9 Haziran'01
Sayı: 12


  Kızıl Bayrak'tan
  Onbir yıllık mücadelenin kritik safhası
  Kazanmak için 4 Mart'lardan daha da ileriye!
  KESK eylemlerinden
  Direniş bayrağı Aymasan işçisinin elinde
  Sınıf hareketinden
  Ölüm Orucu Direnişi'ne karşı devletin yeni taktiği
  Ölüm Orucu Direnişi 233. gününde sürüyor!
  Gençlik hareketi
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/7
  Tarımda yıkım ve sonuçları
  15-16 Haziran, sol hareket ve işçi hareketi
  Hatice Yürekli anısına Ekim Gençliği Kampı
   Uluslararası hareket
  İşçi-emekçi kadını devrimci mücadeleye kazanmanın sorunları
  "Sana söz can yoldaşım zafer bizim olacak"
  Geleceğimize sahip çıkalım!
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/7

 

Güncel kriz ve programımızın acil istemleri


Acil istemler ve devrim mücadelesi

Kitleler salt genel devrimci propagandayla, yalnızca temel gerçeklerin soyut sunuluşuyla bilinçlenmezler. Kitleleri gerçek anlamda yalnızca mücadele eğitir. Siz elbetteki kitlelere yönelik sistemli bir propaganda-ajitasyon çalışmasını kesintisiz olarak yürütürsünüz, bu devrimci bir partinin her zamanki olağan faaliyetidir. Fakat söylediklerinizin kitleler için anlaşılır hale gelebilmesi, onlara gerçekten malolabilmesi için, kitlelerin mücadele içinde söylediklerinizin doğruluğuna kendi özdeneyimleri temelinde ikna olması gerekir.

Programımızın acil istemler ve emeğin korunmasına ilişkin bölümlerinin işlevine de buradan bakmak gerekir. Komünistler işçileri ve emekçileri kendi acil istemlerinden hareketle mücadeleye çekmeye çalışırken, bundan amaçladıkları, elbette yalnızca onların acil yaşamsal ihtiyaçlarına yanıt vermek değildir. Onlar için bundan da önemli olan, kitleleri bu mücadele içerisinde kendi özdeneyimleri temelinde eğitmek, devrim mücadelesine kazanmak ve hazırlamaktır.

Programımızın ilgili bölümlerinin sunuş paragrafları bu amacı tüm açıklığı ile tanımlayıp ortaya da koymaktadır. Örneğin, “Acil demokratik ve sosyal istemler” başlıklı bölümün (Bölüm: VI) sunuşunda bu bakışaçısı şöyle ortaya konulmaktadır:

“Siyasal iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesini stratejik devrimci görev sayan TKİP, bu temel hedefe sıkı sıkıya bağlı olarak, kitlelerin acil demokratik ve sosyal istemleri uğruna kararlılıkla mücadele eder. Proleter ve emekçi yığınları bu mücadele içinde etkilemeye, kendi özdeneyimleri temelinde eğiterek devrim mücadelesine kazanmaya çalışır. Demokrasi sorununun çözümünü proletarya devriminin bir parçası olarak ele alan TKİP, burjuvazinin devrilmesi mücadelesinde, bütün demokratik kurum ve özlemlerden etkin bir biçimde yararlanır.

“Bu bakışaçısı çerçevesinde, başlıcaları aşağıda sıralanmış bir dizi acil demokratik ve sosyal istem ileri sürer:”

Bu bakışaçısı, buradan çıkan temel stratejik amaç gözden kaçırıldı mı, programımızın bu bölümü reformist sapmaların dayanağı haline gelir. Bu temel önemde nokta üzerinde, tam da program tartışmaları çerçevesinde, partimizin kuruluş kongresinde önemle ve özenle durulmuştur ve bu tartışmaların bir kısmı şimdiden yayınlanıp kitaplaştırılmıştır. Bu nedenle burada yalnızca hatırlatmakla yetiniyorum.

Programımız ve emekçi kitlelerin
güncel yakıcı istemleri

Parti programımızın“Acil demokratik ve sosyal istemler” başlıklı bölümü, kendi içinde dört alt bölüm halinde düzenlenmiştir.

İlk bölümde (A), “Sınırsız söz, basın, örgütlenme, gösteri ve toplanma özgürlüğü” isteminden “Tüm çalışanlar için grevli ve toplusözleşmeli sendika hakkı”na kadar en acil ve önemli demokratik siyasal istemler var.

İkinci bölümde (B), en önemli anti-emperyalist istemler var. “Emperyalistlerle açık-gizli tüm antlaşmaların iptali”, NATO, AB, AGİT, İMF, Dünya Bankası vb. emperyalist kuruluşlarla ilişkilerin kesilmesi, dış borç ödemelerinin durdurulması ve tüm dış borçların geçersiz sayılması türünden acil bir dizi anti-emperyalist istem sıralanmış burada.

Üçüncü bölümde (C), işçi sınıfı ve tüm öteki emekçi katmanların acil sosyal istemleri var. “Herkese iş, tüm çalışanlara işgüvencesi”, “Herkese sağlığa ve ihtiyaca uygun ucuz konut”, “Herkese parasız sağlık hizmeti”, “Her düzeyde parasız eğitim”, “Tüm çalışanlar için genel sigorta” vb. gibi. Vergi sorununa ilişkin temel demokratik istem de bu bölümde yer alıyor: “Her türlü dolaylı verginin kaldırılması. Artan oranlı gelir ve servet vergisi.”

Dördüncü bölümde (D) ise diğer bazı sosyal ve demokratik istemler yer alıyor. “Toplumsal hayatın tüm alanlarında kadın-erkek eşitliği”, “İnanç ve vicdan özgürlüğü”, laikliğe, bilim ve sanat özgürlüğüne, spora ve çevre korumasına ilişkin istemler vb. gibi.

Dönüp bugünkü krizin emekçilerin yaşamındaki ağır yıkıcı etkilerine bakınız. Bunun karşısında emekçilerin ihtiyacı olan acil iktisadi, sosyal ve demokratik siyasal istemleri düşününüz, ya da emekçilerin eylemler yoluyla bizzat dile getirdiği istem ve ihtiyaçlara bakınız. Hemen hepsinin, üstelik en özlü ve vurucu bir biçimde formüle edilmiş karşılığının programımızın bu bölümünde bulunduğunu görürsünüz.

“Dış borç ödemeleri durdurulsun.
Tüm dış borçlar geçersiz sayılsın.”

Örneğin, Türkiye kapitalizminin emekçilerin yaşamında yarattığı ağır yıkımın gerisinde, aynı zamanda ağır borç batağının olduğunu ve bunun sürekli katlandığını hep vurguluyoruz. Borç ödeme servisinin aksamadan sürmesi, tüm İMF programlarının en temel ve öncelikli kaygısıdır. İçerdeki bir avuç asalak tefeciye ve dışardaki emperyalist tefeci alacaklıya devlet borcunun sürekli ödenmesinin ağır bir sosyal faturası var ve bu fatura sürekli olarak emekçilere ödetilir. İşte programımızın acil istemlerle ilgili bölümü, emekçilerin bu yakıcı sorunu karşısında, “Dış borç ödemeleri durdurulsun. Tüm dış borçlar geçersiz sayılsın.” istemlerini formüle ediyor. Bu, bugün tüm emekçi kitlelerin en acil ihtiyacı, en yakıcı istemidir. Dahası bu, bugün ülkemiz üzerinde ağıraşan emperyalist kölelik yüküne karşı etkili bir tutumdur. Benzer istemler dünyanın tüm borçlu bağımlı ülke halklarından da şu veya bu ölçüde yükseldiği için, bu istemler aynı zamanda devrinci enternasyonal bir yön de taşımaktadır.

Bugün aynı zamanda ağır bir iç borç yükü de var. Bundan dolayıdır ki, partimiz olayı güncel planda formüle ederken, iç borçların da geçersiz sayılması istemini ileri sürüyor. Tüm iç ve dış borç ödemeleri durdurulsun, tüm devlet borçları geçersiz sayılsın diyor. Tüm devlet borçları olduğu gibi kitlelere fatura ediliyor. Devletin kendisinin özel bir kaynağı yok; doğrudan ve dolaylı vergilerle, zamlarla, zorunlu kesinti ve harçlarla, kitlelerin elinden ne aldıysa, onların boğazından ne kestiyse, adına devlet bütçesi denilen kasada da o birikiyor. Onun bir kısmıyla tekellere teşvikler veriliyor, batık bankalar kurtarılıyor. Bir kısmıyla başta ordu ve polis olmak üzere baskı ve zor aygıtları ya da Diyanet türünden ideoloji aygıtları beslenip donatılıyor. Geriye kalanla da ödendikçe artan iç ve dış boç ödemeleri yapılıyor, vb...

Ödendikçe katlanan bu iç ve dış borç yükü özellikle son 20 yılda emekçilerin ağır yaşam koşullarına mahkum edilmesinin temel nedenlerinden biri olduğuna göre, programımızda buna ilişkin olarak yer alan acil istemin büyük politik anlamı, önemi ve işlevi kendiliğinden anlaşılır.

“Her türlü dolaylı verginin kaldırılması.
Artan oranlı gelir ve servet vergisi.”

Ağır vergi yükü işçi sınıfı ve emekçiler için başlı başına bir sorundur. Türkiye’de devletin vergi gelirlerinin büyük bir bölümü emekçilerin sırtından sağlanır. Dolaylı vergiler ise, tüm burjuva devletler için olduğu gibi, Türk devleti için de tam bir soygun mekanizmasıdır. Dolaylı vergi, ülkeyi yönetenlerin kendi arsız deyimleriyle, “kazı bağırtmadan yolmak” anlamına gelir. Bir dizi temel tüketim maddesine ve hizmete durmadan zam yapılır, bu dolaylı verginin etkili bir mekanizmasıdır. Doğrudan vergiler de durmadan artırılıyor ve çeşitlendiriliyor; bu yolla da sürekli ek kaynaklar sağlanıyor, devlet kasasına. Ama bu yetmiyor; şekere zam, içkiye zam, sigaraya zam, petrole zam deyip, bütün bu dolaylı vergilerle devlet kitleleri ayrıca soyuyor.

Programımızın acil istemler bölümü vergi konusunda; “Her türlü dolaylı verginin kaldırılması. Artan oranlı gelir ve servet vergisi.” istemlerini ileri sürüyor.

Dolaylı vergilerin ana kaynağı geniş kitlelerin kullandığı temel tüketim mallarıdır, bu vergilerin yükü olduğu gibi geniş emekçi kitlelere biniyor. Bu nedenle kesin bir tutumla, her türlü dolaylı verginin kaldırılmasını talep ediyoruz.

Her türlü dolaylı verginin kaldırılmasının yanısıra, “Artan oranlı gelir ve servet vergisi” diyoruz. Bu vergi yükünü zengin mülk sahibi sınıfların sırtına yüklemeye yönelik bir demokratik reform talebidir. Bu türden bir uygulama, daha çok kazanandan ve büyük servet sahibi olanlardan daha çok vergi alınması anlamına gelir. Başka bir ifadeyle, kazanç miktarı arttıkça ve birikmiş servet miktarının büyüklüğü ölçüsünde, daha yüksek oranda vergi ödeme zorunluluğunu dile getirmektedir.

Bu istemi, Programımızın “Emeğin Korunması”na ilişkin istemlere ayrılmış VII. Bölümünde yer alan, “İnsanca yaşamaya yeten, vergiden muaf asgari ücret” istemi ile birlikte düşünmek gerekir. Bu formülasyon, işçi sınıfı ve tüm çalışanlar için, asgari geçim düzeyine karşılık düşen kazancın tümüyle vergi dışı bırakılması istemini dile getirmektedir.

Türkiye’nin kapitalist düzeninde vergi yükü çok büyük ölçüde işçi sınıfı ve emekçilerin sırtına bindirilmiştir ve kaynağından kesilmektedir, bu açıdan da devlet için garantili bir gelir kalemidir. Büyük kazanç ve servet sahipleri ise, bu alanda kendilerine tanınan sayısız muafiyetlere rağmen, daha bir de yasal açıdan ödemekle yükümlü oldukları vergiyi de ödemez, bunu kaçırmanın ya da ödememenin binbir yolunu bulurlar. Ödemedikleri bu vergiler de çoğu kere günü geldiğinde affa uğrar, ya da yüksek enflasyon ve faiz oranına rağmen son derece düşük faizlerle, uzun süreli bir ödeme planına bağlanır.

Özellikle son 20 yılda, büyük burjuvaziden alınan vergiler sürekli düşürülmüştür. Emperyalist dünyada ‘80’li yıllarda yeniden güç kazanan neo-liberal ekonominin temel argümanları buna dayanak olarak kullanılmıştır. Burjuvazinin ceplerini doldurduğu yazarlar ve profesörler derler ki, kapitalistin kazandıklarıyla daha geniş yatırımlar yapabilmesi için onlardan mümkün mertebe az vergi almak, hatta en iyisi hiç almamak gerekir; siz yüksek vergi alırsanız yatırımcının büyüyen yatırım olanağını zayıflatırsınız. Böyle olunca da istihdam azalır, işizlik artar. Kapitalistlerden daha az vergi alın ki, onlar daha çok yatırım yapabilsinler, böylece daha çok istihdam olanağı yaratabilsinler vb...

Ama bu ülkede yaşayan hemen herkes, özellikle bu aynı son yirmi yılda büyük tekellerin kârlarının yarısını, hatta daha da fazlasını spekülatif işlerden sağladıklarını da artık biliyor. Bunun böyle olduğu her yılki istatistikler üzerinden açıkça ortaya çıkıyor. Büyük tekeller sömürü ve soygunla elde ettikleri yeni kaynakları yeni yatırımlara değil, fakat şu son yıllarda özellikle büyük vurgun kapısı olan devletin borç tahvillerine yatırıyorlar. Vergisi bile ödenmeyen büyük miktarda sermaye devlete borç olarak veriliyor, buradan büyük bir faiz vurgunu vuruluyor. Dahası var, bu muazzam faiz gelirleri de borç faizlerini düşük tutmak adı altında ayrıca vergi dışı tutuluyor. Bu son olguyla birlikte düşünüldüğünde, işçi sınıfı ve çalışanlar için tam bir vergi cehennemi olan Türkiye.nin, tersinden, asalak sermaye sahipleri için nasıl bir vergi cenneti olduğu daha iyi anlaşılır.

Bugün Türkiye’de devletin vergiden elde ettiği gelir yaklaşık 17 katrilyondur. Vergiden muaf tutulan rantiyeye ödenen faiz de neredeyse o kadardır. Faiz olarak ödenen bu 17 katrilyondan vergi alınmıyor, bu kazançlar olduğu gibi vergi dışıdır. Devletin borç tahvillerinin bu denli istekle kapışılması aynı zamanda bundan dolayıdır. Daha bir de “kayıt dışı” dedikleri ekonomi alanı var. Burası ise kapitalistler için her açıdan bir sömürü ve kazanç cennetidir. Bu alanda emekçiler başta sendika ve sigorta olmak üzere her türlü sosyal haktan, devlet ise her türlü vergi gelirinden yoksundur, adı üzerinde “kayıt dışı”dır bu alan.

Sonuç olarak, toplumda yerleşik biçimde “vergi adaletsizliği” olarak tanımlanan sömürü, soygun ve eşitsizlik durumuna karşı, parti programımız en yakıcı istemleri formüle ediyor: Bütün dolaylı vergilerin kaldırılması, artan oranlı gelir ve servet vergisi uygulamasına geçilmesi. Artı, asgari ücretin insanca yaşanır düzeye getirilmesi ve tümüyle vergi dışı bırakılması...

Sıra tüm değerlerin yaratıcılarına
gelince, “kaynak yok”!

Bugünün Türkiye’sinde asgari geçim düzeyi, ki buna yoksulluk sınırı da deniliyor, 600 milyon liranın üzerindedir. Ki bu rakamın krizin etkisinde nasıl değişeceği de henüz belli değildir. Asgari ücretin insanca yaşanır düzeye getirilmesi ve tümüyle vergi dışı bırakılması istemine bu gerçeğin ışığında bakıldığında, bunun bugünün Türkiye’sinde karşılanması neredeyse imkansız bir istem olduğu düşünülebilir.

Ama bizim için sorun, hiç de burjuvazinin buna yanaşıp yanaşmayacağı ya da onun hizmetindeki hükümetlerin bu istemleri karşılayıp karşılamayacağı değildir. Proletaryanın devrimci partisi için aslolan, bu istemlerin tarihsel ve iktisadi açıdan haklı ve meşru olması, kitlelerin en acil ihtiyaçlarına uygun düşmesidir. Bizim için önemli olan budur; bununla bağlantılı olarak, kitlelerin bu istemler temelinde mücadeleye çekilebilmesi, bu mücadeleler içinde eğitilip örgütlenmesidir, kendi özdeneyimleri temelinde temel devrimci çözümlere ikna edilip kazanılmasıdır.

Kaynak var mı, devlet ya da kapitalistler nereden versin bu kadarını da, denilemez. Bu burjuva propagandanın temel, aynı ölçüde temelsiz ve demagojik argümanı olduğu için üzerinde biraz durmakta yarar var. İşçilerin ve emekçilerin en insani ve zaruri istemlerine karşı “kaynak yok” demek burjuva arsızlığının bir göstergesidir. Ülkede yaratılan tüm değerlerin kaynağı bizzat emektir; işçi sınıfı ve emekçilerin üretim etkinliğidir. Burjuva propagandası, hükümetler ve politikacılar bu argümanı öylesine bir utanmazlıkla kullanıyorlar ki, sanki asalak olan kendileri ve hizmet ettikleri kapitalist sınıf değil de emekçilerin kendisidir. Sanki emekçilerin en insani ihtiyaçları için kullanılacak kaynaklar, bizzat onlar tarafından yaratılan muazzam değerlerin küçük bir bölümünden öte bir şey olacak.

Bir işçi üretim etkinliği içinde kendini asgari düzeyde yaşatacak olandan çok çok fazlasını üretir. Bu ülkede yoksulluk sınırı bugün için 600 milyon TL olarak saptanıyor. Bu bir işçiye verilmesi gereken geçim ücretinin en asgari sınırı olmak durumunda. Ve işçiye bu ücret verilse bile, işçi bunun çok üstünde bir artı-değeri kapitalist için üretmiş olur.

Bu ülkenin işçisi çalışıyorsa, bu ülkenin köylüsü ve zanaatçısı üretiyorsa, demek ki, bu ülkede bir üretim var. Bu ülkenin işçileri ve emekçileri gece gündüz çalışıyorlar. Hatta emekçilerin önemli bir kısmı işsiz olsa bile, diğer bir kısmı günde iki işte çalışıyor, 9-10 saat çalışıyor, artı zorunlu mesailerle birbuçuk ya da iki işgünü çalışıyor. Demek ki, bu ülkede sürekli olarak bir değerler yığını yaratılıyor. Bunun büyük bir bölümünü, burjuvazi artı-değer sömürüsü olarak ya da emekçi köylü sözkonusu olduğunda ucuza kapatılan tarım ürünü üzerinden gaspediyor, devlet doğrudan ve dolaylı vergiler olarak gaspediyor.

Burjuvazi büyük bir sömürü oranı üzerinden büyük servetler biriktirdiği için, yaratılan değerlerın önemli bir kısmı sermaye birikimi olarak kapitalistlerin kasasına aktığı ve bu arada lüks tüketimine kullanıldığı için “kaynak yok”. Yaratılan değerlerin önemli bir bölümü emperyalist sömürü ve yağma mekanizmalarıyla emperyalist metropollere aktığı için “kaynak yok”. Devletin el koyup devlet bütçesi olarak denetlediği kaynaklar büyük bir savurganlık içinde üretken olmayan alanlarda, özellikle de baskı aygıtlarının hizmetinde kullanıdığı için, “kaynak yok”. Girdiği muazzam borçlanmalara karşılık olarak her yıl milyarlarca dolar faiz ödediği için “kaynak yok”.

Muazzam kaynaklar yutan baskı aygıtları

Bu devlet, 850 bin kişilik üniformalı ordu, artı sayısı 300 bine yaklaşan bir polis ordusuna dayanıyor. Silahlanmaya ve baskı aygıtlarına muazzam kaynaklar ayırıyor. Artı büyük kaynaklar yutan istihbarat örgütü, diyanet örgütü, çeşitli türden propaganda ve ideoloji aygıtları vb.’ne dayanıyor. Kaynaklar tüm buralarda tüketildiği için, tüm bu kaynakları kendi çalışması ile bizzat yaratan işçi sınıfına ve emekçilere ayrılacak kaynak gerçekten kalmıyor. “Kaynak yok” yalanının tek doğru yanı bu.

Burjuva propagandası bu devletin yüzbinlerce memurunun varlığından yakınıyor, bunun devletin sırtında büyük bir kambur olduğunu söylüyor. Devlet bürokrasinin şişkinliği ve asalaklığı her burjuva devletinin temel bir özelliğidir ve bu kendi sorunlarıdır. Ama hizmet üreten kamu emekçisini sokağa atmak, açlığa ve işsizliğe mahkum etmek için bu demagojik argümanı kullanan aynı burjuva propagandası, nedense bu aynı devletin 800 bin asker, 300 bin polis beslediğini, bunların tümüyle asalak kurumlar olduğunu, muazzam kaynaklar yuttukları halde hiçbir değer üretmediklerini, ülkedeki zenginliğe bir damla olsun eklemediklerini sessizlikle es geçiyor.

Türkiye’nin devlet bürokrasisi gerçekten aşırı şişkindir, buna kuşku yok. Bu bütün burjuva devletlerinde böyledir; burjuva devleti şişkin, hantal ve tümüyle asalak bir kurumdur. Ama bürokrasinin tabanında yer alan memurun zar zor bulduğu bu işte ailesine 150-200 milyon taş çatlasa 250 milyon, yani asgari geçim endeksinin yarısı kadar bile etmeyen bir para götürmesi göze batıyor da, orduya önümüzdeki on yılda 150 milyar dolar salt modernizasyon için harcamak hiç göze batmıyor. Ordunun olağan yıllık bütçesi anılan bu rakama dahil değil, buna dikkat ediniz.
Türk devletinin baskı aygıtlarının korkunç kaynaklar yuttuğunu “kaynak yok” diyenler elbette es geçiyorlar. Burjuvazi işçilerin ve emekçilerin sefaleti pahasına modern donanımlı güçlü bir orduyu zaruri görüyor. Niçin? Elbette ki, içte burjuva sınıf egemenliği sistemini bu en temel baskı ve zor aygıtıyla ayakta tutmak için. Dışarıda ise Amerikan emperyalizmine bölgede jandarmalık yapmak için. Türkiye’nin düşmanları çok, Türkiye tüm komşularıyla problemli, bu nedenle güçlü ve modern bir orduya ihtiyaç var, diyor gerici burjuva propagandası. Türk burjuvazisi Türkiye’yi bulunduğu bölgede emperyalizmin, ABD ve NATO’nun saldırı üssü ve vurucu gücü haline getirirse, elbette tüm komşularıyla da sorunları olur. Tam da bölgede emperyalizmin hizmetinde olunduğu içindir ki, T¨rk devletinin tüm komşularıyla ciddi sorunları var. Emperyalizme bu uşakça hizmetin ağır faturası da “milli savunma” adı altında Türkiye’nin işçilerine ve emekçilerine ödetiliyor. Sonra da emekçilerin en sıradan insani istemleri “kaynak yok” gerekçesiyle reddediliyor.

(Devam edecek...)