19 Mayıs'01
Sayı: 09


  Kızıl Bayrak'tan
  Kölece dayatmalara uşakça minnettarlık
  Sözde işgüvencesi mecliste...
  Kamu emekçilerini tasfiyeyi hedefleyen sahte sendika yasası çıkıyor!
  Kamu emekçileri hareketi
  Zindan çatışmasındaki kilitlenmeyi aşma sorunu
  4. Ölüm Orucu ekibi direniş saflarında!
  Ölüm Orucu'nu destekleme eylemleri...
  Özelleştirme salıdırısına karşı mücadelenin sorunları
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/4
  Kölelik zincirlerini kıralım!
  Uluslararası hareket
  Sadık uşak Türkiye "Ulusal Füze Savunma Sistemi"ni destekliyor
  Hatice Yürekli yoldaş ölümsüzdür!
  "Kazanan biz olacağız, kazanan devrim davası olacak!"
  Faşizmin işkencehanelerinde devrim savunması
  Sincan hücrelerinde sistematik işkence!
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Ateş Saçan Yürekli yoldaşıma...

“Tereddütsüzce yürüdüğün bu kavgada
bir direnç çiçeği olup açtın...”


F. Çiğdem

“Aynı yalınlıkta ölmek isterim
Kırda bir çiçek gibi sakin, gösterişsiz
Mum yerine yıldızlar parlasın üstümde
Yeryüzü uzansın altımda sessiz
Ben aydınlık ve özgürlük delisiyim
Varsın hainleri gizlesinler soğuk bir taş altında
Dürüstçe yaşadım ben,
Karşılığında
Yüzüm doğan güneşe dönük öleceğim.”

Yaşanılan ne varsa yoldaş sıcaklığındaydı...
Paylaşılan ne varsa devrim sevdasıylaydı...
Ateş saçan yüreğinden yükselen direniş türküsü güneşe, Habip’e, Ümit’e kavuşabilmek için seslendiriliyordu...

Üç mevsimi devirdi direniş... Dile kolay üç mevsimi gezdi...

Büyük direnişinizin tarihi zulmün zindanlarında sonbaharın sararan yapraklarıyla merhaba dedi. 19 Aralık’ta tipiye ve yağan kara inat, ateş sıcaklığında içimizi ısıttı. Ardından o hep çok sevdiğin kır çiçeklerine göz kırptı. “Bizsiz olmaz bu bahar” dedirten direngenliğe selam durdu bütün gelincikler...

Seni yazabilmek satırlara kalemim yettiğince, anlatabilmek seni şiir sadeliğinde... Söylemek seni türkü sıcaklığında... Biliyorum zor iş bir tufanın seyrini tutabilmek. Dökebilmek kağıtlara ateşin rengini. Seni yazarken ellerim yanacak. Konuşurken senden, her söz bir yerde yetersiz kalacak.

Kış aylarının soğuk günlerinde bir görüş kabininde tanışmıştım seninle. Deneyimlerinin ışığında benim zayıf yanlarıma çok acımasızca vurmuştun. Çok geçmedi, kısa bir süre sonra deneyimlerini, yaşamını, çocuğunuz gibi sakındığınız, emek emek büyüttüğünüz partimizi senden senin yanıbaşında öğrenmeye başladım. Bu şekilsiz demir parçası, senin ve yoldaşların büyük özverisi ve sabrıyla şekilleniyordu.

Her yeni güne senin öğreticiliğinle, yoldaş sıcaklığıyla başlıyorduk. Yaşamın, anlatımların, sıcaklığın, şekillenmesi gereken demiri çekiç olup dövüyordu.

Cezaevinde yaptığımız ilk konuşmada beni eleştirmiş, bunun yanında da yeniden doğrulabilmem için güç vermiştin.

Devrimci olmaya başladığın ve günümüze kadar gelen yıllarını şöyle bir geriye dönüp değerlendirdiğinde; “Hayatımın son 10 yılı dolu dolu geçti. Devrim ve sosyalizmin tarihsel inancıyla dolu dolu 10 yıl işçi sınıfının, emekçilerin iktidarını kurmak için yola koyuluşumun 10 yılı... Bundan sonra ne kadar yaşarım bilmem. Fakat aynı sadelikte ve inançla son nefesimi vereceğim” diyordun.

Örgütlülüğünün ilk aylarında tutsak düşmüştün. Buca Cezaevi’nde kısa bir tutsaklıktan sonra mücadeleye daha ileriden katılmak için hiç vakit kaybetmedin. Aile evinden de bu yüzden ayrılmıştın. Emekçi bir ailenin çocuğuydun. Kendi ailenin yaşadığı ekonomik sıkıntılar canını sıkıyordu. Bir çıkış olmalıydı. Sadece kendi ailen adına değil, tüm işçi-emekçilerin kurtuluşu olmalıydı. Ailen ilk başta bu düşüncelere onay vermediği için ayrılmak zorunda kaldın. Ailenden bahsederken büyük bir gurur sarıyordu seni. Onları çok seviyordun. Sohbetlerimizde onlardan sıkça bahsediyordun. Her ne kadar uzun seneler ayrı kalsanız da paylaşımlarınız çok güzeldi. Senin devrimci duruşun, direngenliğin onlara büyük güç veriyordu.

Buca’dan çıktıktan sonra örgütlü mücadeleye İstanbul’da devam ettin. Tekstil fabrikasında işçi olarak çalıştın. Sendikal faaliyette, grevlerde, iş yavaşlatmalarda işçi arkadaşlarınla omuz omuza, öncü ve örgütlü bir işçi olma bilinciyle hareket ediyordun. 1995 yılında yine bir operasyonda tutsak düşmüştün. Bu sefer Bayrampaşa Cezaevi’ndeydin. Buradaki tutsaklığın da kısa sürdü. En son ‘98 yılının Aralık ayında son kez tutsak düşüyordun.

İlk örgütlenmeye başlayan insan nasıl heyecanlıysa, sende bu heyecan sürekli hissediliyordu. Yaşamının sonuna kadar da kavganın o kızgın alevinde ilk günkü gibi yanmaya devam ettin. Nazım Usta’nın “Aslolan hayattır” cümlesini sıkça vurguluyordun. “Aslolan hayattır. Aslolan iyiyi, kavganın sıcaklığını son nefese kadar taşımaktır. Hem de bir an bile tereddüt etmeden” diyordun. Mahkemede yaptığın siyasi savunmanda da sermaye sınıfına olan öfke, partili olmanın verdiği gurur kendisini çok net ortaya koyuyordu. Düzenin itirafçılık, ajanlaştırma politikasına karşı yaptığın savunma düşmanın suratına bir tokat gibi iniyor, ihanetin ve korkunun kaleleri birer birer yıkılıyordu.

Yaptığın işlerde korkunç sabırlıydın. Aceleciliğime çok kızardın. Yaptığın işleri son güne bırakmadan, sakin sakin, ayrıntıları gözden kaçırmadan bitirirdin. Günlük yaşamında oldukça titiz, düzenli ve disiplinliydin. “Günü planlamadan yaşayan birisi asla devrimci olamaz. Günü planlı yaşamayan, yarın o görkemli yapının planını nasıl yapabilir ki?” diyordun.

Sosyalizme inancın ve bağlılığın rengi nasıl kızılsa, yaşanılan paylaşımlar da bu tarzda, öyle yürekten ve sınırsızca, öyle sade ve katıksızdı. Sabahlara kadar seni rahat bırakmaz, kafama takılan en ufak soruyu sorardım. Havalandırma ve malta işgalinin olduğu günler seninle, yıldızları seyretmenin, hayaller kurmanın tadı ise bambaşkaydı.

Gün 26 Eylül’dü. Güneş 26 Eylül’e bir başka doğuyordu. Eli kanlı cellatlar Ulucanlar’ı kan gölüne çeviriyorlardı. Siyasi bayanlar koğuşunda barbarların “teslim olun” diyen iğrenç davetine karşı sesin yankılanıyor barikatın başında; “Siz devrimcilerin, komünistlerin teslim olduğunu nerde gördünüz. Asıl siz teslim olun!” sloganı zılgıtlarla yükseliyordu göğe. Sabahın dördünde başlayan bir direnişin senfonisi besteleniyordu. Notaları kanımızla yazılan, ON’larla halaya durulan bir direnişin ezgisi sarıyordu bütün şehri.

Barikatın ön saflarındasın... Tekstil fabrikasında yarını dokuyan proleter ellerin şimdi eli kanlı cellatlara karşı çelikten bir yumruk. Hülya “Buca’yı geçtik arkadaşlar, yoldaşlar” diyerek Buca’nın direniş saatini geçtiğimizi müjdeliyor. Direniş türküleriyle kutluyoruz bu müjdeyi ve doğan yeni günü böyle selamlıyoruz. Silah tarakalarının sesine inat, biz marş söylüyoruz. Seninle göz göze geldiğimde gülümseyen gözlerinle karşılaşıyorum.

Birbimize kenetlenme vakti geldiğinde, omuz omuzaydık. O an son kez olduğunu düşünüp sımsıkı sarıldım sana. Ne büyük mutluluktu. Az sonra eli kanlı cellatların kanımızı akıtacaklarını bilmek, duyduğum mutluluğu zerre kadar etkilemiyordu.

Hepimiz yaralı ve kan kaybediyorduk. Bu haldeyken işkenceler devam ediyor, taramalı silahların sesleri ise hiç durmuyordu. Gecenin geç saatlerinde hücrelere atılmıştık. Ulucanlar’da 26 Eylül’de başlayan direniş 26 gün boyunca hücrelerde devrimcilerin başeğmezliğiyle sürdü. Günler sonra ilk fırsatta yanına gelmiş ve sana bir kez daha sımsıkı sarılmıştım. İşte o an söylediğin “Sonuna kadar, zafere kadar götüreceğiz yoldaş, sana güveniyorum” deyişin hala kulaklarımda. Zorla hücrelerimize kapatılmıştık tekrardan. Söylediklerin kulaklarımda çınlıyor, seni görebilmenin mutluluğu ile bir çocuk gibi uçuyordum.

26 gün boyunca işkenceler sürdü. Erkek arkadaşları da kurşun yaraları olmasına rağmen hücrelere atmışlardı. Bütün işkencelere inat bizler tek bir şeyin acısıyla sarsılıyorduk. Habip’siz Ümit’siz, ON’larımızsız yola devam edecektik...

Açlık grevimizin talepleri kabul edilip de koğuşa geçtiğimizde bizim için zorlu bir süreç başlamıştı. Her şeyi yeni baştan, sıfırdan oluşturmak gerekiyordu. Eski haklarımızı yeniden kazanmalıydık. Bunun yanısıra sermaye sınıfının hücre saldırısı gündemdeydi. Yeni katliam hazırlıklarını barbarlar büyük bir pervasızlıkla seslendiriyorlardı. Bu yüzden öncesinde genelde konuşmadığımız bir konu olan şehitlik mertebesini katliamdan sonra konuşur olmuştuk. Geçmişe dönüp, Ümit yoldaşla partinin ilk şehidi olma konusundaki tartışmalarımızı, Ümit’in 27 yaş ısrarını hatırlıyorduk. Ve sen Ümit olmaktan, Habip olmaktan bahsediyordun. Yaşamları ve sergiledikleri direnişle partimizin özü ve özeti olan yoldaşlarımızın ilk ardılı, partinin ilk kadın şehidi olmaktan bahsediyordun. Ümit’in ısrarcı 27 yaş vurgusu kadar iddialı olmasa da, bunu sıkça vurguluyordun. Ve sen de s&oum;zünü tuttun.

Haziran aylarından bir gün havalandırmadan içeri bir başka mutlulukla, gülümsemeyle girdin. TKİP Programı ve Tüzüğü elindeydi. Gözlerindeki tufan görülmeye değerdi. Dakikalarca herkese sarılıp durdun. O anı resmetmeyi o kadar çok isterdim ki. İşte tam da o günlerde partiye ve sosyalizme sevdalı Ateş Saçan Yüreğimizi *, faşizmin hücre saldırısını, yaşamı hücreleştirmeye çalışılan milyonlarca işçi ve emekçi adına püskürtmede barikatın yine ön saflarında olma sevinci sarmıştı. Ölümüne direnilerek, hücre hücre erirken bedenler, saldırı püskürtülecekti. Güneşi büyük bir coşkuyla tilili çekerek selamlıyordun.

Alın bandı törenini anlatıyordun mektubunda. Kısa ve tok bir konuşmayla kendi alın bandını kendin takmıştın. Partinin bayrağına leke sürdürmeden, hep yukarıda taşıyacağını belirtiyordun. Sizleri eyleminizden vazgeçirmeye gelen birçok heyete kararlılığınızı, hücre saldırısının mutlaka püskürtüleceğini belirtiyordunuz.

Eli kanlı sermayenin faşist devleti 19 Aralık’ta bir kez daha kanlı yüzünü gösterdi. Katliam içeride ve dışarıda sürdürülürken, içeridekiler adına direnişin mekanı değişmişti sadece. Ölüm Orucu hücrelerde ve hastanelerde sürdürülüyordu artık. Sizin mekanınız da Numune Hastanesi’nin mahkum koğuşu olmuştu. Bilinçlerde direniş gücünden hiçbir şey yitirmeden sürüyordu. Devletin oyunları da, direnişi “bitirme” çabaları da nafile bir şekilde devam ediyordu. Adalet Bakanlığı’nın seni ve Hülya’yı Ölüm Orucu Direnişi’ni bırakmanız koşuluyla şartlı tahliye edeceği haberi iki müsteşar tarafından sizlere iletilmişti. Dudaklarınızda alaycı bir gülümsemeyle direnişiniz karşısında küçüldükçe küçülen barbarlara gereken yanıtı vermiştiniz. Devletin oynadı¤ı bu oyuna karşı, “Ölümüne direnecek, hücre saldırısını püskürtmede kendi üzerimize düşeni yapacağız, bedelse bedel, cansa can. Bu saldırı mutlaka püskürtülecek. Biz kazanacağız” diyordunuz.

Cellatlar kozlarını her zaman böyle açıktan oynamıyordu. Sen bütün oyunlara, alçalmalara inat, geriye düşenlere bakmadan kararlı adımlarınla yolunda ilerliyordun. Direnişe en ufak bir söz söyleyeni tereddütsüzce mahkum ediyordun. Son nefesine kadar bu tarihsel görevi yerine getirebilmenin mutluluğu içindeydin.

Bizler dışarıda kendi payımıza hücre saldırısını püskürtmede içeridekiler gibi olamadık. Bu yüzdendir ki, direnişin her yeni günüyle sizlerle ayrılık vakti biraz daha yaklaşıyordu.

Ölüm Orucu Direnişiniz üç mevsim geride bıraktı. Üç mevsimdir yaşam adına, yaşamak adına edilmeyen hemen hemen hiçbir cümle kalmadı. Sizlere direnişi bırakın, yaşamanız gerek diyorlardı. Yaşamak adına teslimiyeti adres gösteriyordu çürümüş ve kokuşmuş platformlar. Yaşamayı nefes almak olarak değerlendiren bu cesetlere sizler, “Sizin ölüm dediğiniz bizim zafere göz kırpışımızdır aslında” diyordunuz.

Duymak istemediğimiz ve bizi bir o kadar sarsan haberini hastane bahçesindeyken öğrendik. Güneşin yolunu adımlıyordun akşam saatlerinde. İçeriden direnişçilerin sloganlarını duyduk ilkin; “Hatice Yürekli ölümsüzdür!”, “Devrim şehitleri ölümsüzdür!” Şimdi öldü mü diyecektik sana? Yo hayır! Güneşe yürürken ardında birçok öğrenci, o görkemli yapının yoldaşlarını bırakarak gidene öldü denilebilir mi hiç? Annesinden ayrılan bir çocuk, evladından ayrılan bir ana, gözbebeği sarsılan bir yoldaşın olarak, ne kabul edebilirim, ne de anlatabilirim seni soranlara.

Bak herkes senin başeğmeden taşıdığın sevdayı konuşuyor şimdi. Bu sevdayla uğurlanmalıydın son yolculuğunda. Tek vasiyetindi Ümit’in yanına defnedilmek. Eğer olmazsa, nerede defnedilirsen edil, bir devrimci gibi uğurlanmak. Ve seni öyle uğurladık güneşe. O hep sevdiğin “görüş kabininde” türküsüyle selamladık seni.

Habip ve Ümit’in izinde gideceğim diyordun. Dediğini yaptın Ateş Saçan Yürek. Senin yüreğinden saçılan sosyalizmin o kızıl ateşi bizlere yol gösterecek. Nasıl kahroluyorsak Habip’siz ve Ümit’siz savaşacak olmamıza, bir de sensiz savaşmak acı veriyor. Toprakla buluşuyorsun şimdi ve yürüyorsun güneşin izinde. O hep dilinden düşürmediğin;

"Su bendini yıkar bir gün
gece gündüze çıkar
Yürü bildiğin yolda
Ölümden öte ne var" marşını söylüyorsun.

Tereddütsüzce yürüdüğün bu kavgada bir direnç çiçeği olup açtın ve o şimdi yeşeriyor. Senden sonra sevdalı bir savaş türküsü söyleniyor senin adına. Bu türküde sen ve senle daha da bilenen öfkemiz, daha da harlanan isyanımız yükseliyor güneşe, İŞİTİYOR MUSUN?

Artık seninle sabaha kadar süren sohbetlerimiz olmayacak. Omuzuna yaslanıp ağlayamayacağım. Yıldızları voltada izlerken söylediğimiz o güzelim ezgileri sensiz söyleyeceğim. Tekstil fabrikasında elleri nasır tutan yaşamını dinleyemeyeceğim. Fakat seni konuşacak yoldaşlar. Seni anlatacak işçi arkadaşların. Seni söyleyecek şimdi en güzel ezgi.

Sana elveda demedim, demeyeceğim. Yaşamının sadeliğinde ve kızıllığında karşılayacağız güzel günü. Devrim halayında omuz tutup Enternasyonal’i hep birlikte söyleyeceğiz. Faşizmin zindanlarında kan ve canla yazılan büyük görkemli direnişte,

“Kaç güneş sönerse
sönsün içimizde
Hep aydınlıkta yakalayacağız ölümü...
Ya şafak sökerken
Ya güneş yükselirken
Sizin sesinizi haykıracağız
Biz kazanacağız!
Biz kazanacağız!”

* Ateş Saçan Yürek, Ümit Altıntaş yoldaşın Ulucanlar’da beraber yatarken Hatice Yürekli yoldaşa taktığı isimdir. Hatice Yürekli bu isimle (Ateş S. Yürek biçiminde kısaltarak) Kızıl Bayrak’a yazılar yazmıştır...




Adı gibi yürekli Hatice yoldaş!..


“O gerçekten de Yürekli bir kızımızdır”! Bu sözü, Hücre Karşıtı Platform ve ailelerle, Ölüm Orucu’nda şehit düşenlerin ailelerinin evlerine ziyarete gittiğimizde, Hatice Yürekli’nin evinde bir tutsak babası (oğlu hapishaneden şartlı tahliyeyle çıkmıştı) söyledi. Gerçi herkes bir şeyler söylüyor, söylemeye de devam ediyorlar senin hakkında! Annen, kardeşlerin, yoldaşların ve dostların... Ama en vurucu sözü bir baba tok bir sesle söyledi, “o gerçekten de Yürekli bir kızımızdır”! Bizlere pek söz kalmamıştı doğrusu.

25 Nisan 2001’de seni son yolculuğuna uğurlamıştık. İstediğin gibi; marşlarla, sloganlarla ve sana yaraşır bir törenle... Mezarının başında seninle birlikte diğer Ölüm Orucu şehitlerini de andık törenin bitiminde. Ölüm Orucu’na dışarıdan katılan ve şehit düşen Erdoğan Güler’in son yolculuğuna hazırlanmak için kitleye duyuruda bulunduk. O’nu da ertesi gün Salihli’de uğurladık son yolculuğuna...

Hani denilir ya “gidenlerin ardından” anılır insan. Bir dost aynen şunları söylüyordu: “Hatice ‘89-90 yıllarında İHD İzmir Şube’de çalışıyordu. Kiramızı ödeyemiyorduk. Paramız yoktu ve kışın soba yakamıyorduk. Hatice o soğukta gelir, derneği açardı. Temizliğini, kayıtları, vb. işleri yapar, evine öyle giderdi. Yönetim kurulunun toplanamadığı, herkesin dağıldığı bir dönemde, o cefakar insan, hiç düşünmeden ve karşılığında hiçbir şey alamadan derneği açar, akşam olunca da kapatırdı.” Sen şehit düşmeden bir hafta önce söylenmişti bu sözler ve cenaze törenine katılma kararı alınmıştı.

Annen ise şöyle diyordu: “O çocukluğunda da korkusuzdu, diğer kardeşlerini peşinden sürüklerdi. Babası kardeşlerini yazları Kur’an kurslarına gönderirdi. Hatice ise onları alıkoyar, başka kitaplar okuturdu. Hapishaneye ilk düştüğünde bir sürü eşya ve erzak aldım, ziyaretine gittim. Başım önümde idi. Bir an önce verip uzun bir süre gitmemekti düşüncem. Oradaki görevli memur bana; ‘Başını öne eğme, o inandığı bir dava uğruna orada. Sen onunla gurur duymalısın, kaldır başını’ dedi. Ondan sonra sahip çıkmaya başladım kızıma.”

Benzer şeyleri kardeşleri söylüyordu.

Seninle sohbetlerimizde arada bir şunu söylerdin. Örgütlü mücadeleye gönüllülük temelinde katılınır. Ve herkesin yapabileceği şeyler vardır. Ama bunu hissetmek, anlamak, paylaşmak ve kollektif bir tarzda yürütebilmektir önemli olan... Bilemiyorum, belki de bu son cümlenin biraz eksikliğini yaşıyoruz, ama bu geçici bir durumdur. Ümit yoldaşın vurguladığı gibi, “artık uğruna ölmeye değer bir partimiz var.” Habip’lerin, Ümit’lerin belirttiği gibi, bir an olsun kavgadan geri durmamak...

Senin son yolculuğundan sonra, emperyalizmin uşak takımı Telekom’u efendilerine satıyorlar. Hem de 60 milyar dolarlık bir kuruluşu İMF’den gelecek 5-6 milyar dolarlık ek kredi karşılığında. Diğer taraftan hain sendika bürokratları sıfır sözleşmelere imza attılar. Bunların sonucunda işsiz sayısı daha da artacak, yoksulluk daha da büyüyecek. Ülkenin yeraltı ve yerüstü tüm zenginlikleri birer birer özelleştirme adı altında yerli ve yabancı tekellere peşkeş çekiliyor. Son olarak sahte sendika yasasıyla kamu emekçilerin mücadelesini boğmaya çalışıyor sermaye devleti.
Herşeyin alınıp satıldığı bir ülkede ve dünyada, bizlerin davasına ve onuruna dokunmaya güçleri yetmeyecektir. Yeter ki kavganın ateşini daha gür yakalım. Sen, Habip ve Ümit hep bizimle beraberdiniz. Sizleri daha da ileriye taşıyacağız.

İzmir’den bir yoldaşın


Kervan yürüyordu...


Toprak... Mayıs yağmurlarıyla
gebeyken yeni sabahlara
güller düşüyordu
ikişer üçer
bereketli ovalara
Anaların ahı duyuluyordu
dünyanın her yanında.
Ve kelepçeler çürüyordu
kızıl bantlı alınlarda...
Bulutlar gözyaşlarına duruyordu
kahırlı günlerde...
Kervan yürüyordu yine de...
Sağır sultanlar
yedi kat yerin dibinden
ha bire ürüyordu...
KERVAN YÜRÜYORDU...

Rahime Henden
9 Mayıs 2001





Devrim davası Onlar ve Onlar’ın izinden
yürüyenler tarafından sürdürülecek...


M.Dicle

Devrimci kimliği savunma ve ayakta tutmanın ağır bedeller gerektirdiği bir dönemden geçiyoruz. Asalak burjuvazinin çeteleşmiş devleti, emperyalist merkezlerin yol göstericiliğinde, devrimci örgütlenmeleri tasfiye etme planını kanlı bir şekilde hayata geçirme çabasındadır. Bu, kirli ve işçi-emekçileri kölelik batağında boğma planının önündeki en büyük engel, devrimci ve komünistlerdir. Bu konuda açık bir bilince sahip olan sermaye düzeni, tutsak devrimci ve komünistleri saldırının ilk hedefi olarak seçmiştir. Ancak bu plan, onlarca devrimcinin hayatı pahasına direnişle engellenmektedir.

Devrim davasına bağlılığın en destansı örneklerini veren devrimci tutsaklar, ölümün üzerine yürümekte tereddüt etmemektedirler. Başından beri bu yürüyüşte yeralan Hatice yoldaş, Ümit ve Habip yoldaşların yolundan ilerleyerek ölümsüzler kervanına katıldı. Örgüt ve parti yaşamında, düşman karşısındaki tavizsiz tutumunda olduğu gibi, yaşamının son direnişinde de parti, devrim ve sosyalizme sonuna kadar bağlı olduğunu gösterdi. Ancak bu son direniş, herhangi bir direniş değildir. Bu direniş yeni başlangıçlara esin kaynağı olan, güç katan, fiziki anlamda bir kayıp olmakla beraber, aynı zamanda partiyi ve devrim davasını güçlendiren bir direniştir. Ve yaşamın çizgisini bütünleyen bir özelliğe de sahiptir.

Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya uğruna yaşamlarını ortaya koymayı bu ideali savunmak kadar doğal sayan devrimcilerin, kuşkusuz övülmeye ihtiyaçları yoktur. Zira yaşamları ortadadır. Bu yaşamlardan süzülecek güçlü yönlerin, mücadeleyi sürdüren kuşaklara aktarılmasıdır önemli olan.
Bu açıdan Hatice yoldaşla beraber çalıştığımız dönemde dikkatimizi çeken ve örnek alınması gereken (yaşamı ve mücadelesiyle ortada olan diğer güçlü yönlerinin yanısıra) bir yönü vardı. Bu da çalışma için en küçük bir olanağın bile değerlendirilmesi yönünde gösterdiği çaba ve ısrardır. Bu olanağın partiye sunulması için sabırla, yorulmadan zaman ve emek harcamasıdır. Parti kuruluş kongresinde dile getirilen, “Partiye bir iğne ucu kadar katkı sunacak bir imkan varsa, bu imkan değerlendirilmelidir” tespitine denk düşen bir ısrardı bu. Bu ısrarı, ancak yaşamlarının merkezine devrim ve sosyalizmi yerleştirenler gösterebilir.

Bir toplantı arasında bir ozanın “Bir insan değiştirdiği adresler kadar yaşar” dizesinden bahsettiğimde, gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı. O zaman ben çok yaşamışım dedi. Anladım ki, bir devrimci olarak çok adres değiştirmiş.

Sömürü ve zorbalığın sembolü olan burjuvazinin, bu azınlık saltanatını sürdürmek için hiçbir vahşetten kaçınmayacağını biliriz. Ve bu zorbalığın ilk hedefinin devrimciler ve komünistler olduğunu da biliriz. Buna rağmen, bir devrimcinin, bir yoldaşımızın fiziki olarak aramızdan ayrılışını kolayından kabullenemeyiz. Bu durum, belki cephelerin şimdiki eşitsizliğinden kaynaklanmaktadır. Aramızdan ayrılanların ise, son nefeslerini verirken, tüm yaşama tutkularına rağmen rahat olmaları, son nefesin bile (olması gerektiği gibi) idealler uğruna veriliyor olmasından olsa gerek. Ya da Lyon barikatlarında son nefesini vermek üzere olan dokumacı Bouvri’nin arkadaşı Stock’a dediği gibi;

“Sil gözünün yaşlarını delikanlı, ben henüz yaşıyorum. Ölsem de arkamdan zırlama, yerime geç. Hepimiz ölümlüyüz ama iş orada değil. Mesele insanın niçin öldüğünde. Ben kendi yirmibeş yılımı, bir tok fabrikatör domuzun altmış yılına vermezdim. Hem döşekteki ölümün nesi daha iyi barikattaki ölümden...” (Ateşi Çalmak, C:1, s.508)

Dünyanın bütün barikatlarında düşenlerin önünde saygıyla eğiliyorum.




TKİP kurucu üyesi/ÖO şehidi Hatice Yürekli’ye...

“Son ana kadar parti bayrağına ve devrimci ideallerine
sımsıkı sarıldın...”


Merhaba Hatice yoldaş!

Seninle son ayrılışımızda ikimizin de elinde ağırlığımızdan daha ağır valizlerimiz vardı. Birbirimize uzak mesafeden gözlerimizle hoşçakal dedik. Ve bir süre sonra tutsak düştüğün haberi geldi. Düşmana karşı diğer yoldaşlarla birlikte direnmiştiniz...

Birlikte kısa bir süre aynı tekstil fabrikasında çalıştık, sonra birden ortadan kayboldun. Uzun bir süre senden haber alamadım. Kötü haberi gazetelerden öğrendim. Tutsak düştüğün haberi ve diğer yoldaşlarla fotoğrafların vardı gazete sayfalarında. Beni partiye kazanmada Habip yoldaşın ve senin emeğin vardır. Ve kimbilir kaç fabrikada yeni yoldaşlar kazandırdın partiye.

Hatice yoldaş, ölümü kucaklamada soyadın kadar “Yürekli” oldun. Son ana kadar parti bayrağına ve devrimci ideallerine sımsıkı sarıldın. Bizler, diğer yoldaşlarla birlikte emanetinize en iyi biçimde ve sonuna kadar sahip çıkacağız.

Habip ve Ümit yoldaşları uğurladığımızda, yazarken çok zorlanmıştım. İnsanın içindeki acıyı, kini, öfkeyi yaşadığı kadarıyla aktarması zor oluyor, hele bir de sözkonusu olan yoldaşlarıysa...

Bu devlet en acımasız bir şekilde kalleşçe ve kahpece katlediyor. Türkiye’de yoksulluk çeken milyonlar hiç mi hiç umurunda değil. Sisteme muhalefet eden kim varsa yok etmek için saldırıyor. Tabii ki en başta devrimcileri ve komünistleri ezmeyi ve yoketmeyi amaçlıyor. Ancak hiçbir saldırı bizleri sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya yaratmak için yürüttüğümüz mücadeleden vazgeçiremeyecektir.

Yoldaş, seni yağmurla birlikte uğurladık, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur ölümsüzlüğünü duyurdu. Birden gözümün önünde canlandın; “benden buraya kadar” diyordun, “yaşatacaklarımızla beraber” diyordun...

Aylarca direndin, direniyorlar, burjuvazi bile şaşırıyor bu işe. Katletme operasyonlarının hiçbiri bir sonuç vermedi. Hergün bir yenisi eklendi. Ellerinden gelse herkesi yok edecekler. Ama bunun faturasını da iyi biliyorlar. Yıllardır devrim yolunda bedel ödeyen yiğit devrimcilerin bir gün gelip işçi sınıfının önderliğinde bu faturayı burjuvaziye ödeteceğinden zerre kadar kuşkum yoktur. Bizler yarınları işçilerle birlikte kucaklayacağız “Yürekli yoldaşım”.

Şu an birçok direnişçi yoldaşımız ve siper yoldaşının bilinci kapalı, devlet zorla müdahaleye devam ediyor. Sakat bırakmaya devam ediyor.

Dışarıda Ölüm Orucu direnişine destek veren ailelerin eylemlerine müdahale ediliyor, evleri zorla basılıp direnişçiler hastahanelere kaldırılıyor. Başaramayacaklar, bedenleri hücrelere kapatmakla, ikiyüzlülükle, baskıyla, yalan ve demagojiyle mücadele tarihimizi unutturamayacaklar.

Partimizin kurucularından Hatice Yürekli yoldaş ve diğer yoldaşların bize devrettiği davaya bağlılığım sonsuz olacak. Sizlerden devraldığım bayrağı leke sürdürmeden taşıyacağım.

Tekstil işçisi yoldaşın


Heyula

Ülkemin gecelerinde
Bir heyula dolaşıyordu
Karanlığın deliksiz şafağında
Gün, doğmanın telaşında
Ve korkusunda...
Sıyırdı güvercin desenli pelerini
Heyula
Döndü yüzünü Ay’a uluyarak
Değişim için
Yılan yanını.
Ay’ın haberi yoktu
Meşguldu kayan yıldızlarla
Güneş ve şafak geç kalmıştı
sabaha.
Heyula ateş ağızlı bir devdi
Özgür ölüleri yakan bir alevdi
Anaların kızıl top yürekleri çığlıklardaydı
İpnotizma devrede, tanrılar uykulardaydı.

E. Yılmaz/ Aralık ‘00