2 Haziran'01
Sayı: 11


  Kızıl Bayrak'tan
  Kamu emekçilerinin Ankara çıkarması
  Barikatlar aşıldı, Kızılay zaptedildi!
  Kamu emekçileri direnişlerini sürdürüyorlar...
  İhanet sözleşmesini alanlarda yırtalım!
  İzmir Sümerbank direnişi devam ediyor!
  F tipi ölümün belgesi
  Ölüm Orucu direnişçisi Uğur Türkmen 27 Mayıs'ta ölümsüzleşti...
  Direniş kazanacak!
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/6
  Ölüm Orucu'ndaki tutsaklardan bazılarının sağlık durumu
  Ölüm Orucu Direnişi'yle dayanışma eylemleri...
  Tarım, hububat ve emperyalizm
  Kıbrıs'ta MGK patentli kirli ve kanlı operasyon!
  Uluslararası hareket
  Devrim kaçkınlarının devrimcilere bitmeyen kini
  Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alparslan Özdoğan ve Hüseyin Cevahir'in anıları önünde saygıyla eğiliyoruz...
  Proletaryanın büyük devrimci şairi: Nazım Hikmet
  Hücre karşıtı mücadele
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Buğday fiyatları tartışması
ve tarımda yıkım saldırısı


Hükümet hububat alım fiyatlarını açıkladı. Hububat fiyatlarının belirlenmesi üzerinden büyüyüp sertleşen tartışmalar ise, tarım sektöründe yaşanan yıkımın değişik boyutlarını bir kez daha gündeme taşıdı.

Belirtmek gerekir ki, tarım sektörünü yıkıma uğratma saldırısı sadece hububat fiyatlarının düşük belirlenmesinden ibaret değildir. Bu konuda sistemli ve çok yönlü bir plan adım adım hayata geçirilmektedir.

Nisan ayında mecliste kabul edilen “Şeker Yasası” ve bugünlerde mecliste görüşülecek olan “Tütün Yasası” bu planın önemli parçalarından sadece ikisi. Bu iki yasa sayesinde en önemli tarımsal KİT’lerden olan şeker fabrikaları ve TEKEL işletmelerinde özelleştirmelerin önü açılıyor. Öte taraftan “Doğrudan Gelir Dağılımı” sistemi pilot bölgeler üzerinden uygulanmaya çalışılıyor. Buna karşılık ise, başta tütün ve pancar olmak üzere bir dizi üründe ekim alanları kotalarla daraltılıyor. Sınırlı da olsa küçük üretici köylüye finansman desteği sağlayan Ziraaat Bankası da yeni onaylanan “Bankacılık Kanunu” ile bu işlevinden uzaklaştırılıyor.

Hububat fiyatları üzerinden kopan fırtına

Emperyalizmin dayattığı yıkım politikalarından sadece küçük üretici köylülük değil, yanısıra kır burjuvazisinin belli bir bölümü de ciddi biçimde etkilenmektedir. Buğday fiyatları üzerinden gelişen tartışmalar, başka şeylerin yanısıra, kırda yaşanan bu önemli gerçeği de gözler önüne sermektedir. Fırtına da daha çok bu nedenle kopmaktadır. Uygulanan yıkım politikalarına ilişkin tartışmaların özellikle buğday alım fiyatları üzerinden sertleşmesi bunun kanıtıdır.

Çünkü istatistikler de göstermektedir ki, Türkiye’de pazara dönük buğday üretimi ağırlıklı olarak büyük toprak sahipleri ve kapitalist çiftçiler tarafından yapılmaktadır. Küçük üretici köylülük ise daha çok geçimlik buğday üretimi yapmaktadır ve tahıl pazarındaki payı bir hayli azdır.

Dolayısıyla buğday alım fiyatlarının düşürülmesine en güçlü tepki kır burjuvazisinin bu politikadan zarar gören kesimlerince dile getirilmektedir. TZOB gibi çiftçi örgütleri ve çeşitli burjuva siyasal partiler üzerinde kır burjuvazisinin belli bir ağırlığı olduğu için, ortaya konulan tepki hükümeti bunaltıcı bir basınca dönüşebilmektedir.

MHP’li Tarım Bakanı’nı yaşanan tartışmalarda buğday üreticilerinin çıkarlarını savunuyormuş gibi sahte bir tutum almaya iten de, partisinin kır burjuvazisiyle köklü ilişkilerinden başka bir şey değildir. MHP emperyalizmin tarım politikalarını harfiyen uygulamaktan geri durmamakta, fakat diğer yandan da kır burjuvazisinin yıkımdan etkilenen kesimlerinin siyasal desteğini yitirmemek için çabalamaktadır.

Kapitalizmin gelişim yasaları kırda da işliyor

Bundan üç ay öncesini anımsayalım. Şubat ayında patlak veren kriz tekelci büyük sermayeyi daha da güçlendirirken, nispeten güçsüz orta ve alt kesimlerini olumsuz yönde etkilemişti. Ortalığı krizden etkilenen patronların feryatları sarmıştı. Hükümete ve İMF’ye söylemediklerini bırakmamışlardı. İşte bu gelişmelerin bir benzerinin bugün kırlarda ve kır burjuvazisinin bir kesiminin şahsında yaşandığını söylemek mümkündür.

Emperyalist politikaların uygulanması, kapitalist yapının uluslararası ve yerli tekelci burjuvazinin çıkarları doğrultusunda dönüşmesi anlamına gelmektedir. Bu gelişim süreci güçlü ve dayanıklı olanın daha da güçlendiği, gelişip serpildiği bir süreç olmaktadır. Öte yandan ise burjuvazinin gelişime ayak uyduramayan, ayak uyduracak gücü olmayan kesimleri hızla tasfiye olmaktadır. Kentte ya da kırda olsun, kapitalizmde ara sınıfların kaderi sadece bu olmaktadır. Ara sınıflar çözülmekte, proletaryanın safları ise sürekli kalabalıklaşmaktadır.

İşte daha çok kır burjuvazisine mensup buğday üreticilerinin bugün seslerini bir parça yükseltmelerinin nedeni kırda bu sürecin hızlanmasıdır. Geçen hafta yapılan TZOB Genel Kurulu bundan dolayı İMF ve Derviş’in sertçe eleştirildiği konuşma ve tartışmalara sahne olmuştur.

Elbette bu tepkilerden kır burjuvazisinin emperyalist sömürüye karşı olduğu türünden anlamsız sonuçlar çıkartılamaz. Onlar gerçekte ne emperyalizmin tarım politikalarına ne de hükümetin uygulamalarına karşılar. Sadece yıkımın kendilerini de etkilemesinden rahatsızlar ve buna tepki duyuyorlar. Hükümetten bunun önüne geçecek politikalar üretmesini istiyorlar. Eğer gerçekten böyle olsaydı TZOB Genel Kurulu’na bir tek burjuva siyasetçisinin bile sokulmaması gerekirdi. Oysa, başta MHP’li Tarım Bakanı ile DYP Başkanı Çiller olmak üzere tüm burjuva partilerinden siyasetçiler Genel Kurul’a konuşmacı olarak davetliydiler ve yeni yönetim seçimlerinde de etkin oldukları gözlendi.

Yıkım gerçekte kır emekçilerini vuruyor

Bunlar bir yana, tarımdaki yıkım politikalarından asıl olarak binlerce dönüm toprakta buğday üreten kır burjuvazisi değil, sayıları milyonları bulan küçük üretici köylülük ve kır proletaryası zarar görmektedir. Özelleştirmeler, ekim alanlarının daraltılması ve destekleme politikalarının terkedilmesi asıl olarak onları vurmaktadır.

Ekip biçtiği az miktardaki hububatı hemen paraya çevirmek zorunda olduğu için, depoda bekletip ofise satamayan, çok daha düşük bir paraya tefecilere kaptıran da gene küçük üretici köylülük olacaktır.

Küçük ölçekli tarımsal üretimi sürdürmenin giderek imkansız hale gelmesi ve kırda geçinme olanaklarının tükenmesi, milyonlarca kır emekçisinin kentlere akın etmesine yol açacaktır. Kent ise onlar için kurtuluş değil, tersine sorunların, açlık ve sefaletin daha da derinleşmesi anlamına gelecektir.

Emperyalist sömürü ve yıkım politikalarından zarar gören küçük üretici köylülüğün ve kır proletaryasının çıkarı, bugünkü yakınma ve tepkilerine aldanıp kır burjuvazisinin peşinden gitmekte değildir. Onların gerçek kurtuluşu işçi sınıfının burjuvaziye karşı verdiği mücadeleye omuz vermekten geçmektedir.




Tarım, hububat ve emperyalizm


Hububat üretimi ülke tarımı için büyük önem taşımaktadır. Aynı şekilde emperyalist tarım tekellerinin Türkiye’de hububat üretimini yıkıma uğratmak için ısrarlı çabalar içinde oldukları, bu nedenle de son yıllarda İMF’ye verilen bütün niyet mektuplarında bu konunun genişçe yer aldığı biliniyor.

“Buğday üretiminin çökmesi, bir bütün olarak tarımsal yapının çökmesi demektir. Bunu çok iyi bilen İMF ve Dünya Bankası, tarımsal yapıyı köklü bir dönüşüme uğratmak için, hububat üretimi üzerinde özellikle durmaktadır.

“Emperyalizmin sözcüsü bu iki kuruluşun hububata olan ilgilerinin bir başka nedeni ise, tahıl ticaretiyle uğraşan uluslararası tekellere yeni pazar olanakları yaratmak istemeleridir.

“Bugün sözkonusu dev tekellerin depolarında fazla üretimden kaynaklı olarak bir hayli buğday, mısır vb. bulunmaktadır. ABD ve Avrupa pazarları bu ürünlerle fazlasıyla dolmuştur. Bu nedenle yeni pazarların yaratılmasına ihtiyaçları vardır. Bu konuda İMF ve Dünya Bankası da temel bir misyona sahiptir. Bağımlı ülkelerin iç pazarlarını tekellerin yağmasına açmak, bu iki emperyalist kuruluşun asli görevleri arasındadır.” (Kızıl Bayrak, sayı: 20, 3 Haziran ‘00)

Son “niyet mektubu”, tarımı yıkıma uğratma konusundaki emperyalist dayatmaların şiddetlenerek sürdüğünü, işbaşındaki hükümetin de bu dayatmaların gereğini uşakça bir sadakatla yerine getirmeye çalıştığını gösteriyor.

Yeni “niyet mektubu”nda konuyla ilgili şu hükümler var.

“- Hububat destekleme alım miktarının kısılması ve ihtiyaç fazlası hububat stokunun eritilmesi,

“-Çiftçilere doğrudan gelir desteği uygulamasının başlatılmasına paralel olarak, destekleme fiyatlarının en fazla hedeflenen enflasyon oranında tutulması, (destekleme fiyatlarındaki artışın hedeflenen enflasyonu geçmeyecek şekilde yapılması kaydıyla, buğday destekleme fiyatının dünya fiyatının en fazla %20 üzerinde kalacak şekilde Haziran 2001’e kadar düşürülmesi; ithalat üzerindeki tarifenin en fazla %45’e indirilmesi)”

Burada söylenenler, hem emperyalizmin bu konudaki kararlığını, hem de hükümetin yıkım politikalarına kayıtsız şartsız teslim olduğunu gösteriyor.




Buğday taban fiyatında oynanan oyunlar


Son günlerde MHP’li bakan ile İMF memuru Kemal Derviş arasında buğday taban fiyatı konusunda bir sözde “kriz” yaşandı. MHP’li bakan çiftçiyi çok düşünüyormuş gibi adeta yırtındı ve büyük bir çabayla bir dahaki seçimlerde “Ben böyle olsun istemedim ama gücüm yetmedi, elimden bu kadar geldi” diyebilmenin yolunu aradı.

Sanki bir ay önce şeker yasasına imza atan, önümüzdeki günlerde tütün yasasına atacak olan, böylece onbinlerce köylüyü yıkıma sürükleyen kendisi değilmiş gibi.

Bu yıl yaklaşık 16-18 milyon ton buğday üretimi bekleniyor. TMO bu mahsulün 3.5-4 milyon tonunu almayı hedefliyor. İMF’ye sunulan “niyet mektubu”na göre, taban fiyatının 156.000 TL olması gerekiyordu. Tarım Bakanlığı 158.000 TL olan buğdayın maliyetine kamu işçileri için ilk aşamada sözü edilen yüzde 18’lik zam oranını yansıtarak, 186.000 TL’lik bir fiyat çıkardı. Sonuçta “kriz” çözüldü, antlaşma sağlandı.

Bizler bu ülkede batan bankalara milyonlarca doları peşkeş çekenlerin amacını çok iyi biliyoruz. Bunlar koltuklarında üreten emekçinin değil bir avuç asalağın hakkını korumak için oturmaktadırlar. Derviş ise, emperyalist tekellerin alacaklarını tahsil edebilmek için memur edilmiş bir asalaktır.

TMO’nun alabileceği buğdayın bedelinin önemli bir bölümünün tefecilere gideceği gün gibi ortadadır. Çünkü köylü kış döneminden çıkmaktadır ve para ihtiyacı had safhadadır. TMO’nun ödeme politikalarından dolayı köylü ürettiği buğdayı TMO’ya satmak gibi bir lükse sahip değildir. Ürününü en kısa sürede tefecilere ucuz fiyata verip borçlarını kapatmak zorundadır. Sonuçta fiili olarak köylü buğdayını 100-130 bin TL civarında bir fiyata ancak satabilecektir. Kazanan bir kez daha üreticinin kanını emerek geçinen asalak tefeciler olacaktır.

Bir diğer konuysa, köylüyü destekleme maskesi altında verileceği söylenen ek paradır. Bu da açıklanan taban fiyatın içindedir. Bu destekleme fiyatını da buğdayını TMO’ya satanlar alabilecektir ki, bunlar da asalak tefeciler ve kır burjuvazisinin kodaman kesimleri olacaktır.

T. Yıldız