19 Mayıs'01
Sayı: 09


  Kızıl Bayrak'tan
  Kölece dayatmalara uşakça minnettarlık
  Sözde işgüvencesi mecliste...
  Kamu emekçilerini tasfiyeyi hedefleyen sahte sendika yasası çıkıyor!
  Kamu emekçileri hareketi
  Zindan çatışmasındaki kilitlenmeyi aşma sorunu
  4. Ölüm Orucu ekibi direniş saflarında!
  Ölüm Orucu'nu destekleme eylemleri...
  Özelleştirme salıdırısına karşı mücadelenin sorunları
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/4
  Kölelik zincirlerini kıralım!
  Uluslararası hareket
  Sadık uşak Türkiye "Ulusal Füze Savunma Sistemi"ni destekliyor
  Hatice Yürekli yoldaş ölümsüzdür!
  "Kazanan biz olacağız, kazanan devrim davası olacak!"
  Faşizmin işkencehanelerinde devrim savunması
  Sincan hücrelerinde sistematik işkence!
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Beynimize vurulan kölelik zincirlerini kıralım!


Bugünkü kölelik düzeninde yalnızlık bilinçli bir tercih midir? Birçok insan bu soruya evet cevabı verecektir. Çünkü insanlarda zaman zaman yalnız kalma duygusu oluşur. Ancak bu hiçbir zaman bireyin tamamen yalnızlaşması biçimine dönüşmez. Çünkü insan sosyal bir varlıktır. Hiçbir insan ölünceye kadar kendini yaşamın, doğanın ve insanların dışına çıkarıp soyutlayamaz. Ama öyle dönemler gelir ki, sen istemediğin halde yalnızlığa itilir, tecrite konulursun. Sosyal varlık olduğun unutturulmak, toplumdan, yaşamdan soyutlanmak istenirsin.

Bu kölelik düzeninde de vardı. İsyancı köle diğerlerinden ayrılırdı. Ya teslim olur, köle sahibinin dediğini kabullenir, ya da sonuçta öldürülürdü. Bu kah aç bırakmakla, kah işkenceyle, kah fazla ve ağır işlerde çalıştırmayla olurdu. Bu yöntem, bugün daha modern bir şekilde yapılıyor.

Bugün az sayıdaki emperyalist ülkenin çıkarları için dünya koca bir köleler dünyasına çevrilmiştir ve bu kölelik her geçen gün ağırlaşmaktadır. Burada köle sözcüğünü bilinçli bir tercih olarak kullanıyorum. Eskiden de köleler vardı. Köle sahibinin iş gücüydü bunlar. Köle sahibinin verdiği bir lokma ekmekle yaşarlardı. Ücret almazlardı. Ayakları zincirliydi. Söz hakları, itiraz etme olanakları yoktu. Modern çağın köleleri ise biz işçi ve emekçileriz. Eski çağ kölelerinden farkımız elbette var. İş gücümüzü burjuvaziye para karşılığında satıyoruz. Ama karşılığı yine bir lokma ekmek ve sefalet. Ayaklarımızda zincir yok, ama burjuvazi verdiği eğitimle, bilinçle, yaşama bakışımızla, günlük yaşantımızla bizi öyle bir zincirlemiştir ki, bunu g¨remiyoruz. Bu zincir şimdi ayaklarımızda değil beyinlerimizdedir. Günlük yaşamımızın dahi onlar tarafından belirlenmesidir. Bu zincir tam da bundan dolayı diğerlerinden daha kalın bir zincirdir.

Mesela kölelerin söz hakkı, itiraz etme olanağı yoktu diyoruz. Peki, bugün biz modern kölelerin söz hakkı, itiraz etme hakkımız var mıdır? Günümüzde söz hakkı sadece oy kullanmakla sınırlıdır ki, bu da hiç de bizim çıkarımıza olmayan bir haktır. Sadece bugünkü köle sahiplerine biz köleleri yönetin diyoruz. Yönetimde yoksak, alınan kararlarda yoksak, söz hakkımız nerede peki? Bu durumda sokağa kalıyor söz hakkı. Sokağa çıktığımızda, panzerli, silahlı, bombalı, coplu koca bir ordu ile karşı karşıya kalıyoruz. Köle sahiplerinin ordusu! Niye bu ordular peki? Senin “can güvenliğin” için diyorlar. Can güvenliğinin bu “koruyucu”lar tarafından tehdit edildiğini görmek çok sürmüyor! Sen kölesin, senin neyine söz hakkı! Bırak köle sahipleri döndürsün bu sömürüçarkını. Kafa tutmak, bu düzeni değiştirmek senin neyine! Coplanırsın, tutuklanırsın, cezaevlerine tıkılırsın.

Bu cezaevleri de aynı kölelik düzenindeki gibidir. İsyan eden, başkaldıran modern köleyi uysallaştırmak, baş eğdirtmek, kişiliksiz ve kimliksiz hale getirmek içindir. Yetmedi, daha rahat işkence etmek, katletmek içindir. Tıpkı günümüzde yaşanan cezaevi katliamlarının örneklediği gibi. Daha da moderni “F tipleri”dir. Buradakiler, bu düzene baş eğmeyen, onu yıkmayı düşünen ve biz işçi-emekçilerin iktidarını savunan kişilerdir. Devrimcilerdir. Yıllarca katledildiler, işkence gördüler, ama işçi sınıfı ve emekçilerin insanca yaşayacakları bir düzen için mücadeleden taviz vermediler.

Şimdi F tiplerine kapatılıyorlar. Sırf beyinlerindeki ve yüreklerindeki aydınlığı ve insanlıklarını yokedebilmek için, modern köle sahibi burjuvazinin devleti onlara hücreleri dayatıyor. O güzelim insanları yalnızlaştırıyorlar. Bizlerden, yaşamdan soyutluyorlar. Buna izolasyon ve tecrit deniliyor. Arkadaşlarıyla görüştürülmüyor, aileleri ve avukatlarıyla görüşmelerine bir yığın engel getiriliyor. İnsan sosyal bir varlıktı hani? İnsan hakları vardı hani?

F tipi hücreler bu barbar sömürge düzeninin korunması içindir. İçerde devrimci tutsaklar, dışarda biz işçi ve emekçiler yalnızlaştırılarak teslim alınmak isteniyoruz. Yalnızlığın nasıl bir duygu olduğunu anlamak hiç de zor değil. Kendinizi kapatın bir odaya, ışık yok, ses yok, zaman kavramı yok. Buna ne kadar dayanabilirsiniz? Ya da işyerinde grevde, direniştesiniz, ama destek alamıyor, yalnız kalıyorsunuz. Bu yalnızlığın sonucu sizin yenilginiz oluyor.

Bugünkü yalnızlığımız bizim “bilinçli bir tercih”imiz değil, beynimizdeki kıramadığımız zincirlerimizden dolayıdır. Bundan dolayı güçlerimizi birleştiremiyor, milyonlardan oluşan bir emek ordusu olarak harekete geçemiyoruz.

F tiplerine katledilerek kapatılan kardeşlerimiz, o güzel pırıl pırıl insanlar, bu ülkede doğmuş büyümüş, bu ülkenin insanlarıdır. Ya işçi ve emekçi ya da onların çocuklarıdır. Ve onlar bizlerin geleceğini savundukları için oradalar. Yarın mücadeleyi yükselttiğimizde, bizleri de oralara atacaklar. Hücreler sadece onlar için değil, hakkını arayan, sömürüye dur diyen tüm işçi ve emekçiler içindir. Bizler için yaptıkları bu hücre mezarları yıkmak en öncelikli görevlerimizden biridir.

Asalak burjuvazi beynimize vurduğu zincirlerle bize yalnızlığı dayatıyor, bu sayede etrafımıza ördüğü hücre duvarlarını daha da kalınlaştırıyor. Artık bu zincirleri kırmak için bir yerlerden başlamalıyız.

Kurtköy’den bir işçi




Antakya’da sel emekçileri vurdu


Antakya tarihinin en büyük doğal afeti olarak tanımlanan sel, yoksul emekçi sınıfların yoğunlukta olduğu semtleri vurdu. Bilanço oldukça ağır. Antakya belediyesi görevlileri sabahın erken saatlerinden itibaren gecekondu bölgeleri ağırlıklı olmak üzere Antakya’nın her yerinde evlerin boşaltılması yönünde uyarılar yaptılar. Ancak evlerini boşaltacak emekçilere herhangi bir alternatif sunmadılar. Selde mahsur kalanlara devlet saatler sonra ulaştı. Selde birçok ev yıkıldı ya da kullanılamaz hale geldi. Ancak devlet her zamanki gibi yine yoktu. Selde açıkta kalanlar, onlarla aynı kaderi yaşayan ancak şans eseri evleri sağlam kalan işçi-emekçi kardeşleri tarafından sahiplenildi.

Tarıma dayalı geçim kaynaklarının yoğun olduğu Antakya’da sel tarım alanlarını da yok etti. Her yıl yaklaşık 100 bin tarım işçisinin ağır çalışma koşulları altında ekip biçtiği Amik Ovası tamamen sulara gömüldü. Amik Ovası dışında kalan toplam 720 bin dekar tarım alanı kullanılamaz hale geldi (ki bu tarım alanlarının önemli bir kısmı binlerce ailenin bir yıllık geçim kaynağıdır).

Selde evleri yıkılanların bir kısmı çadır kentlere yerleştirildi. Bir çoğu hala açıkta. Sermaye devletinin tepesindekiler Antakya’ya gelerek bildik konuşmalar ve vaatlerle timsah gözyaşları dökerek “duydukları sonsuz üzüntüyü” dile getirdiler. Selde iki emekçi sel sularına kapılarak yaşamını yitirdi. Maddi hasar oldukça büyük. Sadece bayındırlık hizmetlerinin (altyapı, yollar, köprüler vb.) yeniden yapılandırılması için trilyonlar telaffuz edilmektedir.

Devrimci tutsaklari diri diri tabutluklara gömmek için trilyonlarca lira harcayan sermaye devleti, önemli bir bölümü afet bölgesi olan bu ülkede önlem almak için kuruş bile harcamaz. Marmara depreminde yaşanan bugün farklı biçimlerde ve farklı şiddette de olsa Antakya’da yaşanmaktadır. Yarın bir başka yerde yaşanacaktır. İnsan yaşamına en ufak değer vermeyen kapitalizmin yıkılması için mücadeleyi yükseltmenin ne denli hayati olduğu bu tür yıkımlar üzerinden de bir kez daha görülmektedir.

SY Kızıl Bayrak/Antakya




Birbirimize güvenmek zorundayız!


Son krizle birlikte toplumun ezilen katmanları daha çok ezilmeye başladılar. Kapitalistlerin krizinin faturası her zaman olduğu gibi işçi ve emekçilere yükleniyor.

Burjuvazi işçi sınıfının kalmış son örgütlü kurumlarını ve kazanımlarını dağıtmak hedefinde. Bedeller ödenerek kazanılan hakların bir bir gaspedilmesi, TİSK’in birinci maddesi. Esnek üretimin yasallaşmasını isteyen işverenler sendikası, tazminatların kaldırılmasını ise çoktandır dile getirmektedir.

Esnek üretim bir biçimiyle zaten uygulanmaktadır. Aylardır birçok fabrika işçilerini ücretsiz izne çıkartmıştır. Ya da gerektiğinde fazla mesai yaptırılmaktadır. Ama esnek üretimin yasallaşması demek, sosyal hakların gaspı demektir. Sigorta başta olmak üzere hiçbir sosyal haktan yararlanamamak demektir.

Yeni yasayla, tazminatların yeni bir fonda toplanacağı, ancak ölüm ya da emeklilik durumunda ödeneceği söyleniyor. Mezarda emekliliğin yasalaştığı bir ülkede, bu tazminat hakkının açıkça gaspı anlamına geliyor. Bu ülkede fonların nasıl kullanıldığını, kimlerin kasasına akıtıldığını ise, işçi ve emekçiler zorunlu tasarruf fonundan biliyorlar.

İşçi ve emekçiler bu denli büyük bir yıkım programı ile karşı karşıyalar. Ama bu azgın saldırıyı püskürtebilecek bir hareketlilik içine girebilmiş değiller. Bunun en önemli nedenlerinden biri satılmış sendika bürokrasisidir. Ama bu nedenlerden biridir sadece. İşçi ve emekçiler öncüden yoksun durumdadır. Ve artık en yakın arkadaşı da dahil hiç kimseye güvenmemektedir. Dolayısıyla önümüzdeki en büyük sorunlardan biri “güven” sorunudur. Sınıf bilinçli devrimci işçiler bu sorunu aşmak için mücadele etmek zorundadırlar.

İşçi ve emekçiler yıllardır uygulanan bireycileştirme politikalarının sonuçlarını yaşıyorlar. İşyerinde herkesi rakip görme bakışı mevcut. Konuştuğumuz tüm işçiler mücadeleye vardır, ama hiçbiri arkadaşına güvenmemektedir. Ona arkadaşının da böyle düşündüğü, ama onun da kimseye güvenmediği söylendiğinde, bu sefer işi arkadaşına saldırmaya vardırmaktadır.

Kendi arkadaşına, hatta kardeşine güvenmeyen işçiler devrimcilere de güvenmemektedirler. Kuşkusuz bunda devrimcilerin de payı büyüktür. ‘80 yenilgisinin kırılamayan etkisi ve devrimcilerin sınıftan kopukluğu koşullarında bu güveni vermek güçleşmektedir.

Önümüzdeki süreçte sınıfın önündeki sorunlar çok daha büyüktür. Sendika bürokrasisi, örgütsüzleştirme saldırısı, esnek üretim dayatması ve en önemlisi işçilerin birbirlerine güven meselesi... Biz partili öncü işçiler olarak, özellikle güven sorunu üzerine gitmeli, tek başına kurtuluşun mümkün olmadığını, bu azgın saldırıların ancak hep birlikte püskürtülebileceğini kavratmak için özel bir çaba içinde olmalıyız.

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Partili bir işçi