19 Mayıs'01
Sayı: 09


  Kızıl Bayrak'tan
  Kölece dayatmalara uşakça minnettarlık
  Sözde işgüvencesi mecliste...
  Kamu emekçilerini tasfiyeyi hedefleyen sahte sendika yasası çıkıyor!
  Kamu emekçileri hareketi
  Zindan çatışmasındaki kilitlenmeyi aşma sorunu
  4. Ölüm Orucu ekibi direniş saflarında!
  Ölüm Orucu'nu destekleme eylemleri...
  Özelleştirme salıdırısına karşı mücadelenin sorunları
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/4
  Kölelik zincirlerini kıralım!
  Uluslararası hareket
  Sadık uşak Türkiye "Ulusal Füze Savunma Sistemi"ni destekliyor
  Hatice Yürekli yoldaş ölümsüzdür!
  "Kazanan biz olacağız, kazanan devrim davası olacak!"
  Faşizmin işkencehanelerinde devrim savunması
  Sincan hücrelerinde sistematik işkence!
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Zindan çatışmasındaki kilitlenmeyi aşma sorunu


Y. Maden

Büyük zindan direnişi 200’lü günlere girmiş bulunuyor. Şimdiden tarihe malolan bu direniş, onlarca devrimcinin hayatı, onlarcasının sakat kalması pahasına bugünlere getirilmiştir. İlerleyen günlerde onlarca direnişçi de aynı yolu izleyecektir. Hastanelerde, F tiplerinde direnenler, bunun böyle olacağını büyük bir inanç ve kararlılıkla ifade etmektedirler.

Direnişin başlangıcında, zaferin uzun ve zorlu bir yolun ürünü olarak elde edilebileceği konusunda, direnişçiler başta olmak üzere, devrimcilerde net bir bilinç açıklığı mevcuttu. Ama direnişin böylesine uzun ve çetin bir süreç izleyeceği tahmin edilemiyordu.

Direniş tüm zorlu koşullara karşın büyük bir fedakarlıklarla sürdürüldü. Direnişçi tutsaklar verdikleri sözün arkasında durdular. Direniş cephesi arkasındaki güçlere, kaybettiği mevzilere bir an olsun takılmadan, tereddütsüzce yoluna devam etti. Direniş mekanındaki değişiklikler, örülen yalıtılmışlık duvarları ve faşist ablukaya rağmen zorlu yürüyüş kararlılıkla sürüyor.

Kilitlenmenin ortaya çıkış seyri

Bu mücadelede iki karşıt cephe, mevcut güç ve olanaklarını en etkili darbeyi vuracak biçimde harekete geçirmeye çalışıyor, cephe önünü ve arkasını güçlendirmek için sistemli ve sürekli bir çaba ortaya konuluyordu. Katliam öncesi ve sonrası süreç, karşılıklı taktik manevralarla, sürecin seyrini kendi lehine çevirme çabasıyla şekillendi.

Direniş cephesi maddi güçler dengesi açısından düşmanla karşılaştırılamayacak bir zayıflığa sahipti. Tam da bu nedenle, devletin saldırılarına direnirken, kendi güçlerini yetkinleştirmek, cephe gerisini güçlendirmek ve taktik açıklık içinde olmak durumundaydı.

Katliama varan süreç bu açıdan gözler önündedir. Sermaye devleti taktik ve saldırı kapasitesi açısından üstünlüğünü hedeflerine uygun biçimde kullanmış, direniş cephesi ise bunu karşılayacak güçte bir taktik tutum ortaya koyamamış, devlet karşısında mevzilerini güçlendirememiş, manevralarını boşa çıkaramamıştır. Bu sayede devlet hem katliam ön sürecinde hem de sonrasında direniş cephesini bölmüş, mevzilerini aşmış, cephe gerisini dağıtmıştır. Ama tüm bunlara karşın zaferi kazanamamıştır. Karşısında artık sadece elleri-kolları bağlanmış direnişçiler vardır. Ama sahip oldukları irade ve inanç o kadar güçlüdür ki, düzen cephesi sahip olduğu tüm üstünlüğe karşın direnişi kıramamıştır.

Direnişçiler sonuna kadar direnmeye kararlıydılar. Direnişin kaybettiği mevzilerin geri alınmasının, cephe gerisinin güçlendirilmesinin sergilenecek yiğitliğe bağlı olduğunun ve bunun da büyük bedeller gerektirdiğinin bilincindeydiler. Ölümsüzleşen bedenlerle cephe gerisinden ses gelecek, düşmanın oyunları boşa çıkarılacaktı.

Ve birbiri ardına düşen şehitlerle, direniş cephesi kaybettiği mevzileri koparıp almaya başladı. Ölümüne kararlılık, tüm potansiyel güçleri yeniden saflaşmaya ve tutum almaya zorladı. Ne var ki bu düşman karşısında bir güce dönüştürülemedi. Böylece, böylesine kapsamlı ve zorlu çatışmada şu tablo ortaya çıktı: Artık ne devlet direnişi bitirebilmekte, ne de direniş cephesi devlete diz çöktürecek bir gücü ortaya çıkarabilmektedir. Zindan mücadelesinin geldiği bu kritik evre bir kilitlenme durumunu ifade etmektedir. Kilitlenmenin ne yönde aşılacağı, tarafların taktik manevra kabiliyetine ve bunun ortaya çıkaracağı yeni güçlere bağlı olacaktır.

Sermaye devletinin kilitlenmeyi
kendi lehine aşma planı

Sermaye devleti kilitlenme durumunu kendi lehine aşmak için, öncelikle direnişçi tutsakların taleplerini ve iradesini hiçe saymakta, F tiplerinde tecriti meşrulaştıracak bir takım manevraları yaşama geçirmektedir. Böylece direnişin meşruluğunu gölgelemeye, kendisine yönelecek tepkilerin önünü baştan almaya çalışmaktadır. Ama bu adımlar hedefine ulaşamamıştır. Direnişin meşruluğunu gölgeleyememiş, tecriti meşrulaştıramamış ve mevcut duyarlılığın yönünü saptıramamıştır. Bununla birlikte, direnişi sahiplenmenin devlet üzerinde basınç kuracak bir güç olarak kendisini ifade etmemesi nedeniyle, bu manevralar direnişçi tutsakların iradesini zayıflatmak için kullanılmaktadır. Bunda ne kadar başarılı olduğu ise ortadadır.

Sermaye devleti şimdi tüm güç ve olanaklarını direnişçi tutsakların iradelerini kırmak için yoğunlaştırmıştır. Ölümler ve sakat bırakma pahasına direnişçi tutsaklar sistematik işkenceden geçirilmektedir.

Tutsakların ölümleri karşısında devletin takındığı kayıtsızlık ile ölümlere rağmen toplumsal duyarlılığın henüz kendisini tam ortaya koyamaması, tutsakların direnicini kırmak için kullanılmaktadır. Zorla müdahalelerle, günlük terapi işkenceleriyle, ailelerin bu yönlü kullanılmaya çalışılmasıyla, direnişçiler üzerinde tam bir abluka yaratılmıştır. Böyle bir abluka karşısında direnişçiler geçmiştekini kat kat aşan bir güç ve irade sergilemek, düşmanın bu oyunlarını iradelerine dayanarak çökertmek durumundadırlar. 200’lü günleri aşan direniş, doğallığında fiziki çöküşle beraber zihinsel zayıflıklara yolaçmıştır. Bunun kendisi, direnişçi tutsakların nasıl da korkunç bir direniş ruhu ve inançla hareket ettiklerinin somut kanıtıdır.

Elbette bu koşullarda dökülmeler olacaktır ve bu bir yerde doğaldır. Burada önemli olan, direnişin direnişçi tutsakların büyük kitlesince sürdürülüyor olmasıdır.

Şunu da belirtelim ki, çoğu faşist devletin kirli yalanlarından öteye gidemeyen dökülmeler de direnişçilerin iradelerini kırmak için önemli bir malzeme olarak kullanılmaktadır.

Devletin direnişi kırmaya dönük bu çabalarının dışarıya dönük yanı ise, toplumsal duyarlılığı kırmak, direnişe dönük sempatiyi yoketmektir. Bunun için, direnişçilerin birçoğunun direnişten vazgeçtiği biçiminde kirli ve çoğu yalana dayalı bir propaganda yürütmektedir.

Sermaye devletinin kilitlenmeyi kendi lehine aşma yönünde yaptıkları bundan ibarettir. Bunun dışında da yapabileceği fazla bir şey yoktur. Direniş her türlü manevra ve oyuna karşın bitirilememiştir ve bitirilemeyecektir.

Kilitlenme devrimci yönde
nasıl aşılabilir?

Direniş cephesinden mevcut kilitlenmenin aşılması, esasta toplumsal güçlerin eylemli bir tarzda bu sürece dahil edilebilmesinden geçmektedir. Direniş cephesinin devleti dize getirecek gücü ortaya çıkarması, cephe gerisinde duran ya da yüzünü cepheye çevirmiş kitlelerin bizzat cephe önüne taşınması ile mümkündür.

Ödenen tüm bedellere karşın bu güç ortaya çıkarılamamıştır. Devletin kayıtsızlığı ve hücre saldırısındaki ısrarı sınırlı protestolara konu edilmekte, ölümsüzleşen tutsaklar katliamcı devletin lanetlendiği kitlesel protestolarla değil, yalıtılmış mezarlarda yapılan anma törenleriyle uğurlanabilmektedir. Bunun dışında işçi ve emekçilerin merkezi eylemlerinde direnişçilerin sesi alanlara taşınmaktadır. Direniş cephesindeki mevcut güçler ve bu güçler üzerinden ortaya konulan etkinliğin düzeyi bu kadardır. Bu haliyle de mevcut kilitlenme aşılamamakta, bedeller ağırlaşmaktadır.

O halde, kilitlenmeyi aşma yönünde, direniş cephesinden çıkarılacak toplumsal güçler nasıl anlaşılmalıdır? Genel çerçevede bakıldığında, bu güçlerin işçi ve emekçi kitleler olduğu açıktır. Eğer hücre saldırısı genel bir saldırı, işçi ve emekçileri boyun eğdirmenin bir aracı olarak devreye sokuluyorsa, direniş cephesinin de böylesine bir toplumsal zemine oturtulması temel bir zorunluluktur. Ancak işçi ve emekçi hareketinin yaşadığı zayıflık tablosu bunun öyle kısa vadede çözülemeyeceğini ortaya koymaktadır. Ki direniş tam da işçi ve emekçi kitlelerin yaşadığı bu zayıflık tablosu nedeniyle zorunlu olarak başlatılmış, devrimci tutsaklar bedenlerini öne sürmek zorunda kalmışlardır. Ama direniş işçi ve emekçi kitlelerden umut kesmenin bir ürünü olarak değil, direnişin sarsıı etkisiyle onu direnişin bir parçası haline getirmek için başlatılmıştır.

Kilitlenmeyi aşacak toplumsal güçler

Direniş, saldırıya karşı bizzat muhataplarınca verilmiş bir yanıt olduğu gibi, o ana kadar hücre karşıtı eksende şekilenmeye başlayan muhalefetin önünü açmak, daha geniş güçleri, esasta işçi ve emekçi kitleleri sürecin bir parçası haline getirerek saldırı karşısında güçlü bir toplumsal muhalefeti ortaya çıkarmak amacıyla başlatıldı. Nitekim, katliam öncesi süreçte anlamlı başarılar elde edildi. Önemli bir hücre karşıtı duyarlılık, kitlesel ve eylemli bir destek kazanıldı ve bir taraflaşmayı zorladı. Devlet karşısında önemli bir güç ortaya çıkardı.

Ama ortaya çıkarılan bu güç esasta küçük-burjuva bir karaktere sahipti. Direnişin yarattığı ilk etkiyle harekete geçirilebilmişti, ama bu sınıfsal köken beraberinde hücre saldırısının stratejik anlamına uygun bir karşı güç olma niteliğine sahip değildi. Hücre saldırısını püskürtecek, direnişi zaferle taçlandıracak güçler, esasta tüm bu güç ve olanaklar tablosuna dayanarak işçi ve emekçileri yaratılan kutuplaşmada bir taraf haline getirerek elde edilebilirdi. Ancak hem işçi ve emekçi hareketinin yaşadığı zayıflık tablosu, hem de devrimci örgütlülüklerin direnişin yarattığı birikimi işçi ve emekçi kitlelere doğru derinleştirme çaba, kapasite ve yetenekten yoksun olmaları nedeniyle bu başarılamadı.

Katliam, hemen öncesiyle ve sonrasıyla bu küçük-burjuva karakterli hücre karşıtı toplumsal güçlerin tutarsızlığını, yalpalayan konumunu ortaya serdi. Direniş, katliam öncesindeki bu destek güçlerini kaybetmiş oldu.

Bugün ölümlerin peşpeşe gelmesi üzerine yine en duyarlı ve sınırlı etkinliklerin katılımcısı küçük-burjuva karakterde aynı toplumsal güçlerdir. Ancak katliam öncesinde ortaya koydukları gücün çok gerisinde bir destek sunmaktadırlar.

İşçi ve emekçiler de direnişe dönük oldukça anlamlı bir duyarlılık ve ilgi göstermektedirler. 1 Mayıs’ta işçi ve emekçi kitleler şahsında görülen hücre karşıtı duyarlılık bunun en çarpıcı göstergesidir. Ama tüm bu duyarlılık ve ilgiye rağmen, işçi ve emekçi kitleler henüz direniş cephesinin dışındadırlar. Daha çok izlemekle yetinmektedirler.

Direniş cephesine toplumsal planda verilen destek, gösterilen ilgi ve duyarlılık üzerinden buraya kadar söylediklerimizi genellersek şu sonuca varırız: Bugün direnişe dönük destek katliam öncesi dönemin oldukça gerisindedir, fakat ilgi ve duyarlılık katliam öncesi düzeyin çok çok ilerisindedir. Bu hem bu ilginin ve duyarlılığın düzeyi, hem de kapsamı açısından böyledir. Demek ki, eğer kilitlenme devrimci yönde aşılacaksa, öncelikle bu olanaklar tablosunu değerlendirmek ve direniş cephesine katmak gerekmektedir.

Kilitlenmeyi aşacak sınıfsal
güç ve dinamikler

Mevcut güç ve olanaklar tablosunu direniş lehine değerlendirmek, öncelikle ilgi ve duyarlılığa eylemli bir kanal açmaktan geçmektedir. Gerek direnişe destek amaçlı etkinlikler, gerekse işçi ve emekçilerin merkezi eylemlerinde görülmektedir ki, böyle bir kanal açıldığında önemli güçler direnişe destek ekseninde alanlara çıkabilmektedirler. Özellikle küçük-burjuva dinamikler böylesi eylemlere katılabilmektedirler. Sadece bu güçlerin harekete geçirilmesi bile, suskunluk ve belirsizlik tablosunu bir nebze kırmanın yolunu açacaktır.

Ama bunun için, hedefine hücre saldırısını ve sermaye devletini koymuş bir eylem programı gereklidir. Bu açıdan son günlerde yapılan Beyazıt eylemi oldukça anlamlı bir tablo sunmuştur. Yeterli bir ön hazırlık çalışması yapılmamasına karşın bine yakın kişinin devlet saldırısına açık böyle bir eyleme katılması önemlidir. Yine bazı sendika, kitle örgütü ve devrimci örgütlülüklerin ortak olarak düzenleyecekleri Ankara yürüyüşü bu açıdan mevcut tabloyu biraz olsun değiştirecek bir niteliğe sahiptir. Bu cepheden eylemliliklerin sürdürülmesi duyarlılığa bir kanal açacak, açılan bu kanaldan direniş sürdükçe yeni güçler ilerleyecektir.

Şu bir gerçektir ki, sermaye devleti bu tür eylemliliklere, özellikle liberal sol güçleri sindirmek için kesintisiz bir zor uygulayacaktır. Nitekim geçmişte bunda önemli başarılar kazanmıştır. Bu saldırıyı püskürtecek olanlarsa devrimci güçlerdir. Bugüne kadar devrimci güçler adına içerdeki direnişin anlamına ve ruhuna uygun direnişçi bir çizgi yeterince izlenememiştir. Halbuki devlet terörünün azgınca yürütüldüğü böylesi dönemlerde, dar bir kitleyle de olsa sokaklara çıkma iradesinin gösterilmesi, geride duran kitlelere de güç ve güven verecek, yasakların ve faşist ablukanın parçalanmasının yolu açılacaktır. Dolayısıyla kitlelerdeki mevcut duyarlılığın direniş cephesine taze güçler olarak taşınabilmesi, ablukayı önden yaracak güçlerin direngenliğine bağlıolacaktır.

Sorunlar, olanaklar ve görevler

Bugün devrimci direngenlik ve eldeki güçler üzerinden yapılacak eylemliliklerle harekete geçirilecek toplumsal güçler ağırlıkla küçük-burjuva karakterli yığınlar olacaktır. Çünkü işçi ve emekçi kitleler tüm ilgi ve duyarlılıklarına karşın, direnişin başlangıcında sahip oldukları zayıflıkları henüz aşabilmiş değildirler. Ancak, düzenin yaşadığı kriz ve ağırlaşan faturasının yarattığı önemli mücadele arayışına ve birikimine sahiptirler. Yanısıra devrimci tutsakların direnişçi tutumlarından etkilenmektedirler. Tüm bu olumluluklara karşın, işçi ve emekçiler sendika bürokrasisinin ihanetini aşamamakta, mücadele alanlarına çıkamamaktadırlar. İşçi ve emekçi hareketinin yaşadığı mevcut tablo genel hatlarıyla budur. Öyleyse, işçi ve emekçi kitleler hücre saldırısına karşı toplumal bir güç olarak nasıl harekete geçirilebilirler?

Bu sorunun birbirine sıkı sıkıya bağlı iki yanı mevcuttur. Birincisi, sermayenin sınıfa dönük saldırılarına karşı bir direniş cephesinin örülmesi; ikincisi ise bu direniş cephesinin hücre saldırısını da içerecek bir biçimde genişletilmesidir. Böyle bir direniş cephesinin örülebilmesi için öncelikle yapılması gereken, ilerici-devrimci işçi ve emekçiler ile sendikacıların, güncel ve acil istemleri temeli üzerinde sermayenin sınıfa dönük saldırıları ile hücre saldırısına karşı güçlerini birleştirebilmesidir. Hem sendika bürokrasisinin ihanetini parçalamak, hem sermayenin saldırılarına karşı sınıfın ve emekçilerin birleşik mücadelesini örgütlemek ve hem de zindan direnişe dönük duyarlılığın toplumsal bir güce dönüştürülmesi buradan geçmektedir. Bu hem sınıfın ve emekçilerin birleşik mücadele ihtiyaını karşılayacak, hem de zindanlarda kilitlenen mücadelenin devrimci yönde aşılması için gereken güçleri ortaya çıkaracaktır.

Bu açıdan Ulucanlar katliamı sonrasında ilerici sendikacı ve emekçilerce oluşturulan İEP deneyimi irdelenmek durumundadır. Taşıdığı tüm zayıflıklara, bu zayıflıkların ürünü olarak yaşadığı tıkanmaya karşın, İEP deneyimi bu anlamda tüm ilerici-devrimci sınıf güçleri tarafından irdelenmeli, onun zayıflıklarını aşan, sosyal yıkım ve hücre karşıtı öfkeyi aynı kanalda birleştiren bir tutum geliştirilebilmelidir. Üzerinde özel bir biçimde durmayı gerektiren bu konu, bu yazının kapsamını aşmaktadır. Bu nedenle değinmekle yetiniyoruz.

Direnişin tayin edici rolü

Kilitlenmenin devrimci yönde aşılması için dışarıda yapılacaklar, büyük bir görev ve sorumluluk alanı olarak tüm devrimci güçlerin önünde durmaktadır. Bununla birlikte, tüm bu pratik çaba zindanlar cephesinde atılacak adımlarla tamamlanmak durumundadır. Sermaye devletinin direnişi zayıflatmak ve dışarıda oluşan ilgi ve sempatiyi dağıtmak için yukarıda ortaya koyduğumuz saldırıların boşa çıkarılması zorunludur.

Bu, bugüne kadar destansı bir direnişi yazan devrimci tutsaklar cephesinden, devletin direnişi ve direnişin etkisini zayıflatmaya dönük attığı adımları boşa çıkaracak nitelikte olmalıdır. Yani bir kez daha dışarının tutumunu, içerisi belirleyecektir. Bu açıdan, direnişçi tutsakların 4. Ö.O ekibi çıkarması önemli bir adımdır. Sermaye devletinin direnişin zayıfladığı, tutsakların parça parça direnişi bıraktığı biçimindeki demagojik propagandası bu adımla parçalanacaktır.

Direnişin güçlendirilmesi için bir başka adım, direnişin taleplerinin işçi ve emekçilerin yakıcı talepleriyle birleştirilmesidir. Sermaye devleti, direnişin siyasal taleplere sahip olmasını onun dışa dönük etkisini kırabilmenin bir aracı olarak kullanmaktadır. Bunun temel nedeni, sözkonusu talepler üzerinden etkili bir propaganda yapılamamasıdır. Devletin bu çabalarını boşa çıkarabilmek, direnişin taleplerinin zindan sorunuyla sınırlandırılması ile değil, direnişin siyasal taleplerinin etkin bir propagandaya konu edilmesiyle mümkün olur.

Gün direnişi sokaklara, alanlara,
fabrikalara taşıma günüdür!

Devrimci tutsakların şehitler ve sakatlıklar pahasına direnişi zafere kadar taşıyacaklarına kuşkumuz yoktur. 200’lü günleri aşan direniş bunu yeterli açıklıkta göstermiştir. Gün, direnişe omuz verme, gerçek anlamıyla direniş ruhunu alanlara, sokaklara, fabrikalara taşıma günüdür. Bu bilinçle direnişi büyütüp, sermaye devletine diz çöktürelim.




Adana’da Ölüm Orucu direnişiyle dayanışma eylemleri


Adana İHD Cezaevi Komisyonu’nun F tipi hücrelere karşı gerçekleştirdiği oturma eylemi 11 Mayıs’ta 100 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. İHD şube başkanı Şehmuz Kaya’nın sürece ilişkin konuşmasının ardından oturma eylemi gerçekleştirildi. Eylem esnasında "Devrimci tutsaklar onurumuzdur!", "İçerde, dışarda hücreleri parçala!", "Yaşasın Ölüm Orucu direnişimiz!", "Anaların öfkesi katilleri boğacak!" sloganları atıldı. Eyleme Genel-İş 2 ve 6 No’lu Şube, Emekli-Sen, BTS, Haber-Sen, Halkevi, TUYAB, Dayanışma-Der, Tuhayder katıldılar.

Eylemden bir kaç gün önce yapılan toplantıya yaklaşık 18 kurum temsilcisi katıldı. Toplantıda EMEP’li ve ÖDP’li reformistler Ölüm Orucu direnişini sonuçları üzerinden değerlendirip, tutsak yakınlarının yaptıkları eylemlerin marjinal kaldığını, kitleselleşmenin bu tarz eylemlerle başarılamayacağını ileri sürdüler. Bunu, TÜSİAD ve Avrupa Parlementosu’nun konuya yönelik açıklamalarının daha etkili olduğu vb. saçmalıklarla birleştirerek bir tartışma ortamı yarattılar. Reformistlere Pir Sultan Abdal Derneği de destek verdi. Reformistler, atılan sloganlarla ölümün kutsallaştırıldığını, bunun da eylemleri darlaştırdığını ileri sürmekten de geri durmadılar.

Hücre karşıtı eylemlerde neredeyse hiç yer almayan EMEP’in ve dönem dönem hücre karşıtı eylemlerde ve açıklamalarda kendini ifade eden ÖDP’nin tavrı, toplantının öteki katılımcıları tarafından tepkiyle karşılandı.

Hücrelerde yükselen direnişin sınıf mücadelesinin bir parçası olduğunu yok sayan bu reformist takımının, bu eylemi gerçek anlamda sahiplenmesi ve samimi bir destek sunması da beklenemez zaten. Yaşanan ölümlerin ağırlığı altında ve tabandan gelen basıncın etkisiyle bu eylemlere göstermelik olarak katılım gerçekleştirdikleri, bu tartışmalarda daha da netleşti.

***

13 Mayıs Anneler Günü’nde Adana İHD Cezaevi Komisyonu’nun aldığı karar doğrultusunda İHD önünde tutsak analarının anneler günü kutlandı. İHD önünde toplanan analara kurumlar tarafından karanfiller verildi. Eyleme Ceyhan saldırısında şehit düşen Halil Önder'in annesi de katıldı. Eylemde hücre karşıtı sloganlar atıldı ve kurum temsilcileri birer konuşma yaptılar.

***

16 Mayıs'ta Uğur Mumcu Meydanı’nda bir basın açıklamasıyla Ölüm Oruçları’nda gelinen son durum ve yaşanan ölümler karşısında hükümetin duyarsızlığı dile getirildi. Eyleme Genel-İş 6. Bölge, Emekli-Sen, BTS, Halkevi, Kızıl Bayrak, Alınterimiz, Devrimci Demokrasi, Atılım, Barikat, Tuyab, Dayanışma-Der, Tuhayder, HADEP ve EMEP katıldılar.

"İçerde, dışarda hücreleri parçala!", "Devrimci tutsaklar onurumuzdur!", "Yaşasın Ölüm Orucu direnişimiz!" sloganları atıldı. Basın açıklamasının ardından kitlesel olarak Cemalpaşa Postanesi’ne gidilerek Adalet Bakanlığı’na faks çekme eylemi gerçekleştirildi. Postane önünde atılan sloganlarla eylem sona erdi.