saflarda tutmanın, devrime yeniden kazanmanın kaygısı da duyulacak, duyulmalı.

Yanlışlarla dolu, yıpratıcı bir süreç geçirdik. Üstelik bu süreç hala devam ediyor. 19 Aralık'a kadar bambaşka bir süreç yaşanıyordu. Ölüm Orucu neredeyse bir halk hareketine dönüşmüştü. Kitle desteği ve eylemler o güne dek görülmedik düzeydeydi. 19 Aralık'tan sonra ise devlet terörüyle birlikte süreç tam tersine evrildi. Dışarısı susturuldu. Hem de genel-geniş bir susturma terörüydü bu.

Hücrelerde ise bizler, 19 Aralık öncesi atmosferin etkisiyle, oldukça iyimserdik. 10-15 güne hücreler yıkılırdı, bu kitlesellikle. Sanıyorduk ki dışarıda hergün eylem var. Yine binlerle hem de... 2-3 hafta sonra gazeteler alınmaya başladı. Dışarıda hiçbir şey olmadığını ancak o zaman öğrenebildik.

İlk dökülmeler de o zaman başladı, Ölüm Oruçcuları'nda ilk bırakmalar aynı zamanda başladı. Bunların kimi üçkağıtçıydı, kimi tabansız. Ama her iki tür de, ölümü göze almadan, Ölüm Oruççusu olmanın nimetlerinden yararlanmayı düşünüyordu. Yüksek sesle dile getirilmese bile, gerçeklik buydu. Bu suretle yanımda üç kişi döküldü gitti.

Biri tam bir üçkağıtçıydı. Türlü dalavereler çevirdi. Ailesini de kullandı bu dalaverelerinde.

Biri tabansızdı. Yani yalın bir ölüm korkusunu farklı biçimlere yamanarak sundu. Yalın ölüm korkusunu dillendirse daha iyi olurdu. Ama işte bu dillendirmenin altına inmek gerekiyor. Bilerek dillendirmedi. Yoksa yalnızca bizi değil, aynı zamanda, hatta asıl olarak kendisini kandırdı. Bizi kandırdıysa, işte o zaman onu da üçkağıtçılar kervanına katmak gerekiyor. Yok kendini kandırdıysa, daha ihtiyatlı ama kazanma kaygısıyla hareket etmek gerekiyor. Hain diyerek bir kenarda bırakmak kolay. Ama gelinen aşamada her bırakmaya öyle der kenara bırakırsak, zindanlar epey bir hainle dolmuş olacak ve bu devrimin yararına bir durum değil. Kesinlikle değil.

Bir diğeri ise açıkça ölüm korkusunu dillendirerek gitti. Kuşkusuz bunların sürecini ele alırken, neden Ölüm Oruçcusu oldun sorusundan başlamak gerekiyor. Bu unsurlar ancak bu soruya sağlıklı yanıtlar aldıktan sonra yerli yerinde değerlendirilebilir.

Başlarda çok sınırlıydı bunlar. Ama süreçle sayıları arttı. Sayıları arttıkça moral bozucu etkisi de arttı, dökülmeler çoğaldı.

20 Mayıs

Üç gün aradan sonra yazmaya devam edebilmemin tek nedeni var. Werniko Korsakof başlangıcında olmam. Düşüncelerimi toplasam gözlerimi toplayamıyorum. Böyle olunca da yazamıyorum. Neyse ki bugün yeniden yazabiliyorum.

Bırakmaları, yorulmaları önceki bırakmalarla sınırlamak elbette eksik ve yanlış olur. Her bırakma, kendinden sonraki bırakmalara zemin hazırlamıştır. Ondaki boşluğu, gediği büyütmüştür.

Birçok yapının yanlış politikalarının da yorulmalarda payı olduğunu söylemekte yarar var. Örneğin AG'ciler gelinen aşamada hiçbir anlam ifade etmez oldu. Öylesine sık ve kısa aralar verildi ki, 4-5 aylık Ölüm Orucu'nun yanında 30-40 günlük AG'nin düşman nezdinde hiçbir yaptırım gücü kalmadı.

Kuşkusuz böyle yapılması sadece yanlış politika olarak ele alınamaz. Kitlenin durumu bu politikada epey etkili oldu. İlk ara öncesinde dökülmeler yaşandı. Dahası dökülmeler savrulmalara yol açtı, kimi neredeyse düşmanlaştı. Tam da bu sıralarda 5 gün sonra, 10 gün sonra bırakırım AG'yi sesleri çıkmaya başladı. Örgüte rağmen bırakmaların sonucu vahim oluyorken, bu bırakmalara örgütlü bir kimlik kazandırmak yanlış olmayacaktır. Ama sadece bu unsurlara bıraktırılabilirdi.

Aralar da pek sağlıklı olmadı. 15 gün gibi bir süre ara verildi ve kimse bu süre içinde doğru beslenemedi. Yani bir Ölüm Orucu ekibi çıkarılsa ben giderim diyecek adamlar, bu aralardan sonra, yeniden başlasalar da sallanmaya başladılar. Kısacası AG hem düşman, hem de bizim cephemizde bir silah olmaktan çıkarıldı. Bundan daha vahimi olanı, bazı Ölüm Orucu direnişçisine eylemin bıraktırılmasıydı. Bu zaten yanlış bir politika. Yetmezmiş gibi, şehitler verilmeye başlandığında bu politikanın yaşama geçirilmesi, yanlışı daha da derinleştirdi.

Başka bir yapı, kitlesel ölüm orucunu, yine tam da şehitler verilmeye başlandığında ekiplere düşürdü. Bunda yanlış olan yine zamanlama. Kuşkusuz taktik düzeyde de söyleyecek çok şey var, ama şimdi sırası değil. Bütün bunlar düşmana soluklanma ve manevra imkanları sunduğu için önemli. Düşmanın bu avantajı, bizim dezavantajımız oluyor tabi.

Son ana dek güçlerin biraraya getirilmemesi de ayrı bir sorun. Düşmanın zindandaki bir saldırısı karşısında, sadece bir slogan yüzünden ayrı düşülmesi bize bir yarar sağlamadı. Ama düşmana sağladı. O koşullarda pek de anlamı olmayan küçük hesaplar yapmanın düşmanın yararına olduğunu ayrıca özel olarak söylemeye gerek bile yok aslında.

Ama böyle hesaplar yapıldı. Keskin sol sekter tutumlar bir anda liberalizme evrildi. Bu tutum bireylerde kendini daha çok gösterdi. Dışarıda ise şehitlere dek elle tutulabilecek hiçbir şey yoktu. Bütün bunlar yan etkiler olarak karşımıza çıkıyor. Direnişin bu kadar uzun sürmesi de ayrıca yaman bir etkiye sahip.

Yineleyelim, yoruldum diyerek bırakmaları haklı kılmaz bunlar. Her yorulma, her bırakma bireysel tabansızlıktır. Bunun altını çizmek gerekiyor. Ama bu yanlışlar, bu tabansızlığın su yüzüne çıkmasına neden olan etkenler olarak yerini alıyor.

***

Nedenleri öyle bir sıraladım ki, sanki yorulmak kaçınılmazmış gibi. Halbuki yorulmamak da mümkün. Nihayetinde bugün 213. gün ve ben kendimde böylesi bir yorulma hissetmiyorum.

Nasıl?

Nasılı şu: Böyle bir yorulma hissetmemek için birey ve parti bağlarının çok güçlü olması gerekiyor. Bireyin partiyi hissetmesi değil sadece, aynı zamanda sahiplenmesi gerekir. Kendisiyle partisini bir tutması gerekir. Ben böyle yaptığım için yorulma hissetmiyorum.

Böyle bir yorulma hissedersem, bu partinin de yorulması sayılacak. Partime böyle bir şey yaşatmak benim için ölümden daha vahim. Bu yüzden "Kazandık!" başlıklı bir yazıya, duruma kilitlemişim kendimi. Bu başlıklı bir yazı çıkana dek, ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın geri düşme yok!

Ya zafer, ya ölüm!
Biz kazanacağız! Parti kazanacak!

26 Mayıs

Son günlerde bire bir çözümleyemediğim bir gerginlik içindeyim. Çok kolay sinirleniyor, çok kolay sıkılıyor ve bunalıyorum. Bunları yarime anlattığımda, bunlar sende geciken belirtiler dedi. Başkalarında çoktan başlamış. Doğru da söylüyor hani. ÖO'nun belli bir aşamasından sonra sinirler iyice geriliyor.

Sesten rahatsızlık, baş dönmesi, uykusuzluk ve yetmez gibi gerginlik aynı anda hücum ettiler. Güçlü olmak durumundayım. Şu an hedefim düşmana oyuncak olmamak. Yani müdahale etmesine şans dahi tanımadan şehit düşmek (tıpkı Hatice yoldaş gibi), ya da zaferi ayakta karşılamak.

Bu toplu saldırı karşısında zayıf davranırsam, bu, düşmanın işine gelir ancak. Güçlü olmak zorundayım. Üstelik yarim de güçlü olmam için bütün desteğini sunuyor bana. Yoldaşlarım ona keza. Böyle bir durumda zayıf davranmak açık bir zaaftır. Bu zaaftan uzağım ve güçlüyüm.

Kazanacağız!
(...)

27 Mayıs

27 Mayıs'ın bitmesine dakikalar kaldı. Yeni güne merhaba diyeceğiz birazdan. Direnişin 220'li günlerini sayıyoruz artık. Derslerle dolu bir süreç bu 220 gün. Neredeyse her anından çıkarılacak dersler var. Aklı başında biri mutlaka bu dersleri yazmalı. Benim şu an böyle bir şeyi gözüm kesmediği gibi birçok şeyi eksik bırakırım. Artık düşüncelerimi toplamakta da zorlanma yaşıyorum. Bir mektubu dahi ancak bir haftada yazabiliyorum.

Bu direniş için şimdiden çok şiir yazıldı. Daha pek çok da yazılacak. Kahramanlıkla zavallılık, yiğitlikle korkaklık, inatçı bir kararlılıkla ihanet bataklığına savrulan titreklik, partiye davaya bağlılıkla, partiyi davayı aldatmalar, belki de hiçbir direnişte böylesine içiçe yaşayıp su yüzüne çıkmadı. Sadece bu bile derslerle dolu. Bunun için şiir de yazılır elbette. Ama yazılan şiir bile ders vermeli. Çukura düşenlerden kimilerinin psikolojilerinin çok kötü olduğu söyleniyor.

Daha farklı kaygılardan da olabilir bu kötü psikoloji. Ama aynı zamanda içine düştüğü rezil durumdan dolayı da olabilir. İkinciler demek ki o güne dek su yüzüne çıkarılmamış zaaflarla malûlmüş, işte işlenip, incelenip dersler çıkarılacak bir kaynak. Mutlaka bu kaynaklar incelenmeli. Hala direnişe devam edenler ise yaşarlarsa ve beyinleri yerinde olursa kendilerini anlatırlar. Ben öyle yapacağım.

28 Mayıs

Bugün, benim için parti nedir, ne ifade ediyor sorularına yanıt vermeye çalışacağım. Yeni devrimci olduğum sıralar içinde bulunduğum örgütü (parti öncesi) yüce bir yere oturtuyordum. Bir tür kurtarıcıydı benim için. Mükemmel eksiksiz bir kurtarıcı. Tabii bu bakışaçısıyla aramıza ciddi bir mesafe koyuyordum. Yapının sorumluluğunu duymuyordum. Doğal bir sonuç bu. Bir o kadar da sakat. Pek çok sakatlığını gördüm, yaşadım bu bakışaçısının.

Sözü uzatmaya gerek yok, bugün kısaca "parti benim" diyorum. Ama bu kaynağını kariyerizmden alan bir söylem değil. Sorumluluk yüklenen bir söylem. Parti benim; yani partiyi ilgilendiren herşey beni de ilgilendirir ve bir biçimiyle sorumluluğum altındadır. Partiyi sahiplenme de bu şekilde olur. Bulunduğu alan dışında olan gelişmelere duyarsız biri partiyi sahiplenmiyordur aslında. İsterse bulunduğu alanda çok başarılı, çok yararlı olsun... Parçayla sınırlı kalmak, bununla yetinmektir bu. Böyle biri başka alanlardaki eksikleri duyduğunda, kendi alanındaki başarılarından dolayı övünebilir bile. Ve bunun farkında dahi olmayabilir. Parçayla sınırlı kalmamalı, bütünü kavrayıp yakalamalı. Partiyi ancak bu şekilde sahiplenebiliriz. Bu da tersinden herşeye burnunu sokma anlamına gelmemeli.

Misal, Ankara'dayız. Başarılı bir çalışma var diyelim. Ama İzmir'de eksiklerle dolu başarısız bir çalışma var. Bu da basınımıza yansımış. Önce bu yerden, durumdan kendi alanımız için dersler çıkarmalıyız. Ve buradaki eksikleri ve başarısızlıkları gidermek için belli bir birikime sahipsek, bunu partiye sunmak zorundayız. Öz olarak böyle ama, bu örneği ayrıntılandırabiliriz.

Biz örneğin zindandayız. Uzun yıllar kalacak gibi de görünüyoruz. Partiyi zindanla sınırlarsak bu durumda, işte o zaman gerçekten tutsak düşeriz. Şu sıralar fiziksel durumumuzdan ötürü pek başaramasak da, asıl olarak bizim gözümüz de, yüreğimiz de dışarıdaydı. Bir miting, bir işçi direnişi ilgi alanımız içindeydi. Teorik olarak böyle olması gerektiğini bilirdim, ama kendimde somutlamam Habip'le gerçekleşti. Habip hem bulunduğu alanda (zindanda) oldukça başarılıydı. Hem de gözü ve yüreği dışardaydı. Firar girişimleri bile bunun göstergesidir. Parçayla sınırlanmamış, bütünü yakalamış biriydi Habip. Bu yüzden o ve Ümit yoldaş için "partinin özü ve özeti" diyoruz ya...

Partiyi sahiplenmek için öncelikle bu gerekir diyorum. Ama bu tek başına yetmiyor. Partiyi sahiplenme belki bir maneviyatı, duyguları da gerekli kılıyor. Yücelterek değil ama, kendini onun bir parçası, onu ise yüreğin olarak görmen gerekiyor. Partinin gelişimini herşeyin, yaşamının bile önünde tutman gerekiyor. Uğrunda ölemeyen biri partiyi sahipleniyorum diyemez. Bu hakkı ona kimse vermez. Ümit ne güzel söylemiş; "Uğrunda tereddütsüzce ölebileceğimiz davayı kazandık!" Tereddüt etmeden ölümün üstüne yürüdü. İşte partiyi sahiplenmiş bir yoldaş. Genç yaşında MK düzeyine gelmesi bu sahiplenmeden bağımsız ele alınamaz.

Anlatmaya çalıştığım tam da bu işte. Uğrunda tereddüt etmeden ölebileceğimiz bir duygu yoğunluğu içinde olmalıyız partiye karşı. "Parti benim" söylemimin kaba hatlarını böyle çiziyorum. Ayrıntılara başarabilirsem girmeye çalışacağım.

29 Mayıs

Direnişin 222. günündeyiz. Partimle her anı direniş olan 222 günü geride bıraktım. Yine partimle yarına umutla bakıyor ve yol alıyorum. Direnişi hiçbir zaman hücreleri yıkmakla sınırlamadım. İşin aslının nesnel olarak da böyle olmasının ötesinde bir şey bu benim için. Partinin bir atılımı olmalıydı bu direniş. Başladığı yerden daha ileride olmalıydı parti. Bugün gelinen aşamada aldığım haberler ışığında değerlendirirsem, bu hedefe azımsanmayacak oranda ulaşıldı. Şu durumda bile gönül rahatlığıyla ölünür. Daha farklı bir bedel mi? O da ödenir. Hem de tereddüt etmeden. "Parti benim" diyebilmek, beni bu tereddütsüzlüğe ulaştırdı.

Yaşarsam da epey güç işler beni bekliyor. Ama bir çekincem yok. Üstesinden gelirim. Bana bu özgüveni veren yine partimdir, "parti benim" diyebilmemdir. Bir komünist neredeyse parti oradadır. Bu sözün hakkını pratikte çok fazla veremesem de böyle duyumsuyorum. Ne zaman ki pratikte de bu sözün hakkını vermeye başlarım, o zaman duyumsamam ete-kemiğe bürünür. Yani bulunduğum alanda öncelikle yoldaşlarım, parti burada var diyebilmeli, sonra çevrem partiyi görebilmeli bende. Ve bende gördüğü partiye güven duymalı. Bu mükemmelleşmek değil, yaşamını partiye, devrime, sosyalizme hasretmektir. Şu an kilitlendiğim hedef bu.

***

"Parti benim" diyen biri, partide yaşanan sorunlardan kaçamaz, kaçmaz. Tersine bu sorunları çözmek için varını yoğunu koyar ortaya. Partiyi sahiplenmemiş biri ise yayının kendine ulaşımında yaşanan bir aksamayı bile çözmek yerine, bu sorundan, yani partiden kaçar.

Geçenlerde direniş boyunca yaşananları, direnişin uzun sürmesinin yorucu bir etki yarattığını ve bazılarının yorulduğunu yazmıştım. Öyle bir süreç ki, birey olarak hareket eden pek çok insan yorgunluk hisseder, hatta yorulup düşer. Ama kendine parti misyonunu biçen biri, herşeyden önce yorulmayı hak olarak göremez kendinde. Yorulmaz da...

Sürecin her an değerlendirmesini yapar ve parti misyonuyla buna ilişkin tutum geliştirir. Devrime kadar daha nice sorunlarla karşılaşacağız. Öyle ki ne yapsak, ne etsek de çözemeyeceğimiz sorunlarla karşılaşacağız. Bir parti bu sorunlar karşısında yoruldum diyebilir mi? Diyorsa bu parti bir an evvel kendini feshetmeli ki, üç-beş kişi bile olsa devrime inanmış insanları saflarında atıl tutmamalı. Parti benim diyerek partiyi sahiplenmiş birinin de yorulmaya hakkı yoktur. Bu yüzden bu biçimde direnişin dışına düşenlerde öncelikle partiyle arasındaki bağ sorgulanmalı. Bu kişinin konumu, düzeyi her ne olursa olsun böyle yapılmalı.

Ben kendimde yorulma hakkı görmüyorum.
Asla yorulmayacağım!..

***

Dürüst olmak, içten ve samimi olmak, devrimci olmak için olmazsa olmaz ahlaki ilkelerdir. Hele partili olmak için daha bir olmazsa olmazdırlar. Parti benim diyen biri yoldaşlarına karşı dürüst, içten ve samimi olmak zorundadır. Böyle olmayan birinden herşey beklenebilir, beklemek de gerekir. Tabii bu kişilik özelliğiyle ilintili bir sorun/durum.

Birinci derecede böyle, bununla beraber partiyi kavrayışının da bunda etkisi yok değil. Kendini partiden ayrı ama partiye hizmet eden olarak gören kişi, bunun doğallığında, kişiliğinde varolan dürüstlüğünde değilse bile içtenliğinde, belli oranda da samimiyetinde yolaşlarına karşı, partiye karşı bir ihtiyatla yaklaşacaktır. Ama kendini partinin bir parçası olarak gören, parti olarak gören biri nasıl ki kendine karşı bir ihtiyat taşımazsa, partisine karşı böyle bir ihtiyat da taşımayacaktır. Kendi kendine itiraf edebildiği herşeyi partisine de itiraf edecektir.

Parti nedir? sorusuna farklı tarzda bir yanıt verdim. "Parti benim" dedim herşeyden önce. Ondan sonra da buradaki "benim"i anlatmaya çalıştım. Bu varolan ben değil, varolmaya çalışan ben'di ama... Parti işte böylesi benlerden oluşan, oluşması gereken devrim örgütüdür.

Teoriye hiç girmedim. Çünkü teoriyi ve politikayı ete-kemiğe büründürecek ben'ler, yeni kadrolar olmadıktan sonra, tek başına çok fazla bir şey ifade etmiyor.

30 Mayıs

Parti, yağmurlu bir günde açtığımız bizi koruyacak bir şemsiye değil, engellerle dolu yolumuzu açacak, bizi hedefe, devrime ulaştıracak bir araçtır. Ve bu aracın parçalarını da bizler oluşturuyoruz. Canlı bir araç yani bu. Tıpkı parti öncesi örgüt gibi. Bu örgütle partiyi kazandık. Şimdi de partiyle devrimi kazanacağız.

Direnişimizin zaferi partimizin de bir adımı olacak. İleriye doğru atılmış bir adımı.

01 Haziran

Gece gibi karanlık günler. Güneş tutsak düşmüş karanlığa sanki. Tabii ki tümden ışıksız değil herşey. Parti var ve partimin göz kamaştırıcı ışığı var. Bu ışık olmasa 8 ay nasıl geçerdi? Bu ışık olmasaydı, ölüme nasıl böylesine rahat hoş gelir, sefa gelir denirdi. Evet, güneş tutsak düşmüş karanlığa sanki, ama partimin ışığı var aydınlatan. Bu ışıkla doğacak devrim güneşi var. Bu ışıkla yürüyoruz yarına...

***

Habip düşüyor aklıma. Daha doğrusu yanıma geliyor. Sımsıkı sarılıyoruz birbirimize, alnımdan öpüyor. Tutuşuyor kızıllaşan alnımda sarı orak-çekiç-yıldız. "Tek bir leke düşürmeden devrettik bu bayrağı size", diyor. Devamını söylemesine gerek yok, biliyorum. Biz de/ben de tek bir leke dahi düşürmeden devredeceğim bayrağımızı, benden sonrakilere... Hadi daha da bekletme bizi diyor Habip.

03 Haziran

Dün akşam biri daha gece karanlığının kollarına teslim oldu: Direnişi bıraktı. Çok fazla bir şey ifade etmiyor düşmesi. Öyle önemi olan biri değildi. Ama yine de düşmesi, düşmeler üzerinde daha uzun boylu düşünmek gerekiyor. Daha önce söylediklerime (üç kağıt, dalavere, yorulma...) yeni bir şey eklemek gerekiyor. Zafere olan inançlarını yitiriyor düşenler.

Peki zaferi nasıl algılıyorlar? Görünen o ki ekonomik anlamda epey bir beklenti içindeler. Ya da büyük bir beklentiyle geldiler, geldikleri güne kadar. Ne ki geldikleri günde bir baktı ki ekonomik anlamda elde edecekleri çok fazla bir şey olamayacak. 3 kişi bir arada olmak yerine 9 kişi birarada olmak için ölünür mü? Soru bu kadar ruhsuz sorulursa, yanıt ölünmez olur elbette. Soru ve yanıt böyle. Sonrası rezil düşmeler...

Zaferi öncelikle politik bir bakışaçısı ile almak ve algılamak gerekiyor. Ekonomik boyutu tali plandadır. Hele gelinen aşamada epeyce tali olmuştur. Politik bakışaçısı herşeyden önce parti toplamından bakmaktır. Hatice yoldaş şehit düştü misal. Şehit düşmesi, ekonomik boyutuyla çok fazla bir şey sunmadı.

Peki buradan yola çıkarak keşke şehit düşmeseydi, yani bıraksaydı diyebilir miyiz? Diyenler çıkar belki ve bunu diyenler Hatice yoldaşa en büyük hakareti yapmış olurlar. Bu yüzden dedirtmemek gerekiyor. Parti açısından Hatice yoldaş bugün birçok kadın yoldaş için kızıl bir örnektir. Özellikle onu birebir tanıyanlar için. Bunun ötesinde sadece kadın yoldaşlar açısından değil, parti açısından direnişte bir sembol olmuştur Hatice yoldaş. Ben de bugün Hatice yoldaş gibi şehit düşmeye öykünüyorum.

Bir savaşçı böyle olmalı. Sonuna dek yürümeli. Hatice yoldaş gibi! İşte asıl zafer bu. Değil 9 kişi 90 kişi bir arada olmaktan çok daha önemli bir kazanımdır bu. Bir parti yarattığı moral değerlerle güçlenir. Habip ve Ümit yoldaş şehit düştükten sonra, en az yaşadıkları kadar çok şey sundular partiye.

Bir yanda Hatice yoldaş, diğer yanda şu ya da bu nedenle direnişin dışına düşenler. Bir yanda kızıl bir coşku ve umut, öte yanda kara bir mide bulantısı...

04 Haziran

Son zamanlarda bazen kendimi ölümün kollarına bıraktığım oluyor. 7-8 aydır oyalanıp duruyoruz onunla. Hadi al artık diyor ve bırakıyorum kendimi. Almıyor. Kuşkusuz yaptığımı savunuyor değilim; gelinen aşamada ölümün kollarına bırakmak değil, ona karşı mücadele etmek doğru olan. Yani yaşamak için mücadele vermek. Çoklukla da böyle yapıyorum zaten. Ama bazen yan çizip ölümün kollarına koştuğum da oluyor.

Midemin bulandığı bir gün, öfkemin kabardığı anlarla örtüşüyor bu anlar. İkisi de az olmuyor aslında. Yarim olmasaydı ölümle daha bir yakın olurdum şimdi. Ama o, zaten varlığıyla ölümü uzak tutuyor benden. Bir de tavrıyla... Ona söz verdim üstelik. Yaşamak için mücadele vereceğim. Sözümü tutmamazlık olmaz.

Ama önceki sözümdür aslolan: Bayrağımıza ve aşkımıza leke düşürmeyeceğim!..