17 Temmuz'01
Sayı: 17


  Kızıl Bayrak'tan
  Uşaklıkta ve onursuzlukta sınır tanımıyorlar!
  Telekom krizi ya da İMF'ye uşaklığın son perdesi!
  Cumhurbaşkanı'nın vetosu ve reformizm.
  Sendikal ihanet barikatı ve devrimci taban inisiyatifi
  Sınıf hareketi
  Devrimciler ölmez, devrim davası yenilmez!
  Ölüm Orucu 268. günüde sürüyor
  Direniş, direnişçi ve parti..
  PKK-DÇS: "Savaşırız ha..." demagojisi, iç huzursuzlukları bastırmaya dönüktür!...
  Direnişçi Sümerbank işçilerine mektup...
  Gücün örgütlülüğündür!
  Uluslararası hareket
  Ulucanlar katliamı davası
  Katilam ve düzen medyası
  Direnişçilerin kaleminden
   Açıklamalardan
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Cumhurbaşkanı'nın vetosu ve reformizm

İMF'nin dayatmalarıyla yangından mal kaçırırcasına meclisten geçirilen "Tütün Yasası" Cumhurbaşkanı tarafından veto edildi. Hükümet, Cumhurbaşkan'nın veto ettiği yasayı, noktasını dahi değiştirmeden yeniden meclisten geçirmeyi ve Cumhurbaşkanı'na göndermeyi planlıyor.
Meclisten geçen diğer saldırı yasalarını vakit geçirmeden onaylayan Cumhurbaşkanı'nın İMF'nin çok önem verdiği bu yasayı veto etmesi belki farklı bir tutum gibi görünüyor. Ama bu görünümden çok farklı anlamlar çıkartmak da gerekmiyor. Çünkü Cumhurbaşkanı'nın bu davranışının gerisinde düzenin daha farklı ihtiyaçlarının da gözetilmesi kaygısı yatıyor sadece.
Fakat bunu böyle değerlendirmeyenler, Cumhurbaşkanı'nın yasayı veto etmesini İMF dayatmalarına karşı alınmış bir tutum sayanlar var. Bunu böyle anlayanların başında ÖDP geliyor.
Nitekim ÖDP yönetimi, 10 Temmuz tarihinde tüm örgütlerine gönderdiği bir genelgeyle, yasadan zarar görecek tütün üreticilerinin sorunlarına sahip çıktığı ve "Tütün Yasası"nı veto ettiği için Cumhurbaşkanı'na "teşekkür mesajları" gönderilmesini istedi.

Sadece ÖDP'nin bu tutumu bile, Cumhurbaşkanı'nın "Tütün Yasası"nı hangi kaygılarla veto ettiğini göstermeye yeterli aslında. Biz sadece ikisine değinelim. Birincisi şu: Bilindiği gibi yeni "Tütün Yasası", uygulamaya girdiği takdirde, tütün ve sigara üretim sektörlerinde tam bir yıkıma yolaçacak nitelikte. Bu yıkımın kendisi ise, uygun kanallarını bulabildiği takdirde ciddi bir toplumsal tepkiye yolaçabilir, MGK'nın deyimiyle bir "sosyal patlama" dinamiği haline gelebilir. Cumhurbaşkanı'nın vetosu, yeni yasanın yaratacağı yıkımın doğuracağı bu türden tepkileri dağıtmak, yumuşatıp zamana yaymak, konuyla ilgilenenlerin kafasını karıştırmak gibi bir temel işleve sahip. Yasanın engellenmesi için mücadeleden değil de Cumhurbaşkanı'ndan medet umanların sayısının hiç de az olmadığı düşünüldüğünde, bu vetoyu şaşkınlıkla karşılamak için herhangi bir neden kalmıyor.

Zira biliniyor; yasa veto edildikten sonra yeniden meclisten geçip gelecek ve ikinci kez önüne geldiğinde Cumhurbaşkanı bunu onaylamak zorunda. En fazlasından bu kez Anayasa Mahkemesi'ne başvurabilir. Anayasa Mahkemesi'nde de bir süre sürünen yasa nihayetinde çıkar.
Vetonun bir diğer nedeni, Sezer'in yapılan işlere "hukuka uygunluk" görüntüsü kazandırma çabasıdır. Zira o bir "hukuk" adamıdır. Geçmişte de bazı yasaları onaylamayıp geri gönderme oyunu sayesinde toplumda bir itibar kazanmıştır. Cumhurbaşkanlığı makamı olarak onun itibar kazanması ise sermaye düzeninin itibar kazanmasıdır bir yerde. İşçi ve emekçilere denilmektedir ki; bakın işte, herşeye rağmen bu devlet bir hukuk devletidir. Halkın çıkarına olmayan şeyler yapılmaz. Kendini bilmeyen birileri böyle şeyler yapmaya kalktığında da bunu engelleyecek bir makam mutlaka vardır. Meclis, mahkemeler ya da Cumhurbaşkanlığı makamı. Biri olmazsa biri sizin çıkarlarınızı korur. O yüzden devlete güvenin.

Sermaye devletinin güçler ayrılığı sistemine göre çalıştığı propagandası da, Cumhurbaşkanı'nın veto hakkına sahip olması da, emekçilerin devlete güven duymasını sağlamak içindir. Ve düzen hukukunun herbir parçası gibi bu da, işçi ve emekçi yığınları aldatmak için yeri geldiğinde insanların gözünün içine sokularak kullanılır.

Bunun bir aldatmacadan ibaret olduğunu görmek için başka yere bakmaya hiç gerek yok. Gene aynı Cumhurbaşkanı son bir ay içinde, hepsi de işçi ve emekçiler için birer yıkım anlamına gelen birçok yasayı gözü kapalı onayladı. Örnek mi; Telekom yasası, uluslararası tahkimle ilgili yasa, bankalar yasası, şeker yasası, ek vergi yasası, ek bütçe yasası ve daha başkaları.

İMF talimatlarının yazılı halinden başka bir şey olmayan tüm bu yasaları gönül rahatlığıyla onaylayan bir Cumhurbaşkanı'nın İMF'ye karşı tutum alması, sırf bu yüzden "Tütün Yasası"nı geri çevirmesi beklenebilir mi? Elbette hayır. Bu vetonun gerisinde bir taraftan yapılan işlere "hukuk" kılıfı geçirme çabası, bir taraftan da düzen kurumları üzerinden topluma sahte umutlar yayma çabası vardır. ÖDP'li reformistlerin tutumuna bakıldığında, düzenin hiç de boş ata oynamadığı rahatlıkla görülmektedir.

ÖDP'nin tutumuna aymazlık denilemez. Zira kitlelerde düzen kurumlarına dönük beklenti yaratmak, mücadeleye sevkedilmesi gereken güçleri beklenti içerisine sokup içten içte çürütmek reformizmin politik platformunun ürünüdür.

Kaldı ki bu ilk örnek de değildir. Kamu emekçilerine mücadeleyi büyütmek yerine sahte sendika yasasını onaylamaması için Cumhurbaşkanı'na yalvarmasını öneren, onlarla açıkça dalga geçen de aynı ÖDP'dir.

Bu da gösteriyor ki, sermayenin saldırılarına karşı mücadelenin örgütlenmesi reformistlerin işi olamaz. Böyle bir dertleri de yoktur. Onların dertleri düzene şirin görünmek ve bir biçimde bu sisteme yamanmaya çalışmaktır.

İşçi ve emekçi yığınların kurtuluşu ise düzene karşı mücadeleyi yükseltmekten geçmektedir. O halde düzene karşı mücadele reformizme karşı mücadeleyle birleştirilmelidir. Reformist partiler ve onların politikaları işçi ve emekçiler arasında her vesileyle teşhir edilmeli, etkileri devrimci politik etkiyle sınırlandırılmalıdır.


İki sınıf, iki düzen,
iki çözüm...

Ayşe Aydın

Ecevit'in ikide bir yinelediği bir söz var. Her kritik süreçte, her sertleşen eleştiride tekrarlamayı alışkanlık haline getirdiği... Alternatifimiz yok, diyor başbakan. O, esas itibarıyla hükümetinin alternatifsiz olduğunu kastetse de, gerçekte, rejim korunmak şartıyla kim gelirse gelsin bunu böyle yapmak zorunda, demeye getiriyor. Bu açıdan, tespitinin son derece isabetli olduğu kabul edilmelidir. Nitekim bu aynı gerçekliği biz de değişik vesilelerle ve farklı biçimlerde defalarca ifade etmiş bulunuyoruz. Özellikle, burjuva siyasetinin tek parti-tek siyasete indirgendiğini, aynı politikayı büyük bir uyum içinde hayata geçiren 3'lü koalisyonun kurulmasının çok çok öncesinden beri yazıyoruz.

İMF programı istikrarı sağlamak şöyle dursun daha da bozuyor, deniliyor. Bütçenin tümüyle faiz ödemelerine bağlanmasından reel ekonominin çökertilmesine, tarımın yıkımından uluslarüstü sermayenin yağmasına, İMF reçetelerine ilişkin uygulanan tüm ülkelerde kanıtlanmış bir dizi gerçek sıralanıyor. Sonuçta da, ancak bu böyle olmak zorunda değil, İMF programı yerine ulusal bir program uygulansa ekonomiyi düze çıkarmak mümkündür, deniliyor. Böylece, Ecevit tarafından sık sık hatırlatılan "alternatifsizlik" tespiti de sözde çürütülmüş oluyor.

Kendilerine "bağımsız iktisatçılar" adını koymuş bir grup bilim adamının, bu kapitalizme rağmen kapitalizm savunusu "ulusal program" önerilerini inceledikten sonra, insan, onların mı yoksa tüm insani yetilerini tüketmiş, robotlaşmış bir politikacı eskisinin mi daha "bilimsel" bir yaklaşım içinde olduğunu sormadan edemiyor. Yanlış anlaşılmasın, sözkonusu olan "bağımsız" iktisatçılarımızın ekonomi bilgilerinin yeterli olup olmadığı değil. Onlar, her ekonomik programın, kitap üzerinde değil, ama bir toplumda, demek ki bir sınıfsal-siyasal rejim içinde uygulanabilir olduğunu gözardı ederek uzaklaşıyorlar bilimsel gerçeklerden.

Kapitalizme rağmen kapitalizm savunusu da işte bu noktada başlıyor. Toplumu sınıflar gerçeğinden, devleti de bu sınıflardan birinin diğerleri üzerindeki iktidar aracı niteliğinden soyutlarsanız, yani yaşamın maddi gerçekliğinin dışına çıkarsanız, bağımsızların ulusal programını uygulamak da mümkün olabilecektir, tabii ki kağıt üzerinde. Fakat önerinizin maddi yaşamda bir geçerliliği olmasını istiyorsanız eğer, gerçekleşebilirliğiyle de ilgilenmek zorundasınızdır. Bu çerçevede, topluma alternatif bir ekonomik program önerisiyle gittiğinizde, programınızla ilgili bazı soruları yanıtlamanız gerekecektir. Hele hele ona "emeğin programı" gibi iddialı bir ad da koyduysanız...

Her fırsatta "istikrar programı"nın sonuna kadar arkasında olduklarını vurgulayan TÜSİAD patronlarını, ulusal programınızın uygulanması gerektiğine nasıl ikna etmeyi düşünüyorsunuz? Yoksa, kapitalist bir düzende kapitalist sınıfın istemediği-desteklemediği herhangi bir uygulamanın mümkün olabileceğini mi düşünüyorsunuz? Eğer öyle ise, kimin eliyle, hangi güç odağı tarafından uygulanacaktır?

Daha kritik bir soru. Programınızın düze çıkaracağını iddia ettiği ekonomi, Türkiye'nin kapitalist ekonomisi olduğuna göre, düze çıkacak olan da kapitalist sınıf olacaktır. Bu durumda ulusal programınız nasıl "emeğin programı" olabilir? Açıktır ki, sınıflı bir toplumda "bağımsız", yani tarafsız olmak mümkün değildir. Ya sermayeden ya da emekten yana tavır koyacaksınız. İMF'nin programı sermayenin programıdır. İMF, Türkiye'nin kapitalist sınıfına ve devletine rağmen, onlara karşı Türkiye'de bir program uyguluyor değil, tersine, Türkiye'de İMF programını uygulayan sermaye sınıfı, onun adına devletidir. Bu nedenle bu yıkım programları İMF-TÜSİAD programı olarak adlandırılmaktadır. Sermayenin programına alternatif mi çıkaracaksınız? O takdirde sermayenin düzenine, sermayenin iktidarına da alternatif göstermek zorundasınız. Bu ikincisinden hiç sözetmeden ortaya program alternatifleri sürmek, işçi ve emekçi kitleleri oyalamaktan başka bir işe yaramaz. Böyle bir işlev de sadece sermaye sınıfına hizmet edebilir. Ve o çok karşı olduğunuz yıkım programlarının daha kolay uygulanmasına...

İMF-TÜSİAD yıkım programları, bu soygun düzeninin bekası için sermaye sınıfı ve devletinin devamı için tek seçeneğidir. Onlar bunu çok iyi bildikleri için, ne pahasına olursa olsun uygulama kararlılığı gösteriyorlar. Pahasının ne kadar ağır olduğu her gün biraz daha aydınlığa kavuşuyor. Ancak bu ağırlık, bu pahayı ödeyenler, yani işçi sınıfı ve emekçiler için geçerlidir. Düzenin sahipleri bu nedenle büyük bir rahatlık içinde "ne pahasına olursa olsun" diyebiliyorlar.

Ancak, sermaye düzeninin bu tek seçeneği, işçi sınıfı ve emekçileri de, kendi "tek seçenek"lerini bir an önce yapmaya zorluyor. Sermayenin yıkım programlarının gerçek alternatifi işçi sınıfının sosyalist programı, uygulanabilme koşulu ise işçi sınıfının iktidarıdır. Ülkenin, sermaye sınıfı ve devleti tarafından emperyalizme böylesine peşkeş çekilmesi onurunuza mı dokunuyor? O halde artık onlara sırtınızı dönmeniz, tek ve gerçek alternatifi kabul etmeniz ve ona bağlanmanız gerekir. Unutmayın, sınıflı toplumda "bağımsızlık" iddiası, egemen sınıfa bağımlılığın utangaçça kabulünden başka bir anlam taşımamaktadır.