2 Haziran'01
Sayı: 11


  Kızıl Bayrak'tan
  Kamu emekçilerinin Ankara çıkarması
  Barikatlar aşıldı, Kızılay zaptedildi!
  Kamu emekçileri direnişlerini sürdürüyorlar...
  İhanet sözleşmesini alanlarda yırtalım!
  İzmir Sümerbank direnişi devam ediyor!
  F tipi ölümün belgesi
  Ölüm Orucu direnişçisi Uğur Türkmen 27 Mayıs'ta ölümsüzleşti...
  Direniş kazanacak!
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/6
  Ölüm Orucu'ndaki tutsaklardan bazılarının sağlık durumu
  Ölüm Orucu Direnişi'yle dayanışma eylemleri...
  Tarım, hububat ve emperyalizm
  Kıbrıs'ta MGK patentli kirli ve kanlı operasyon!
  Uluslararası hareket
  Devrim kaçkınlarının devrimcilere bitmeyen kini
  Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alparslan Özdoğan ve Hüseyin Cevahir'in anıları önünde saygıyla eğiliyoruz...
  Proletaryanın büyük devrimci şairi: Nazım Hikmet
  Hücre karşıtı mücadele
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/6

Ordu hakkında hayaller yaymak
düzene gönüllü uşaklıktır


H. Fırat
(24 Mart ‘01 tarihli bir konferansın kayıtlarıdır...)

Perinçekçi partinin muradı

Perinçekçi partinin muradı başka, bunu biliyoruz. Perinçekçi partiye göre Türkiye ekonomisi bir ulusal ekonomi, Türkiye’nin piyasası bir ulusal piyasa, Türkiye’nin devleti bir ulusal devlet ve Türkiye’nin ordusu bir ulusal ordu. Küreselleşme de, ulusal olan bütün bu ilişkilere ve kurumlara savaş açmak demek olduğuna göre, tüm bu ulusal güçler ve kurumlar çok geçmeden silkinip yeni bir milli kurtuluş savaşıyla işin içinde çıkacaklarmış! Doğasında varmış; tüm bu güç ve kurumlar, küreselleşmeye karşı ulusal ekonomi, ulusal piyasa, ulusal devlet ve orduya dayanarak direnirlermiş.

Tüm bunlar dayanaksız palavralardan, gerçek dışı safsatalardan başka bir şey değil. Ortada ne böyle bir ulusal ekonomi, ne böyle bir ulusal piyasa, ne böyle bir ulusal devlet, ne de böyle bir ulusal ordu var. Ortada emperyalizme her alanda ve her bakımdan göbekten bağımlı bir sınıf egemenliği sistemi var. Bunun dayandığı, bilim dilinde adına Türkiye kapitalizmi denilen bir iktisadi-sosyal yapı var. Bu yapı boşlukta durmuyor, ona dayanan, ona dayanarak hüküm süren bir egemen sınıf, bu sınıfın da bir iktidar aygıtı var. Bu egemen sınıfın dayandığı bir devlet, bu devletin omurgasını ve vurucu gücünü oluşturan bir ordu var. Bu devlet ve bu ordu olmazsa bu sınıf bir gün bile ayakta duramaz.

Evet, bu devletin bir omurgası, bu düzenin bir vurucu gücü var; bu, adıyla sanıyla Türk ordusudur. İşlevi bundan da ibaret değil; işin bu kadarı, yerine getirdiği misyonun içe dönük yönünü oluşturuyor. Aynı zamanda Amerikancı, NATO’cu, NATO’nun güney doğu sınırının elli yıllık sadık bekçisi, ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki çıkarlarının bekçisi bir ordu bu. Balkanlar’da Amerika ile birlikte operasyon yapan, savaş yürüten ve işgal gücü görevini yerine getiren, İncirlik Üssü’nü izin almak gereği olmaksızın Amerika’nın emrine amade eden, Türkiye’nin her tarafının bu türden emperyalist askeri üslerle ve tesislerle donatılmasına gönülden onay veren bir ordu bu. Her türlü donanımını ABD ve NATO standartlarına uyduran, herşeyiyle dünyanın egemeni bu emperyalist odağa bağımlı ol bir ordu bu.

Tarihine bakıyoruz, bu ordu her zaman işçi sınıfı ve emekçilere karşı burjuvazinin hizmetinde, onun çıkarlarının sadık bir bekçisi olarak hareket etmiş. Türkiye’de sosyal uyanışın son otuzbeş-kırk yılı içinde, sosyal muhalefeti egemen sınıfın kılıcı olarak her seferinde acımasızca, faşist kanlı darbelerle ezmiş. Gerçekleştirdiği iki faşist darbeyi de dolaysız olarak CİA yönlendirmesi altında, ABD emperyalizminin de çıkar ve ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleştirmiş. Bu ordunun içinden ilerici eğilimler de, bunun taşıyıcısı olan unsurlar da kuşkusuz çıkmıştır. Sosyal uyanışın ve büyüyen halk hareketinin etkisi düzenin bu en temel kurumuna da yansımış, onun içinden de birilerini etkisi altına almıştır. Ama bunlar da hep aynı kararlılıkla temizlenmiş, bu temizlik tam da Türkiye’nin ilerici-devrimci güçlerini ezme harekatının bir parça olarak ger&ccedi;ekleşmiştir.

Devlet ve ordu konusunda burjuva gerici hayaller

Devlet teorisi Marksizm-Leninizmin temel taşlarından biridir; denilebilir ki, başka bakımlardan Marksizmle cilveleşen her türden oportünist-revizyonist akımın, genel bir kural olarak hep tökezledikleri, kendilerini en kaba bir biçimde ele verdikleri en temel sorundur bu. Devletin ve onun en temel kurumu olarak ordunun sınıf karakteri konusunda en ufak bir hayal yayan her çaba, kurulu düzene hizmet doğrultusunda halk kitlelerinin en kaba bir biçimde aldatılması anlamına gelir. Devlet, her zaman ve her yerde, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı ve egemenlik aracıdır. Bu sadece teorik değil, her günkü pratik içinde karşı karşıya kaldığımız yalın ve somut bir gerçektir de. Sıradan emekçiler bile, ülkeyi Koçların, Sabancıların, onların temsil ettiği parababalarının yönettiğini söylüyorlar. Ekonomik güç, sermaye gücü onlarda, bu düzen altında rşey onların hizmetinde; kim gelse onlar adına yönetiyor, kim gelse onların çıkarlarına hizmet ediyor, buna uygun düşen politikalar izliyor, tedbirler alıyor, diyorlar. Sıradan bir emekçi bilinci bile bunu böyle algılıyor.

Türk burjuvazisi iktidarın egemen gücü olarak 80 yıla yaklaşan bir tarihe dayanıyor; oldukça örgütlü ve deneyimli bir sınıf. Ordu onun düzeninin bir parçası ve en etkin gücü. Bu arada OYAK türü holdingler ve çeşitli vakıflar üzerinden kendisi de büyük sermaye sahibi. Devletin temel bir aygıtı olarak çok doğal bir biçimde üzerinde yeşerdiği düzenin, o düzene dayanan sınıfın hizmetinde. Bütün bir tarihi de böyle olduğunu gösteriyor. Kurulu düzenin ve egemen sınıfın çıkarları ne zaman gerektirmişse, ordu baskı ve terör uygulamış, gerektiğinde acımasızca kan dökmüştür. Ordu bu düzenin has bekçisidir; böyle diyor kendisi de zaten, kendisini düzenin koruyucu ve kollayıcı gücü olarak tanımlıyor.

Türkiye Cumhuriyeti, somutta, Türkiye kapitalizminin ve burjuvazisinin egemen olduğu bir sınıf düzenidir. Ve ordu, “Cumhuriyetin bekçisi” olarak, gerçekte ve somut olarak işte bu kokuşmuş düzene bekçilik yapıyor. Ordunun ilerici-devrimci akımlar ve genel olarak toplumsal muhalefet karşısında şaşmaz bir tarihi tutum olarak gözlemlenebilen tahammülsüzlüğünün ve ilerici halk hareketini ezmek için gösterdiği acımasızlığın gerisinde, tam da bu sınıfsal konumu, işlevi ve buna dayalı bilinci var. Kurulu düzenin bekçisi ve en büyük baskı aygıtı konumundaki bu kurum hakkında hayaller yayanlar, bilerek kurulu düzen hizmetinde kitleleri aldatan düzen uşaklarından başka bir şey değildirler.

ABD ve NATO, İMF ve Dünya Bankası
karşısındaki uysallık

Türk ordusunun her konuda olur olmaz sesi çıkıyor, oraya buraya direktif veriyor ya da tehditler savuruyor. Düzenin temel direği ve dipçikli bekçisi bu kurum herşeye karışıyor; Kürt sorununda son ve belirleyici sözü söylüyor, Ecevit Nice’de Avrupa Birliği Zirvesi’nde iken AB’ye karşı zehir zemberek açıklamalar yapıyor, güya ulusal çıkarlar adına AB emperyalizmine karşı çıkıyor. Ama ABD ve NATO’ya karşı olduğu gibi, Dünya Bankası ve İMF’ye karşı da her zaman, değişmez bir çizgi olarak, özenle sus-pus duruyor. Rastlantı değil; burada sözkonusu olan, göbekten bağlı olduğu ABD emperyalizmi de, ondan geliyor bu suskunluk ve sessiz uyum. İMF ülkeyi çöküşe götürdüğü halde, her konuda uluorta konuşan generaller, ağızlarını açıp bu konuda tek kelime söyleme yoluna gitmiyoar.

Telekom konusunda, iletişim ağı kendi alanında olduğu için, orada gûya belli bir hassasiyet gösteriyor, ama sonuç değişmiyor. Yeni versiyonu şu günlerde piyayaya sürülen İMF programında Telekom’un yüzde 51’ini blok satışa sunmak koşulu var. Buna karşı sesini çıkarmıyor, ya da “güvenlik”le ilgili bazı ayrıntılar üzerine çatlak seslerle yetiniyor. Yasada Türk ordusunun hassasiyetlerini gözeten bir takım özel maddeler olacakmış, öyle yazılıyor basında. İyi ama, bir de “uluslararası tahkim” var, zamanında büyük gürültülerle çıkartılmış bulunan. Bu ne demektir? Telekom’un yüzde 51’ini blok olarak satın alan uluslararası tekeller, yarın kendi hisse ağırlıklarından hareketle bugün konulmuş o özel ve yatıştırıcı maddelere itiraz ettikleri zaman anlaşmazlık çıkacak ve iş tam da “uluslararası tahkim”e decek. Uluslararası sermayenin denetimindeki bu kuruluşta işin neye bağlanacağını bugünden kestirmek ise zor değil. İşçi sınıfı alanlarda “Tahkim ulusa ihanettir” diyordu, durum gerçekten budur. Emperyalist bir tekel Türk devletiyle anlaşmazlığa düştüğü zaman, kararı Türk mahkemeleri değil, fakat uluslararası tahkim verecek, yani emperyalist sermayenin tam denetiminde olan kuruluşlar verecek.

Dayanaksız ulusal burjuva hayaller

Tanımladıkları miliyetçi liberal “ulusal program”ı hayata geçirecek bir burjuva katman da yok bugünün Türkiye’sinde. Böyle bir burjuva toplumsal güç yok ortada. ‘60’lı yıllarda da böyle programlar savunuldu Türkiye’de. TİP ve MDD akımı bunu savundu, Doktor Hikmet Kıvılcımlı kendi cephesinden bunu savundu. O zaman da bu türden “Altı Ok” programları savunuluyordu, İkinci Kuvay-ı Milliyecilik ya da İkinci Kurtuluş Savaşı stratejileri bunu anlatıyordu. Savunulan görüş, Atatürk döneminin politikalarına, özellikle de devletçi uygulamalarıyla bilinen ‘30’ların politikalarına dönüştü. Ya da daha tam ve doğru bir ifadeyle bu politikaları ‘60’lı yılların yeni koşullarına uyarlamaktı. Neo-kemalizm ya da sol-kemalizm eğilimi bunu anlatıyor, bu anlama geliyordu.

İyi ama, ‘30’lu yılların politikaları boşlukta politikalar değildi ki; bunlar o dönemin palazlanmak arzusu ve hırsı içindeki egemen Türk burjuvazisinin sınıf çıkarları ve ihtiyaçlarına uygun düşen politikalardı. ‘60’larda aynı Türk burjuvazisinin sınıfsal çıkar ve ihtiyaçları artık başka politikalar gerektiriyordu. Zira Türkiye kapitalizminin ve ona dayanan sınıfın evrimi ortaya yeni koşullar ve ilişkiler, çıkarlar ve ihtiyaçlar çıkarmıştı.

Gene de, ‘60’lı yıllar için, diyelim ki, hala da iç piyasadan yana o geleneksel orta burjuvaziye bel bağlıyorlardı. Yani milli burjuvazi, emperyalizm ile işbirliğine girmiş tekelci burjuvazi değil de, hala gerçekten iç piyasayı tutan, emperyalizmle doğrudan bağları olmayan milli kesimlere dayanmayı umuyorlardı diyelim. O dönem bile sözkonusu burjuva ara katman ortaya böyle bir tercih ve irade koyacak durumda değildi. Bugün ise artık o türden bir geleneksel burjuva katmanı da yok. Türkiye’nin son 40 yılı içerisinde büyük bir bölümüyle ya tasfiye oldu ya da dönüşerek büyük burjuvaziye binbir bağla bağlandı, onun organik bir uzantısı haline geldi. Artık içtiğiniz suyu bile doğrudan en büyük tekeller üretiyorlar. Eskiden, 30-40 yıl önce, böyle değildi ama; her ilde, her kasabada yerlsu üretim tesisleri ya da gazoz fabrikaları vardı. Şimdi artık suyundan gazozuna, sütünden yağına, peynirinden sabununa kadar tüm bunların üretimi, en büyük tekellerin elinde. Dahası artık doğrudan emperyalist tekeller, üstelik aracılara/işbirlikçilere de gerek duymaksızın, buralara el atıyorlar.

Adını ne koyarsanız koyun, kuracağınız hükümetin bir sınıfın damgasını taşıması lazım. Bugünkü egemen burjuva sınıfı ayakta iken, onun çıkarlarını aşan bir hükümet kurabilir misiniz? Belli ki siz bu egemen sınıf adına bir hükümet kurmayı umuyorsunuz, o zaman kitlelere yalan söylüyorsunuz, o dediğiniz programı uygulayamazsınız. Yok savunduğunuz türden bir programı uygulamaya kalkarsanız, bu kez bu egemen sınıf size bu fırsatı daha baştan kesin olarak vermez.

Burjuvazi, üstelik uluslararası emperyalist dayanaklarıyla ayakta iken, kendi sınıf konumunu ve çıkarlarını savunmak üzere başta devlet aygıtı olmak üzere her türlü araca ve imkana sahipken, siz onun çıkarlarına aykırı düşen bir programı normal bir hükümet programı gibi uygulayamazsınız. Bir devrim yaparak burjuvaziyi alt etmeksizin, hiç değilse onun iradesini geçici olarak felç etmeksizin, bu alanda hiçbir şansınız yok demektir. Toplum barışçıl bir biçimde sizin önerdiğiniz o ılımlı ulusal program etrafında birleşse bile, siz onu parlamenter çerçevede uygulayamazsınız. Burjuvazi bunu engeller. Bunu zamanında Allende denedi, aradan çok zaman geçmeden kanlı bir faşist darbeyle devrildi ve bunun Şili toplumuna faturası ağır oldu; aradan geçen 30 yıla rağmen halen de bunun acısını çekiyor.

Uygulanacağı söylenen “ulusal program” istihdama önem verecek, gelir dağılımını düzeltecek, emperyalizm karşısında ulusal çıkarları her alanda savunacak ve güvenceye alacak vb. deniliyor. Peki bütün bunları hangi kuvvetle yapacak? Eğer işçi sınıfı ve emekçilerin kuvvetiyle yapacak diyorsanız, işçi sınıfı ve emekçiler bunu burjuvaziyle tarihi değerde bir hesaplaşmaya girebilirlerse yapabilirler ancak. Onların geniş çaplı ama pasif oy desteği bile size bunu asla sağlamaz. Siz parlamentoda güç olsanız bile, sizi üç günde boşa düşürürler; ya terbiye ederler ya devirirler. Ecevit zamanında, ‘70’li yıllarda bol keseden hayaller yayarak kitlelerin oy desteğini aldı, hükümet oldu. Ama İMF’nin dayattığı antlaşmayı imzalamadığı için de ancak çok kısa bir süre işbaşında kalabildi. Sonra aparopar götürdüler. Böylece hayatı boyunca unutamayacağı bir ders aldı. Gördüğünüz gibi, şimdi kul-köle bir halde onların dedikleri neyse, onların çıkarları ve ihtiyaçları ne yapmayı gerektiriyorsa, aynen onları yapıyor, bir dediklerini ikiletmiyor.

Devrimi ya da reformları esas almak

Bir toplumda üretim ilişkileri ile bölüşüm ilişkileri birbirine sıkı sıkıya bağlı olmakla birlikte, ilki kesin bir biçimde ikincisini de belirler. Toplumun temelini oluşturan, ona temel karakterini veren üretim ilişkilerine köklü müdahale, onların temelden değiştirilmesi toplumsal devrim demektir. Bu büyük bir tarihi olaydır. Toplumların tarihinde sık sık gündeme gelmez. Üretim ilişkileri değişmeksizin bölüşüm ilişkilerine müdahale ise, yaratılan değelerin, biriken zenginliklerin, eldeki kaynakların farklı sınıflar arasındaki dağılımı ile ilgilidir. Yani üretim ilişkileri, onlara dayanan sınıf ilişkileri, üretim ilişkilerinin hukuksal ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkileri değişmez, ama üretilen toplumsal zenginliğin dağılımı şu veya bu oranda gerçekleşebilir. Bunu da belirleyen yine sınıf mücadelesidir, bu mücadelenigücü ve düzeyidir, sınıflar arası somut güç ilişkileridir. Diyelim ki devlet vergi topluyor, bir kaynak havuzu oluşturuyor, ulusal bütçe dediğimiz. Bu bütçede ağırlıklı pay sağlığa ya da eğitime mi ayrılacaktır, yoksa örneğin dış ticaret teşviği olarak, ya da batık bankaların kurtarılması için mi, yoksa ordu ve bürokrasinin modernizasyonu için mi kullanılacaktır? İşte bu bir böl&ul;şüm ve dolayısıyla zorlu bir sınıflar mücadelesi alanıdır.

Bu alana da iki türlü yaklaşabilirsiniz; reformcu ya da devrimci bir tarzda.

Kitlelerin bölüşüm ilişkilerine müdahalesi her zaman sınıflar mücadelesi üzerinden belirlenmiştir, buradan kendini gösterir. İşçi sınıfı ve emekçiler örgütlü bir biçimde hareket etmeyi ve direnmeyi başarabilirlerse eğer, böylece ekonomik ve sosyal haklarını genişletebilirler. Dolayısıyla devlet bütçesinde vergi olarak toplanan kaynaklardan kendileri lehine yapılan harcamalar da çoğalır.

Ama bu alan bölüşüm ilişkileri alanıdır henüz, bu bir reformlar alanıdır. Bu reformlara siz bir reformist gibi de yaklaşabilirsiniz; bu hak ve kazanımlarla tatmin olup, işte böyle biraz sosyal hakları gelişmiş, refah ölçüleri bir parça artmış bir toplum düzenine razı olursunuz, reformist olursunuz. Ya da bu hakları kazanma mücadelesini işçi sınıfı ve emekçileri düzenin kendisine, yani temellerine karşı, yani üretim ilişkileri, mülkiyet ilişkileri dediğimiz alana karşı harekete geçirmenin bir aracı haline getirirsiniz, bir devrimci gibi davranmış olursunuz. İşçiyi grev mücadelesi, gündelik hak alma mücadeleleri içinde eğitirsiniz, amacınız onu yarının devrim mücadelesine hazırlamaktır. Bu amacı asla gözden kaçırmazsınız, tersine, tüm gündelik mücadeleleri şaşmaz bir biçimde bu amaca bağlarsınız. Bunlar temelden, ilkesel plandan fklı iki ayrı tutumun ifadesidir.

Gerçek devrimci alternatif, stratejik planda devrimin kendisidir; güncel planda ise kitleleri devrimci mücadeleye kazanacak, devrimci mücadele içerisinde eğitecek ve devrimci mücadele içerisinde stratejik hedefe, yani devrime doğru ilerlemelerini kolaylaştıracak bir politik çizgi ve buna dayalı istemlerdir. Bu da taktik planda alındığında, bir reformlar alanıdır. Parti kuruluş kongremizde, özellikle de program sorunu çerçevesinde, bir kez daha genişçe tartışılmış bir sorundur bu. Kurulu düzenin temelleri yıkılmaksızın ve egemen sınıf devrilmeksizin elde edilebilecek her türlü kazanım özünde reform niteliğindedir. Sizin bunu zorlu devrimci mücadeleler içinde, devrimci bir tarzda elde etmeniz, bu gerçeği değiştirmez. Kurulu düzen ayakta iken elde edilen herşey özünde reformdur. Çünkü devrim, düzenin temelden aşılmasıd.

Ama reformu elde etmek için bile devrimci bir tarzda mücadele etmek zorundasınız. Bakınız Kürt hareketi devrimi hedefliyorken ve devrimci bir tarzda mücadele ediyorken bir dizi reformun önünü açıyordu. Düzen güçlerinin neredeyse yarısı Kürt sorununa siyasal çözüm istiyordu. Ne zaman ki Kürt hareketi devrim yolunu terketti, düzen cephesinden gelen bütün o “siyasal çözüm” istemleri de kayboldu gitti. Neden? Çünkü o zaman devrim vardı, devrim tehlikesi vardı.

Burjuvazi her zaman devrimi dizginlemek için reformu devreye sokar. Yani size güncel kazanımlar vaadederek temel hedeften ayırmaya, hiç değilse saflarınızı buradan bölmeye çalışır. Siz burada iki türlü davranabilirsiniz. Ya devrimci mücadelenin gücüyle size verilecek gibi görünen tavizleri de değerlendirerek, şaşmaz hedef olan devrimi daha da güçlendirmeye bakarsınız. Ya da bunların üstüne yatarak, bunlarla yetinme yoluna giderek, devrimi terkedersiniz; bu durumda bunları elde tutmanız bile olanaksızlaşır, ya da en azından egemen sınıfın insafına ve tercihine kalır.

Reform istemleri de iki türlü ileri sürülebilir dedim. Ya bunlar devrimci bir hedefe bağlı olarak formüle edilir, bu hedefe sıkı sıkıya bağlı kalan bir mücadelenin istemleri olarak ileri sürülür. O zaman gerçekten kitleleri düzene karşı güncel planda harekete geçirmekle kalmaz, o mücadele içerisinde kitleleri bu düzenin aşılması gerektiği bilincine hazırlar, yani onlara devrimci bir bilinç verir.

Ya da bu reformlar devrimci bir hedeften koparılarak, kendi içinde amaçlaştırılarak formüle edilir ve ileri sürülür. Düzeni yıkmayı kolaylaştıracak değil, tersine, onu reforme edecek, böylece işin aslında güçlendirecek bir tutumla hareket edilir. Sınırlı bir takım kazanımlarla siz işçi sınıfını, emekçileri düzenin yedeği haline getirirsiniz, böyle yaklaştığınız zaman. Lafta ne derlerse desinler, tüm reformistlerin yaptığı, yapmak istediği dosdoğru budur. Bu tutum işçilerin ve emekçilerin devrimci bilincini geliştirmek bir yana, tersine kötürümleştirir.

Biz bugünkü bunalım karşısında kitlelerin bütün acil istemlerini karşılayacak program maddelerine sahibiz. Ama biz bunların ele alınışında devrimci bir mantığa da sahibiz.

Biz, burjuvazi sınıf olarak ayaktayken, onun arkasındaki emperyalist düzen ayaktayken, onun devleti ayaktayken, bize destek verin, bir ulusal hükümet kuralım, devlet ve sınıf aynı yerde duruyorken biz bunları yine de uygularız diyenleri sahtekârlar takımı, bu düzenin gönüllü uşakları ilan ediyoruz. Bunu demek kitleleri aldatmaktır, kitlelere dosdoğru yalan söylemektir.

Biz kitlelere, birleştiğiniz ve örgütlendiğiniz ölçüde, bu birliğe ve örgütlülüğe dayanarak sermaye karşısında direniş gösterdiğiniz ölçüde, (ki bunu bugün somutta kapitalist bunalımın faturasını ödemeyi reddetme tutumu ve “bunalımın faturası kapitalistlere!” şiarı ile formüle ediyoruz), gerçekten bir takım haklar elde edebilirsiniz, diyoruz. Ve bu hak mücadelesi sizi güçlendirir, sizi bilinçlendirir, özgüveninizi çoğaltır, size örgütsel mevziler kazandırır, siz bunlara dayanarak daha ileri mücadeleler de verebilirsiniz, diyoruz.

(Devam edecek...)