9 Haziran'01
Sayı: 12


  Kızıl Bayrak'tan
  Onbir yıllık mücadelenin kritik safhası
  Kazanmak için 4 Mart'lardan daha da ileriye!
  KESK eylemlerinden
  Direniş bayrağı Aymasan işçisinin elinde
  Sınıf hareketinden
  Ölüm Orucu Direnişi'ne karşı devletin yeni taktiği
  Ölüm Orucu Direnişi 233. gününde sürüyor!
  Gençlik hareketi
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/7
  Tarımda yıkım ve sonuçları
  15-16 Haziran, sol hareket ve işçi hareketi
  Hatice Yürekli anısına Ekim Gençliği Kampı
   Uluslararası hareket
  İşçi-emekçi kadını devrimci mücadeleye kazanmanın sorunları
  "Sana söz can yoldaşım zafer bizim olacak"
  Geleceğimize sahip çıkalım!
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Tarımda yıkım ve yolaçtığı kitlesel yoksullaşma


Tarımda yaşanan yıkım, son krizin peşinden devreye sokulan politikalarla birlikte, hergün yeni boyutlar kazanmaya başladı. Emperyalistlere verilen sözler birer birer yerine getirildikçe, kentlerdeki işçi ve emekçilerin yanısıra kırlardaki yoksul köylüler ve kır proleterleri de giderek daha ağır bir ekonomik ve sosyal yıkımla karşı karşıya kalıyorlar.

Nisan ayında çıkartılan Şeker Yasası’yla pancar ekim alanları daraltıldı. Bu, yıllardan beri pancar üreticiliğiyle uğraşan üreticilerden bir kısmının artık pancar üretememesi, bir kısmının ise önceki yıllardan daha az üretmesi demek olacak. Yeni yasa şeker fabrikalarının bir-iki yıl içinde özelleştirilmesini öngördüğü için, 200 bin pancar üreticisinin büyük kısmının akibeti yoksullaşma ve yıkımdan başka bir şey değil.

Şu sıralar çıkması için uğraşılan “Tütün Yasası” da benzer bir sonuç yaratacak. Ülkede yaklaşık 500 bin işletmede tütün üretiliyor. Bunların çok büyük bir kısmı küçük işletme. Gene bunların önemli bir kısmında başka bir ürün üretme şansı yok. Dolayısıyla Tütün Yasası’nın çıkması ve buna bağlı olarak TEKEL’in parçalanıp özelleştirilmesi tütün üretimini darmadağın edecek. Yüzbinlerce tütün üreticisi daha beter bir yoksullaşma ve yıkımla karşı karşıya kalacak.

Tarımın diğer alanlarında da durum çok farklı değil. Daha şimdiden birçok ürün dalında üretim geçen yıllara göre gözle görülür bir biçimde azaldı. Sözgelimi buğday üretimi iki yıl içinde 20 milyon tondan 16 milyon tona geriledi.

Yıkım kır burjuvazisinin bir kısmını da etkiliyor ve tasfiyeyle yüzyüze bırakıyor. Bunun bizim açımızdan önemli olan yanı, büyük toprak sahiplerinin ya da tarım kapitalistlerinin işletmelerinde çalışan kır proleterlerinin de giderek artan bir biçimde işsizlik ve açlıkla yüzyüze kalmasıdır. Zira sıkıntıyla yüzyüze kalan kır burjuvazisi, tıpkı kentteki sınıf kardeşleri gibi kriz ve yıkımın yükünü doğrudan doğruya sömürdüğü işçilere fatura etmeye çalışmaktadır. Sonuç olarak kırda da işsizlik çığ gibi artmakta, ücretler düşmekte ve çalışma koşulları ağırlaşmaktadır.

Tarım üretimine bir şekilde katkısı olan KİT’lerin ve Ziraat Bankası’nın bu işlevlerinden uzaklaştırılıp özelleştirilecek olması, her türlü destek politikasının 2002 yılı sonuna kadar terkedileceğinin kesin bir dille açıklanması göstermektedir ki, eğer bu saldırılar dişe diş bir mücadeleyle püskürtülmeyecek olursa, önümüzdeki bir-iki yıl içinde tarımdaki yıkım gerçekten korkunç boyutlar alacak, milyonlarca küçük üretici köylü açlık ve sefaletle karşı karşıya kalacaktır.

Yıkım ve yoksullaştırma planlıdır

Kırdaki yıkımı bazı sermaye politikacılarının yanlış yönetimine ya da yanlış politikalara bağlamak doğru değildir. Çünkü bu bilinçli bir tarzda gerçekleştirilen bir yıkımdır.

Türkiye nüfusunun yüzde 35’inden fazlasının kırsal alanda yaşadığı, mevcut işgücünün ise yaklaşık yüzde 45’inin tarımsal üretimle uğraştığı biliniyor. Ulusal gelirin yüzde 15’i de tarımdan sağlanıyor. Öte yandan birçok temel ürün dalında Türkiye kendi ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayabilecek bir üretim kapasitesine sahip. Daha on yıl öncesine kadar gıda üretiminde kendi kendine yeten ülkelerden biri olarak anılması da bunun göstergesi.

Yıkım planları kırdaki bu tabloyu emperyalizmin çıkarları doğrultusunda değiştirmek üzere devreye sokulmaktadır.

Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel bundan iki yıl önceki bir konuşmasında; Türkiye kırlarındaki nüfusun gerekenden çok fazla olduğunu, bu nüfusun yüzde 35’lerden yüzde 12’lere çekilmesi gerektiğini söylemişti. Ona göre böylelikle bugünkü çok parçalı toprak yapısı ortadan kaldırılmış olacak, tarımda büyük ölçekli kapitalist üretim gelişecekti. Demirel bunları söylemekle bir bakıma emperyalizmin ne istediğini de dile getirmiş oluyordu aslında. Çok iyi bildiği halde söylemekten kaçındığı ise, ekip biçtiği ya da çalıştığı topraktan sökülüp kopartılan 15 milyon kadar insanın durumunun ne olacağıydı.

Gerçekten de tarımda yaşanacak büyük yıkım emperyalist tekellere ve onlarla çıkar birliği içindeki yerli tekelci burjuvaziye iki yönlü olanak sağlayacak.

Birincisi, tarımsal üretimin yıkıma uğratılıp emperyalist tarım tekellerine ve ortaklarına yeni pazarlar ve yatırım olanaklarının açılmasıdır. Çünkü, üretimin azalması sayesinde hem gıda ürünleri ithalatı artacak, hem de büyük kapitalist tarım işletmeleri kurmanın olanakları genişleyecek. Öte yandan, tarımsal KİT’lerin tasfiyesinin doğuracağı boşluk da gübre ve tohum üretimi gibi alanlarda yeni yatırım imkanları demek.

İkincisi ise, kentlere akan milyonlarca aç ve yoksul insanın, tekellerin ucuz emek-gücü ihtiyacı çerçevesinde değerlendirilmesidir. Tarımsal üretimi yıkıma uğratılan tüm bağımlı ülkelerde böyle olmuştur. Hindistan’dan Filipinlere ve Meksika’ya kadar buna birçok çarpıcı örnek verilebilir. Kentlere akan, proleterleşme sürecinden ve mücadele deneyiminden henüz geçmemiş milyonlarca insanın bir bölümü, kapitalist tekellere ait işletmelerde en düşük ücretler karşılığında ve en kötü koşullarda çalıştırılacak. Tıpkı bugün birçok ülkede insanların günlük 1 doların altında ücret karşılığında çalıştırılması gibi. İş bulamayıp çalışamayanlar ise yedek işgücü ordusunu oluşturacaklar. Ve burjuvazi tarafından iş bulup çalışma “şansını” yakalayanlara karşı ehlileştirici, byun eğdirici bir silah olarak kullanılacaklar.

İşte emperyalizm ve Türkiye burjuvazisi böylesine büyük sonuçlar doğuracak tarihsel bir yıkım planını adım adım uygulamaya sokmaktadır.

Sınıfa karşı sınıf! Düzene karşı devrim!

Bu bir sınıf politikasıdır. Sermaye tarafından sadece Türkiye’de değil bütün dünyada hayata geçirilmektedir. Çünkü çürüyüp kokuşan kapitalist düzeni ayakta tutmanın, ömrünü uzatabilmenin bir yolu da bağımlı ülkelerin mevcut ekonomik yapısını yıkıma uğratarak yeni pazar ve yatırım olanakları, yeni ucuz işgücü kaynakları yaratmaktan geçmektedir.

Sermaye sınıfının kendi düzeninin ömrünü uzatmak adına tüm dünyayı tahrip etmesinin, milyarlarca insana açlık, yoksulluk ve büyük acılar yaşatmasının önüne de ancak bir sınıf politikasıyla çıkılabilir. Bu işçi sınıfının devrimci politikasıdır. Emperyalizmin yıkım politikalarına ancak işçi sınıfının devrimci politikasıyla karşı durulabilir.

O nedenle emekçi köylülük ve kır proleterleri, giderek ağırlaşan yıkıma karşı büyüyen tepki ve öfkelerini işçi sınıfının mücadelesiyle birleştirmelidir. Bugün tarım KİT’lerinin de aynı saldırının hedefinde olması, mücadele kanallarını birleştirmek için anlamlı olanaklar sunmaktadır. Bu olanaklar kullanılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, işçi sınıfının öncülüğünde kavgayı büyütmenin, devrimci mücadeleyi örgütlemenin dışında hiçbir yol kırlardaki yıkımın önüne geçemez. Kitlesel yoksullaşmayı, açlık ve sefaleti önleyemez.




Tarımda emperyalist yıkım ve
“Doğrudan Gelir Desteği” yalanı


Hükümet, tarımsal yıkım programının bir parçası olarak, destekleme alım fiyatlarını kaldırmaya çalışıyor. Son yıllarda, taban fiyatlar ve destekleme alım fiyatları bu çerçevede düşük tutuluyor. Bunun en son örneği 230 bin liradan fazla üretim maliyeti olan buğdaya 164 bin lira destekleme fiyatı verilmesi oldu.

Hem hükümet, hem de İMF ve Dünya Bankası yetkilileri, destekleme fiyatlarının kaldırılmasından sözederken, küçük üretici köylülüğü desteklemek için Doğrudan Gelir Desteği (DGD) sistemine değinmeden edemiyorlar. Düzen sözcülerine göre daha önce uygulanan fiyat destekleme politikaları kötü, fakat Doğrudan Gelir Desteği sistemi iyi. Biri yerin dibine batırılırken, diğeri göklere çıkarılıyor bu yüzden.

Derviş’in adıyla anılan son “niyet mektubu”nda da, “Çiftçilere doğrudan gelir desteği uygulamasının başlatılmasına paralel olarak, destekleme fiyatlarının en fazla hedeflenen enflasyon oranında tutulması” şeklinde bir ifade yer alıyor. Kısaca ifade etmek gerekirse, Doğrudan Gelir Desteği sistemi, İMF ve Dünya Bankası’nın dayatmaları doğrultusunda şimdiye kadar tarımda uygulanan fiyat destekleme sisteminin yerine geçirilmek istenen bir mekanizma. Esas olarak belli bir miktardan toprağa sahip köylülere, sadece o toprağa sahip oldukları için doğrudan bir para ödenmesine dayanıyor. Şu anda bazı pilot bölgelerde denenen sisteme göre; 200 dönümden az toprağı olan çiftçilere, o toprakta bir şey üretip üretmediğinden bağımsız olarak, dönüm başına yıllık 5 dolar ödeneceği söyleniyor.

Burada küçük köylüye söylenen çıplak yalanlarla emperyalizmin sinsi bir planının içiçe geçtiğini görüyoruz.

Çıplak bir yalan. Çünkü Türkiye’de toprak mülkiyeti hayli parçalı ve 200 dönümün altında toprak sahibi olan milyonlarca küçük üretici köylü var. Bunların hepsine dönüm başına 5 dolar ödeme yapılacak olsa, devlet bütçesinin çok büyük bir kısmının bu işe ayrılması gerekecek. Buradan da şu sonuç çıkıyor. Yeni sistemi oturttuktan ve eski destekleme sistemini bütünüyle tasfiye ettikten sonra, ya dönüm başına ödenen parayı bir hayli azaltacaklar ve göstermelik bir rakama indirecekler. Ya da bu desteği giderek bazı bölgelerle ya da ürün türleriyle sınırlayacaklar. Örneğin Meksika’da, gene Dünya Bankası ve İMF’nin dayatmalarıyla, ‘94’ten sonra bu sistem devreye sokuldu. Bugün ise Meksika’da sadece belli ürün türleri için ödeme yapılıyo. Topraktan kopan Meksika köylüsü ise ABD ekonomisi için ucuz işgücüne dönüştü.

Doğrudan Gelir Desteği sistemi aynı zamanda sinsi bir planın parçası. Sistem aslında küçük köylüye ekonomik yardım sağlamaktan çok mevcut tarımsal üretimi yıkıma uğratma hedefi taşıyor. Küçük köylüye şu deniyor. “Senin geçinmek için toprağında bir şeyler ekip biçmene hiç gerek yok. Çünkü devlet sana geçinebileceğin kadar bir yardım verecek.” Böylece ülkedeki tarımsal üretimin hızla azaltılması, giderek tümüyle tasfiye edilmesi ve uluslararası tekellere büyük pazarlar açılması sağlanmak isteniyor. Yani küçük üretici köylülüğün üretimle bağı kesiliyor. Bu arada ülke tarıma dayalı gıda ve ihtiyaç maddelerini ithalat yoluyla karşılamak zorunda bırakılıyor.

Bütün bunlar da gösteriyor ki, Doğrudan Gelir Desteği sistemi küçük köylülüğün desteklenmesine değil, fakat tarımın gerçek anlamda yıkıma uğratılmasına hizmet ediyor.

Yalan ve sinsi planlarını düzenin efendilerinin suratlarına çarpmak ise, işçi sınıfıyla kader birliğini geliştirerek mücadeleyi büyütmekten geçiyor.




Tarımda yıkımın yeni adımı:

“Tütün Yasası”


Tarıma dönük yıkım saldırısı hızla boyutlanıyor. Bu saldırının en önemli parçalarından birini oluşturan yeni “Tütün Yasası” bir dizi tartışmanın ardından Bakanlar Kurulu’nda kabul edildi ve meclise gönderildi. İMF ısrarla çıkmasını dayattığı için çok kısa bir süre içinde meclisten ve cumhurbaşkanının onayından da geçecek ve uygulamaya sokulacak.

Hazırlanan “Tütün Yasası” hem tütün üreticisinin elini kolunu bağlayacak, onu topraktan koparıp atacak düzenlemeler içeriyor. Hem de TEKEL’in özelleştirilmesinin yasal altyapısını döşüyor. Buna karşılık ise, uluslararası sigara tekellerine ve onların ortağı yerli sermaye gruplarına sınırsız sömürü ve vurgun alanları açıyor.

Yasa TEKEL tarafından yerine getirilen tüm işlerin bundan sonra kurulacak “Tütün Kurulu” tarafından yerine getirilmesini öngörüyor. 7 kişiden oluşan bu kurul TEKEL’in tüm yetkilerini devralacak. Hiçbir işi ve işlevi kalmamış olan TEKEL ise böylelikle özelleştirmeye hazır hale gelecek. Sigara fabrikaları, yaprak tütün işleme tesisleri ve diğer TEKEL işletmeleri kapanın elinde kalacak.

Yasaya göre;
* Tütün ekim alanları neredeyse yarı yarıya azaltılacak. Sadece 42 ekim bölgesinde tütün üretimine izin verilecek. Ayrıca tütün ekimi karneye bağlanacak.

* Ekim izni alanlar bu işi ancak çok sıkı kurallar ve yoğun bir denetim altında yapabilecekler. Örneğin izin belgesinde hangi türden kaç kilo tütün üretileceği belirlenmişse o kadar tütün teslimatı zorunlu olacak. Karnede yazılandan az ya da çok üreten üreticiler para cezası ödemek zorunda kalacak.

* Belirlenen bölgelerin dışında tütün ekimi yapmak ise suç sayılıyor. Bu tür durumlarda hem tespit edilen üreticinin fideleri jandarma tarafından sökülüp imha edilecek, hem de üreticiye ağır para cezası ve hapis cezası verilecek.

* Tütün üretiminin bu kurallara uygun yapılıp yapılmadığını denetleme işi ise jandarmaya ve köy muhtarlarına veriliyor. Üstelik bu iş gereken ciddiyetle yapılmayacak olursa jandarma ve muhtarlara da para cezası verilebilecek.

Yasa yalnızca tütün ekimindeki sıkı kuralları belirlemiyor. Sigara ve diğer tütün mamüllerini kimlerin üretebileceği ve kimlerin ithal edebileceği de yasada ayrıntılı olarak tarif ediliyor. Bunlarla ilgili hükümler aynen şöyle:

“Türkiye’de tütün mamülleri üretmek isteyenler, yıllık üretim kapasitesi, tek vardiyada sigara için 2 milyar adet, diğer tütün mamülleri için ise 1 milyon adetten az olmamak kaydıyla, tütün hazırlama bölümleri olan tam ve yeni teknolojili tesisler kuracak. Bu şartları yerine getirenler, ürettikleri tütün mamüllerini serbestçe satabilecek, fiyatlandırabilecek, dağıtabilecek ve ihraç edebilecek.”

Sigara ithalatı konusundaki hüküm ise şöyle; “Türkiye’de marka bazında sigara için en az iki milyar adet, diğer tütün mamülleri için en az bir milyon adet üreten ve satanlar aynı markadan olmak üzere serbestçe ithalat yapabilirler, fiyatlandırabilirler ve satabilirler.”

***

Tütün daha çok parçalı ve kıraç topraklarda yetiştirilen bir ürün. Şu an yaklaşık 500 bin küçük üretici köylünün tütüncülük yaptığı hesap ediliyor. Aileleriyle birlikte düşünüldüğünde, 3 milyon kişinin tütüncülükten ekmek yediğini söylemek mümkün.

Yasanın uygulanmasına geçildikten sonra 500 bin üreticiden yüzbinlercesi tütün ekemez hale gelecek. Tarlası tütün ekim bölgelerinin dışında kalanlar tütüncülüğü bırakacaklar. Ya başka bir ürüne yönelecekler, ya da topraklarını satıp göç edecekler. Başka bir ürüne yönelmek ise sorunlu bir iş. Çünkü birçok bölgede tütün yetişen alanlarda başka bir bitki yetiştirmek ya mümkün değil, ya da mümkün olsa bile para getirmiyor. Sonuç olarak yüzbinlerce tütün üreticisi topraktan sökülüp atılacak. Ucuz işgücü olarak kentlerin yolunu tutacak.

Yıkıma uğrayan, topraktan sökülüp atılan tütün üreticilerinin yerini ise uluslararası tütün ve sigara tekelleriyle onların yerli ortakları alacak.

Dünyanın 4 büyük sigara tekelinden Philip Morris zaten 1984’ten beri Türkiye’de yatırım sahibi. Sabancı Holding’le birlikte kurduğu fabrikalarda sigara üretip satıyor. Ürettiğinden çok daha fazlasını yurtdışından getirip pazarlıyor. British American Tobacco isimli sigara tekeli ise Koç Holding’le birlikte piyasaya girmek için uygun zamanın gelmesini bekliyor. Yeni “Tütün Yasası”nın çıkmasıyla birlikte meydan bu iki tekele ve ortaklarına kalacak.




Tütün Yasası ve Bakan Yalova’nın istifası


“Tütün Yasası” ile ilgili tartışmaların önemli bir boyutu da Özelleştirmeden Sorumlu Devlet Bakanı Yüksel Yalova’nın istifası oldu.

Bakan Yalova’nın istifası basının bir kesimi tarafından İMF politikalarına karşı bir çıkış olarak yansıtıldı. Güya Yalova “Niyet Mektubu’nu kim yazdıysa, kim imzaladıysa o sorumludur” diyerek “tütün üreticisinin mağdur edilmesine” karşı çıkmış, bu sözleri ortalığı karıştırınca da Mesut Yılmaz’ın isteğiyle istifa etmek zorunda bırakılmıştı.

Yalova’nın istifasının Ecevit ve Yılmaz’ın zorlamasıyla gerçekleştiği elbette doğru. Ama ona Tütün Yasası’yla ilgili sözleri söyleten ve istifaya zorlanmasına yolaçan nedenlerin tütün üreticilerinin savunulmasıyla uzaktan yakından bir ilgisi bulunmuyor. İşin aslı başka.

Farklı tekeller ve onların ortağı durumundaki sermaye grupları (bunların başında Koç ve Sabancı Holding gelmektedir) tütün üretiminin yıkımından sonra sigara ithalatının büyük artış göstereceğini düşünüyorlar ve buradan kapacakları payı büyütmek için şimdiden uğraşıyorlar. Çıkacak yasanın da kendi çıkarlarına göre şekillenmesini istiyorlar. Kimlerin sigara ithalatı yapabileceğiyle ilgili yasa maddesi şu anki biçimiyle Koç Holding’in bu işten daha fazla pay almasını sağlıyor. Yalova da yasanın bu maddesine itiraz ediyor. Eğer ilgili yasa maddesi Yalova’nın istediği şekilde düzenlenecek olursa, bu kez Sabancı Holding bu işten büyük vurgunlar vuracak. İşte tüm kavga yasanın kimin çıkarlarına göre şekilleneceği meselesinden çıkıyor. Değişik düzen partileri ya da değişik bakanlar zaman zaman arklı sermaye gruplarının, farklı uluslararası tekellerin çıkarlarının savunuculuğunu üstleniyorlar. Doğal olarak aralarında didişmeler, çamur atmalar ya da söz düelloları yaşanıyor. Bazen de işin sonu istifalara kadar gidebiliyor. Tıpkı Philip Morris tekeli ve onun ortağı Sabancı Holding’in çıkarlarının savunuculuğunu yapan, bu uğurda istifa etmek zorunda kalan Yüksel Yalova gibi.

Zaten düzen politikacılarından başka bir şey de beklenemez. Onların gerçek görevi ezilenlerin, sömürülenlerin, yıkım politikasından zarar görenlerin çıkarlarını savunmak değildir. Böyle yapıyormuş gibi görünürler sadece. Asıl görevleri ise uluslararası tekellerin, holdinglerin çıkarlarını meclis ve hükümet çatısı altında koruyup kollamaktır. Milyonlarca dolar rüşvet bunun için verilir onlara.

Tütün üreticilerinin ve TEKEL işçilerinin sermaye politikacılarının laflarına, sahte sahiplenme gösterilerine artık karnı doymuş olmalıdır. Artık gün yıkıma karşı birleşik mücadele günüdür.




“Yoksulluğun Küreselleşmesi” kitabından...

Somali: Kıtlığın gerçek nedenleri


(...)
1980’lerin başındaki İMF müdahalesi

Somali ekonomisi göçebe çobanlar ile küçük çiftçiler arasındaki “değişim”e dayalı bir kır ekonomisiydi. Göçebe çobanlar nüfusun %50’sini oluşturuyordu. 1970’lerdeki yeniden yerleşim programları geniş bir kırsal ticaret sektörünün gelişmesine yol açtı. 1983 yılına kadar hayvancılık ihracat gelirlerinin %80’ini oluşturuyordu. Üst üste gelen kuraklıklara rağmen Somali 1970’lere kadar gıda açısından kendine yeterliliğini korudu.

1980’lerin başındaki İMF müdahalesi Somali’nin tarım krizinin şiddetlenmesini sağladı. Ekonomik reformlar “göçebe ekonomi”yle “yerleşik ekonomi” -çobanlarla küçük çiftçiler arasında parasal işlemlerin yanısıra geleneksel takasla karakterize olan değişim- arasındaki kırılgan değişim ilişkisini zayıflattı. Büyük ölçüde Somali’nin Paris Kulübü’ne olan borçlarını ödemesini sağlamak için hükümete çok sıkı bir tasarruf programı dayatıldı. (...)

Gıda tarımının imhasına doğru

Yapısal uyum programı Somali’nin tahıl ithalatına bağımlılığını artırdı. 1970’lerin ortasından 1980’lerin ortasına kadar gıda yardımı onbeş kat yükselerek, yılda %31 oranına çıktı. Artan ticari ithalatla birlikte iç piyasada satılan ucuz ihtiyaç fazlası buğday ve pirinç akışı, yerel üreticileri yerlerinden etti, bununla beraber gıda tüketim tarzında geleneksel ürünler (mısır, süpürgedarısı) aleyhine temel bir değişim yaşandı. Haziran 1981’de İMF’nin dayattığı Somali Şili’nin devalüasyonunu, yakıt, gübre ve tarım girdilerinin fiyatlarında artışlara neden olan periyodik devalüasyonlar izledi. Özellikle yağmurdan yararlanan çifçiler bundan hemen etkilendiler, fakat aynı zamanda sulama yapılan tarım alanlarında da etki hissedildi. Kentlerdeki alım gücü olağanüstü düşüş kaydetti, hükümetin verdi¤i kredilerin vadeleri kısaltıldı, altyapı çöktü, tahıl piyasasındaki kuralsızlaştırma ve “gıda yardımı” akışı çiftçi topluluklarının yoksullaşmasına yol açtı.

Aynı zamanda bu dönemde, en verimli tarım arazileri bürokratlar, subaylar ve hükümetle bağlantısı olan tüccarlar tarafından ele geçirildi. Kredi kuruluşları iç piyasa için gıda üretimini teşvik etmektense, en iyi sulanan arazilerde, ihracat için sözde “yüksek değerli” meyve, sebze, yağ tohumu ve pamuk üretimini teşvik ettiler.

Hayvancılığa dayalı ekonominin çöküşü

İthal edilen hayvan ilaçlarının fiyatları 1980’lerin başından itibaren, paranın değer kaybetmesinin sonucu olarak artmaya başladı. Dünya Bankası göçebe çobanlara verilen veterinerlik hizmetlerinden, aşılama da dahil olmak üzere zorla ücret alınmasını destekledi. Veteriner ilaçları için özel bir pazarın oluşması teşvik edildi. Hayvancılık bakanlığının işlevleri aşama aşama kaldırıldı, bakanlığın Veterinerlik Laboratuvar Hizmetleri, maliyeti karşılama gerekçesiyle tamamen ücretli hale getirildi. Dünya Bankası’na göre:

...Veterinerlik hizmetleri tüm bölgelerde hayvancılığın gelişimi için zorunludur ve bu hizmetler esas olarak özel sektör tarafından sağlanabilir (...) Uzak kırsal alanları az sayıda özel veteriner tercih edeceğinden, gelişkin hayvan bakımı da “ikinci dereceden veterinerler”e dayanacak, bunlara ilaç satışlarının gelirlerinden ödeme yapılacaktır.

Hayvan sağlığının özelleştirilmesi, kuraklık dönemlerinde hayvanları besleyecek acil yardımın yokluğu, suyun ticarileşmesi, suyun ve otlak korunmasının ihmal edilmesiyle birleşti. Sonuçlar tahmin edilebilirdi: Ülke nüfusunun %50’sini oluşturan çobanlar ve çiftçiler imha edildi. Bu programın “gizli amacı” geleneksel değişim ekonomisiyle geçinen göçebe çobanları ortadan kaldırmaktı. Dünya Bankası’na göre çobanlar düzeyinde “uyum” her koşulda yararlıydı, çünkü Aşağı Sahra Afrikası’nda göçebe çobanlara çevrenin bozulmasının nedeni olarak bakılıyordu.

Veterinerlik hizmetlerinin çöküşü dolaylı olarak zengin ülkelerin çıkarlarına da hizmet etti: 1984’te Somali’nin Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine yaptığı sığır ihracatı sıkıntıya girmişti çünkü Suudilerin et ithalatı Avusturalya ve Avrupa Birliği’ndeki ithalatçılara geri dönüyordu. Suudi Arabistan’ın Somali’ye dayattığı hayvancılık yasağı, sığır vebası salgını bittikten sonra da kaldırılmamıştı.

Devletin imhası

Devlet harcamalarının Bretton Woods kuruluşlarının denetiminde yeniden yapılandırılması da gıda tarımının imhasında önemli bir rol oynamıştır. Tarımsal altyapı çökmüş ve tarıma yapılan cari harcamalar 1970’lerin ortalarına göre %85 düşürülmüştür. Somali hükümetinin yerel kaynakları hareket geçirmesi İMF tarafından önlenmiştir. Bütçe açıkları için sıkı hedefler oluşturulmuştur. Dahası bağışçılar, sermaye ve teçhizat ithali olarak değil de “gıda yardımı” biçiminde “yardım” sağlamayı artırmışlardır. Daha sonra bu “gıda yardımı” hükümet tarafından iç piyasada satışa çıkarılacak ve satış gelirleri (buna “telafi fonu” adı verilmiştir) kalkınma projelerinin yurtiçi maliyetini karşılamak için kullanılacaktı. 1980’lerin başında “gıda yardımlarının satışı” devletin temel gelir kayna&urren;ını oluşturdu ve bağışçıların tüm bütçeleme süreçlerinin denetimini ellerine geçirmelerine olanak tanıdı.

Ekonomik reformlar sağlık ve eğitim programlarının parçalanarak yok edilmesine yol açtı. 1989’a gelindiğinde, sağlık harcamaları 1975’deki düzeyine göre %78 azalmıştı. Dünya Bankası rakamlarına göre, bir ilkokul çocuğu başına düşen yıllık eğitim harcamalarının düzeyi 1982’de 82 ABD Doları iken, 1989’da 4 ABD Dolarına düşmüştü. 1981’den 1989’a kadar okul kayıt oranları (okul çağındaki nüfus önemli ölçüde artmış olmasına rağmen) %41 düşmüş, sınıflarda ders kitapları ve okul malzemeleri görülmemeye başlanmış, okul binaları harap olmuş ve ilkokulların yaklaşık dörtte biri kapanmıştır. Öğretmen maaşları muazzam bir düşüşle en alt düzeye inmiştir.

İMF-Dünya Bankası programı Somali ekonomisini bir kısır döngüye sokmuştur: Çobanların imhası göçebe köylüleri açlıktan ölmeye mahkum ederek, tahıllarını sığır karşılığında satan veya takas eden tahıl üreticilerini boşlukta bırakmıştır. Kırsal ekonominin tüm sosyal dokusu çözülmüştür. Azalan sığır ihracatı ve (Körfez ülkelerinde çalışan Somalili işçilerin gönderdikleri) işçi gelirleri, döviz girdilerinin azalmasına neden olmuş, bu da ödemeler dengesinin ve devletin kamu finansmanının bozulmasına yol açarak, hükümetin ekonomik ve sosyal programlarını çökertmiştir.

Hükümetin teşvik ettiği ABD tahılının fiyatları düşürmesinin yanısıra tarımsal girdi fiyatlarının yükselmesi, küçük çiftçilerin yok olmasına yol açmıştır. Kentte yaşayanların yoksullaşması da gıda tüketiminin azalmasına neden olmuştur. Buna karşılık sulanan arazilere yapılan devlet yardımı dondurulmuş ve devlet çiftliklerindeki üretim azalmıştır. Devlet çiftlikleri daha sonra Dünya Bankası denetiminde kapatılacak ya da özelleştirilecektir.

Dünya Bankası tahminlerine göre, kamu sektöründeki gerçek ücretler 1989’da, 1970’lerin ortalarına göre %90 azalmıştır. Kamu yönetiminin kaçınılmaz çözülüşünden sonra kamu sektöründeki ortalama ücretler ayda 3 dolara düşmüştür. Dünya Bankası kamu hizmetlerinde çalışanların ücretlerini iyileştirmek için (kamu hizmetleri reformu kapsamında) bir program önermiş ama bu reformun aynı bütçe paketi içinde kalınarak, kamu çalışanlarının %40’ını işten çıkartıp, ek ücretleri ortadan kaldırarak yapılmasını istemiştir. Bu plana göre kamu hizmetleri, (altmış milyon nüfuslu bir ülkede) sayıları 1995’e kadar 25.000’e indirilecek kamu çalışanıyla yapılacaktı. Kimi bağışçılar kamu çalışanlarının azaltılmasından doğacak maliyeti karşılamak konusunda yoğun ilgi gösterdiler.

Uluslararası bağışçılar topluluğu, felaket tehdidi karşısında ülkenin ekonomik ve sosyal altyapısını iyileştirmek, satın alma gücünü yükseltmek ve kamu hizmetlerini yeniden inşa etmek için hiçbir girişimde bulunmadı: Ocak 1991’de General Siyad Barre hükümetinin çöküşünden (iç savaşın çıkmasından) bir yıl önce kreditörlerce önerilen makro ekonomik uyum tedbirleri, kamu harcamalarının daha da kısılmasını, Merkez Bankası’nın yeniden yapılandırılmasını, (gerçekte özel sektörü sekteye uğratan) kredi liberalizasyonunu ve çoğu devlet işletmesinin tasfiyesini veya kendi haline bırakılmasını gerektirdi.

1989’da borç servisi yükümlülükleri ihracat gelirlerinin %194.6’sına ulaştı. Somali’nin büyük miktarda vadesi geçmiş borcu olması nedeniyle İMF kredileri kesildi. Dünya Bankası’nın Haziran 1989’da onayladığı 70 milyon dolarlık yapısal uyum kredisi, Somali’nin kötü makro-ekonomik performansı nedeniyle birkaç ay sonra donduruldu. Yeni kredilerin verilmesinden ve yeni borç takvimi hazırlanmasından önce eski borçların ödenmesi gerekiyordu. Somali borç servisi ve yapısal uyum kıskacında sıkıştırılmıştı. (...)

Somali deneyimi 20. yüzyılın sonlarındaki kıtlığın “gıda yokluğu”ndan kaynaklanmadığını göstermektedir. Tersine, kıtlıklar tahıl ürünlerinin küresel olarak fazla arzedilmesinin sonucunda ortaya çıkmıştır. 1980’lerin başından beri tahıl piyasaları Dünya Bankası’nın denetiminde kuralsızlaştırılmış ve ABD tahıl fazlası (Somali örneğinde olduğu gibi) sistematik olarak köylülüğü tahrip etmek ve ulusal gıda tarımını istikrarsızlaştırmak için kullanılmıştır.

Michel Chossudovsky, Yoksulluğun Küreselleşmesi
(Çiviyazıları Yayınları, Ocak ‘99, Birinci Basım, s.121-127)




Uluslararası sermayenin tarımda yıkım programı


Ekonomik-sosyal yıkım programı tam bir pervasızlıkla uygulanıyor. Bu saldırı programının öncelikli alanlarından biri de tarım. Tarıma dönük yıkım saldırısına yakından bakıldığında, yansıyanlar şunlar:

- Tarım birliklerinin özelleştirilmesi (tarım çiftlikleri, gübre, tohumluk ve fidanlık işletmeleri, sulama sistemleri)
- Tarım ürünleri borsalarının geliştirilmesi, vadeli işlemler borsalarının anonim şirket olarak kurulabilmesi (tarımda tekelleşmenin yolunun açılması)
- Şekerde ve tütünde kamu tekeline son verilmesi
- Destekleme alımına son verilmesi
- Kamu arazilerinin özelleştirilmesi (ormanların özelleştirmeye açılması, tamamen pazar için üretim yapan çiftliklerin kurulması)
- Sulama hizmetlerinin özelleştirilmesi
- Tarımsal KİT’lerin işlevsiz hale getirilmesi
- Tarımla ilişkili KİT’lerin satılması (gübre fabrikaları, TÜPRAŞ, TZDK)
- Tarım kredilerinin sınırlandırılması, faizlerin yükseltilmesi

Bu yıkım programı bize, ülkenin krizden çıkmasının olmazsa olmaz bir koşulu olarak dayatılıyor. Yani emperyalist tekeller bu ülke için bir kefen biçmiş durumdalar.

Tarıma yönelik desteklerin kalkmasını savunan AB ve ABD, dünyada tarımsal destekleme politikalarını en fazla uygulayanlardır. İkisi de tarımsal altyapılarını geliştirmek için büyük fonlar kullanmışlar, iç üretimlerini desteklemişler, oluşturdukları dış ticaret rejimleriyle tarım ürünlerine yüksek oranlı korumalar getirmişlerdir. Bugün AB ve ABD yükselen ürün stoklarını eritme sorunuyla yüzyüzedir. Emperyalist tarım tekellerine yeni pazar alanlarının açılması için bağımlı ülkelerde tarımının çökertilmesi hedeflenmektedir. Bunu ise, DTÖ, DB ve İMF gibi kuruluşlar aracılığıyla hayata geçirmektedirler.

Türk burjuvazisi de uluslararası sermayenin görüşlerini savunmaktadır. TÜSİAD’ın üniversite öğretim üyelerine hazırlattığı raporda, tarımın piyasa koşullarına terkedilmesi, devlet desteğinin sona erdirilmesi önerilmekte, bunun çerçevesi çizilmektedir.

Oysa az gelişmiş ülkelerde tarımsal üretim, tarım kesimi istihdamının büyüklüğü nedeniyle, yanısıra kentli nüfusun ihtiyaçları açısından büyük önem taşımaktadır.

Uluslararası sermayenin yol açtığı açlık

Dışa açılmanın hızlanmasıyla, gelişmesini dolaysız olarak dünya ticaretine bağlayan Afrika ülkeleri açlık girdabına sürüklendiler. Bu ülkelere İMF programlarıyla tek üründe uzmanlaşma dayatıldı ve bilinçli politikalarla tarım yıkıma uğratıldı.

Bu durum özellikle Afrika ülkeleri için belirgindir. BM’nin ‘97 yılı raporuna göre, dünyanın en yoksul ülkeleri, tarımın milli gelirde en büyük paya sahip olduğu Sahra Afrika’sındadır. Uluslararası sermayenin baskılarına boyun eğen bu Afrika ülkelerinde 1980-89 yılları arasında kişi başına düşen milli gelir yüzde 21 oranında gerilemiştir.

Açlık büyük ölçüde 1982’lerden beri bölgede uygulanan “yapısal uyum” programlarının bir ürünüdür. Uluslararası ticaretin serbestleştirilmesi ve dış yardımların etkileri ile, durum daha da ağırlaştı. Borç krizine giren ülkelere dayatılan İMF reçeteleri ile yerel köylü ekonomileri yıkıma uğratıldı. Bu ülkelerin ekonomilerini dışa açmak, ABD buğday fazlasının dampinginin, yerli ürünün yarı fiyatına satılabilecek hayvansal ürünlerin ithalinin yolunu açmak demekti. Tarımsal ve hayvansal üretime her türlü destek kesildi. Bunun sonucunda yerel tarım ve hayvancılık hızla çöktü. Böylece, hem üzerinde üretim yapılan topraklar boşaldı, hem de kendini besleyemeyen bir nüfus doğdu. Sahra Afrikası ülkelerinde 1997’de, fiyat kontrolü ve gübre sübvansiyonu uygulayan ülke syısı ikiye düşmüştü.

Afrika ülkelerinde uygulanan tarımda yıkım programının sonucu açlık olmuştur. Ülkemizde uygulanan yıkım programının sonucu da farklı olmayacaktır.

Bu topyekûn saldırılara karşı koymak, ancak devrimci bir program altında, işçi sınıfının bayrağı altında savaşmakla mümkündür.

Bundan sonrası sosyalizm değilse, barbarlık olacaktır!

T. Yıldız