2 Haziran'01
Sayı: 11


  Kızıl Bayrak'tan
  Kamu emekçilerinin Ankara çıkarması
  Barikatlar aşıldı, Kızılay zaptedildi!
  Kamu emekçileri direnişlerini sürdürüyorlar...
  İhanet sözleşmesini alanlarda yırtalım!
  İzmir Sümerbank direnişi devam ediyor!
  F tipi ölümün belgesi
  Ölüm Orucu direnişçisi Uğur Türkmen 27 Mayıs'ta ölümsüzleşti...
  Direniş kazanacak!
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/6
  Ölüm Orucu'ndaki tutsaklardan bazılarının sağlık durumu
  Ölüm Orucu Direnişi'yle dayanışma eylemleri...
  Tarım, hububat ve emperyalizm
  Kıbrıs'ta MGK patentli kirli ve kanlı operasyon!
  Uluslararası hareket
  Devrim kaçkınlarının devrimcilere bitmeyen kini
  Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alparslan Özdoğan ve Hüseyin Cevahir'in anıları önünde saygıyla eğiliyoruz...
  Proletaryanın büyük devrimci şairi: Nazım Hikmet
  Hücre karşıtı mücadele
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kamu emekçilerinin Ankara çıkarması

 
Kamu emekçilerinin sahte sendika yasasına karşı ikinci Kızılay çıkarması, 4-5 Mart ‘98’deki ilkini de aşan bir güç ve kararlılıkla gerçekleştirildi. ABD uşağı sermaye iktidarı ‘98’dekini aratmayan bir terör estirdi. İller İdaresi Yasası’nı işletmeye çalıştı, Ankara’da miting yasağı ilan etti. Askerini-polisini, copunu-silahını, tazyikli suyunu, gözaltısını, tehditlerini saldı kamu emekçilerinin üstüne, ancak onları yolundan döndürmeyi başaramadı. Sonuçta kendisi geri adım atmak, barikatları ve yasağı kaldırmak zorunda kaldı. Kamu emekçileri Kızılay’a girdi.

“Toplantı ve gösteri özgürlüğü” de içinde olmak üzere, Anayasa’nın çeşitli maddelerinde değişiklik öngören yasa tasarısının görüşülmeye başlandığı bir süreçte yaşanan bu olay, iki önemli konunun altını bir kez daha çizmiş oldu: Birincisi (ve demokrasi mücadelesinin altın kuralı); demokratik hak ve özgürlükler, ancak onlar uğruna mücadele içinde kazanılıp kullanılabilmektedir. İkincisi; sermayenin faşist-gerici karması hükümeti, her konuda olduğu gibi, anayasa değişikliği konusunda da sahtekarlık yapmaktadır.

Sözkonusu anayasa değişikliği paketi, AB yolunda ve Kopenhag Kriterleri çerçevesinde “büyük bir demokratikleşme” çabası olarak propaganda ediliyor. Oysa faşist iktidar, özgürlükleri genişletmek bir yana, var olanları kullandırmamak için elinden geleni arkasına koymayacağını, kamu emekçilerine karşı kullandığı son şiddetle bir kez daha kanıtlamış oldu. Bu, aynı zamanda sınıf ve kitle hareketinin asla kaybetmemesi gereken kılavuz özdeyişin önemini de gösterdi: Hak verilmez alınır!

Sahte sendika yasası, memur tasfiye yasası, basın cezalarını birkaç kat artıran yasa gibi, en gerici-faşist yasaların çıkarıldığı bir icraat sürecine “demokratikleşme adımları” adını takmak sahtekarlığı, gerici-faşist kırması koalisyonun yeni kazandığı bir özellik değil. 28 devrimciyi hunharca katlettiği bir saldırıya “hayata dönüş operasyonu” adını takma arsızlığı da bu hükümete aittir. Daha kurulduğu gün üstlenilen İMF-TÜSİAD yıkım programını hayata geçirme görevinin adını “ülkeyi düze çıkarma” olarak koyarak başlamışlardı bu türden bir sahtekarlığa. Sonrasında da tüm suçlarını, tüm saldırılarını benzer sahtekarlıklarla tam tersinden gösterme çaba ve demagojisi içinde oldular. Tabii, sahte sendika yasasının adı da “memura sendika hakkı tanıyan yasa” oldu. Ancak kamu çalışanlarınıortaya koyduğu tepki de göstermektedir ki, hükümetin ve sistemin hiçbir sahtekarlığı kitleleri aldatamamaktadır.

“Hak verilmez alınır!” şiarı, gerçekten de yıllar boyu kamu çalışanlarının kılavuzu olmuştu. Varolan kamu emekçi sendikaları, hayata geçirilen tüm iş bırakma (fiili grev) eylemleri, imzalanan toplusözleşmeler, tümüyle mücadelenin gücüyle kullanılan haklar oldu. Yine son Ankara eyleminde olduğu gibi, kamu emekçilerinin pek çok mitingi de, gösteri hakkının fiili kullanımı tarzında hayata geçirildi. Kısacası, kamu emekçileri hakların söke söke alınabileceği gerçeğini kendi deneyimleriyle içselleştirmişlerdi. 26 Mayıs zaferini ortaya çıkaran, kamu emekçi kitlesindeki bu bilinçtir. Sendika yönetimlerinin “temsil”i Ankara yürüyüşünün gerçek bir gövde gösterisine dönüştürülebilmesi bu sayede başarılabilmiştir.

Eylem sahte sendika yasa saldırısını nereye kadar engelleyebilir, bu ayrı bir tartışma konusudur. Ve salt kamu emekçi mücadelesinin değil, sınıf mücadelesinin genel seyrinin de önemli oranda etkisi altında belirlenecektir. Elbette eylemin hedefi bu saldırıyı püskürtmek, 11 yıllık zorlu mücadelelerle kazanılan sendikal mevzileri korumaktır. Ancak kamu emekçileri de, ne derece güçlü olursa olsun tek bir eylemle sonuca ulaşmalarının mümkün olmadığını yine kendi mücadele deneyimlerinden bilmektedirler. Dolayısıyla, 4-5 Mart ‘98’in ve daha pek çok güçlü çıkışın şiarıyla, “26 Mayıs başlangıç, mücadele sürecek” perspektifini kaybetmemeleri, yeni 26 Mayıslara bu perspektifle hazırlanmaları gerekmektedir. Bu çıkarma, kamu emekçi kitlesine daha güçlü eylemler için gereken morali de aşılamış bulunmaktadır. Bu moral kaybedilmedebir eylem takvimi hazırlanmalı, iş bırakma başta olmak üzere, sonuç alıcı bir mücadele programı adım adım örgütlenmelidir.

Kamu emekçilerinin Ankara’da kazandığı “meydan muharebesi”nin, sadece kamu emekçi kitlesi üzerinde değil, genelde sınıf ve kitle hareketi üzerinde de olumlu etki yaratacağı açıktır. İşçi sınıfı cephesinden kamu TİS’lerinin alçakça satıldığı, enerji ve iletişim gibi temel sektörlerdeki özelleştirmelerle onbinlerce işçinin tensikat beklediği bir süreçte, kamu emekçileri adeta tüm sınıfın tercümanlığını üstlenmiş oldular. Sınıf hareketinin genel ve yakıcı ihtiyacı olan dişediş bir mücadelenin en güzel örneklerinden biri sergilendi bu eylemle. Tüm olumsuzluklara karşın, sistemin azgın saldırılarına, sendikal ihanete, örgütsüzlüğe rağmen ayağa kalkmanın ve karşı çıkmanın mümkün olduğu kanıtlandı.

Eylemin gerçek bir örnek teşkil edebilmesi, yani çeşitli kesimlerce benzerlerinin hayata geçirilebilmesi ise, arkasının getirilmesine bağlı olacaktır. Kamu emekçileri Ankara’da sınırlı da olsa bir sınıf desteği almıştır. Eylemlerin devamı hem bu dayanışmayı güçlendirecek, hem de dayanışma içindeki sınıf kesimlerini daha genel taleplerle mücadele için cesaretlendirecektir. Kuşkusuz, kamu emekçi hareketinin de, aynı dayanışmayı sınıfın diğer kesimlerinde gelişecek her eylemlilik için göstermesi önemlidir. Sistemin saldırılarını dizginlemenin bir başka yolu bulunmamaktadır.

Kamu emekçilerinin eylemi, nasıl, sınıf ve emekçi kitleler için demokratik hakları kazanma ve kullanmanın doğru yolunu gösterdiyse, kamu TİS’lerindeki satış da, sendika bürokrasisi üzerinden yayılan sahte demokrasi şampiyonluğu hayallerini tuz-buz etti. Daha bir-iki ay önce güya “İMF programına karşı emeğin programı”yla ortaya çıkan bu sahtekarlar, CİA ödeneklerinden nemalanan bu Amerikan uşakları, ellerine geçen ilk fırsatta İMF’nin hizmetine koşuldular. Kamu TİS’lerinde “emeğin” değil İMF’nin çıkarlarını onayladılar, sınıfı bir kez daha sattılar. Kamu TİS’lerinde satış ihaneti ve kamu emekçilerinin Ankara çıkarması, aynı süreçte ve ardardına yaşanan bu iki zıt gelişme, demokrasi mücadelesi konusunda iki farklı sınıf tavrının ifadesi oldu. Reformizmin, emeğin programı “görkemli” çıkışıyla sendikal ihet çetelerine bağlamaya çalıştıkları umutların sadece gerici ve boş hayallerden ibaret olmadığı, sınıf kitlelerini oyalamaya hizmet edecek bir sermaye senaryosu işlevi de gördüğü anlaşıldı. Kamu emekçilerinin eylemi ise, emeğin gerçek programının, demokratik hakların gerçek bir kazanımının, sisteme yönelik hayallerle avunmaktan değil, ona karşı dişediş bir mücadeleden geçtiğini gösterdi.

Bu örneği büyütmek, sınıf mücadelesini bu yoldan ilerletmek, sınıf bilinçli işçi ve emekçilere düşüyor. Bu, bilinen ve hep tekrarlanan bir gerçek. Sadece devrimciler tarafından değil, öncü işçi-emekçiler tarafından da kabul edilen bu gerçeğe rağmen, bu yolda bir türlü elle tutulur adımlar atılamadığı da ortada. Oysa, sendikal ihanet barajının yıkılması ve sınıf hareketinin önünün açılması, tümüyle tabandaki öncünün harekete geçmesine ve kitleyi harekete geçirmesine bağlı. Bu, son Ankara çıkarmasına rağmen, kamu emekçi hareketi için de geçerlidir. Mücadelenin aynı kararlılıkla sürdürülebilmesi ve kazanımlara imza atılabilmesi buna bağlıdır.

Süreç KESK bürokratlarına havale edilemeyecek kadar kritiktir. Gerek kamu emekçi hareketinde gerekse genel olarak sınıf ve kitle hareketinde “öncü”nün üstüne düşen görevi yerine getirebilmesi ise, örgütlenmesiyle mümkündür. Öncünün örgütlülüğü ihanet şebekelerinin denetimindeki sendikal örgütlülüğün denetiminin dışında kalmalı, ona basınç uygulayabilme, onu aşabilme gücüne sahip olmalıdır. Bu ise fabrika ve işyeri komitelerine dayanan, bu temel üzerinde yükselen bir örgütlülüktür. Sermayenin saldırılarını püskürtmenin güçlü bir sınıf mücadelesi olmaksızın mümkün olamayacağını bilen sınıf devrimcileri, öncünün örgütlenmesi görev ve sorumluluğunu hakkıyla yerine getirmek için tüm güçlerini seferber etmeyi bileceklerdir.