19 Mayıs'01
Sayı: 09


  Kızıl Bayrak'tan
  Kölece dayatmalara uşakça minnettarlık
  Sözde işgüvencesi mecliste...
  Kamu emekçilerini tasfiyeyi hedefleyen sahte sendika yasası çıkıyor!
  Kamu emekçileri hareketi
  Zindan çatışmasındaki kilitlenmeyi aşma sorunu
  4. Ölüm Orucu ekibi direniş saflarında!
  Ölüm Orucu'nu destekleme eylemleri...
  Özelleştirme salıdırısına karşı mücadelenin sorunları
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/4
  Kölelik zincirlerini kıralım!
  Uluslararası hareket
  Sadık uşak Türkiye "Ulusal Füze Savunma Sistemi"ni destekliyor
  Hatice Yürekli yoldaş ölümsüzdür!
  "Kazanan biz olacağız, kazanan devrim davası olacak!"
  Faşizmin işkencehanelerinde devrim savunması
  Sincan hücrelerinde sistematik işkence!
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/4

Kriz ve düzenin iç alternatifi sorunu


İç alternatiften yoksun resmi
siyaset sahnesi

Burjuva siyaset sahnesinin farklı bir politik yönelime dayanan bir iç alternatiften yoksun olduğunu hep söyleyegeldik. Bu olgu son 20 yıldan beridir böyledir işin aslında. İster 12 Eylül’le başlayan son 20 yıl, ister son 10 yıl, ister İMF’nin sosyal yıkım programının uygulandığı kriz öncesi son 14 ay, isterse bu programın çöktüğü ve ülkenin ağır bir krizle çalkalandığı şu son 35-40 gün üzerinden bakılsın, burjuva siyaset sahnesinde, işbirlikçi tekelci burjuvazi adına uygulanan temel politikalara düzenin kendi içinde bir alternatif program gösterilemez. Kriz patlak verene kadar uygulanmakta olan İMF programı etrafında burjuvazinin tüm kesimlerinin ve tüm düzen partilerinin birleşmiş olması da bunun ifadesidir. Bugün İMF ile ilişkilere tavır almak emperyalist dünyaya tavır almak anlamına gelir ki, bu da ancak Türkiye’nin uluslararası lişkilerinde köklü bir değişime gidilebildiği ölçüde olanaklı olabilir. Bu ise bugünün Türkiye’sinde egemen burjuvazinin hiçbir kesiminin çıkarlarına uygun düşmez.

Bu böyleyse eğer, krizi izleyen haftalar içinde burjuvazinin çeşitli kesimlerinin dışa vuran hoşnutsuzlukları neyin nesi diye sorulabilir. Yanıtı zorluk taşıyan bir soru değildir bu. Yakınmaların demagojiye kaçan yanı bir yana bırakılırsa, olan kabaca şudur. Uygulanan emek düşmanı yıkım programı ekonomide düzeltme yaratmak bir yana daha ağır bir krizle noktalanmıştır. Kriz ise her zaman olduğu gibi burjuvazinin belli kesimleri üzerinde de olumsuz, hatta yıkıcı etkiler yaratır. Zayıfları belli sıkıntılara sokar, hatta tasfiye olmakla yüzyüze bırakır. Bunun yakınmalara yolaçması ise anlaşılır bir durumdur.

Burjuvazinin krizden yakınan
kesimlerinin sorunu

Fakat dikkat edilsin, bu yakınmalarda işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki sosyal yıkıma karşı tek kelime yoktur. Bütün sorun krizin kendileri için yarattığı sıkıntılardır. İstenen ise İMF ya da emperyalist dayatmalara herhangi bir tavır değil, fakat kendi sıkıntılarını hafifletecek adımlar ve önlemlerdir. Bu kesimlerin faturanın işçi sınıfı ve emekçilere ödetilmesine desteği tamdır, bu alanda sermaye lehine elde edilmiş tüm üstünlüklerin özenle korunmasını hararetle isterler, hatta krizin yıkıcı etkileri nedeniyle bu konuda özellikle hassastırlar. Ama krize karşı izlenecek politikalarda kendi durumlarının gözetilmesini isterler, kaynakların dağılımı konusunda, deyim uygunsa ganimetin bölüşülmesi noktasında kendi lehlerine adımlar isterler. Krizin öncesinde TOBB’un hükümetten 10 milyar dolar özel destek talebi hatırlanırsa, bu nokta daha iyi anlaşılı. TOBB bünyesinde şu günlerde çıkan çatlak seslerin gerisinde de bu tür istemlere karşılık bulamamak vardır. Daha önce de ifade etmiştim, her büyük kriz sermayenin zayıf ya da izlenen politikalara uyum sağlayamayan kesimlerini ezer ve çoğu durumda eler, bu krizin doğasında vardır. Ama bu sonuçtan hiç de alternatif burjuva politika arayışları çıkmaz, nitekim bugünün Türkiye’sinde de böyle araışlar yoktur.

İMF programları temelde ve her zaman, işçi sınıfına ve emekçi katmanlara ağır bir fatura çıkararak, kapitalist ekonomiyi bir parça rahatlatma, çarkı bir parça döndürebilme amacına yöneliktir. Bu açıdan alındığında, programa büyük sermaye çevrelerinin tüm kesimleri açısından herhangi bir itiraz yoktur. Ama bu program uygulanırken, diyelim ki bankalar, sermayenin tefeciliğe daha çok ağırlık koyan kesimleri, bu işten daha çok kârlı çıkıyorlar. Ya da ücretler düşürüldüğü için, haklar kısıtlandığı için, emeklilik yaşı yükseltildiği için, bütün bunlardan burjuvazinin bütün kesimleri kârlı çıkıyor da, ama mali öz kaynakları zayıf olan, dolayısıyla da kendi yatırımlarında tekelci bankalara bağımlı olan kesimler, krizin etkisi altında faizlerin yükelmesi karşısında sıkıntıya giriyorlar. Ödeyecekleri faiz yükü artıyor, bankalara bağımlılıkları artıyor, aldıkları krediyi ödeyemez duruma düşüyorlar. Küçülme ya da daha da kötüsü batma riskiyle yüzyüze kalıyorlar ve bundan dolayı da kriz koşullarında bağırıp duruyorlar. Hepsi bu.

Hükümetler değişir, emek ve ülke
düşmanı politikalar değişmez

Bütün bunları sözü bir yere getirmek, temel önemde bir fikrin altını çizmek için söylüyorum. Kriz hiç de burjuva propagandasının her kriz sonrasında emekçilere pompaladığı gibi burjuvazi adına ülkeyi yöneten hükümetler ya da politikacıların izlediği yanlış politikaların ürünü değildir. Bu sistemi aklamaya, krizin etkisiyle yığınlarda düzene karşı büyüyüp yayılacak güvensizliği engellemeye, hiç değilse sınırlamaya yönelik bir aldatmacadır. Kriz yanlış politikaların değil, fakat kapitalist ekonominin yapısal sorunlarının ve işleyişinin bir ürünüdür. Hükümette hangi parti ya da partiler bileşimi olursa olsun durum hiçbir biçimde değişmez, bunu son on yılın uygulamalarından hareketle apaçık görmek mümkün. Politika temel esasları yönünden aynı emek ve uuml;lke düşmanı politikadır, yalnızca uygulayıcılar değişiyor. Zaten saptayanlar da partiler ya da hükümetler değildir hiçbir zaman.

Son 20 yıldır, özellikle de ekonomik ve sosyal politikalar, neredeyse kesintisiz olarak doğrudan emperyalist odaklarca saptanıyor, işbirlikçi sermaye çevreleri tarafından hararetle destekleniyor ve hükümetlerce de uysalca uygulanıyor. Bugünkü hükümetin de bu alanda hiçbir iradesi ya da bağımsız karar alma gücü yok; o yalnızca, işin siyasal sorumluluğunu üstleniyor ve kendi önüne konulan bir programı kitleler nezdinde meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu programlar olduğu gibi İMF tarafından hazırlanıyor, hükümet altına sadece imza koyarak siyasal sorumluluk alıyor. Bunu neden yapıyor denebilir? Bunu yapmak zorunda, çünkü görevi burjuvaziye hizmet etmek. Bunu yapmazsa ya da yapamazsa ve yapmadığı andan itibaren, burjuvazi adına ülkeyi yönetme konumunu ve olanağını kaybeder.

Bugünkü hükümetin siyasal bileşimi, burjuvaziye ve emperyalizme hizmet etme zorunluluğunu, tüm düzen partileri için değişmez olan bu ortak paydayı çok iyi bir biçimde ortaya koyuyor. Başbakan konumundaki Ecevit düzen solu geleneğinin dünkü temsilcisi ve simgesi. Bilindiği gibi orta katmanlar ile bağı güçlü olan bir gelenek bu. Ama hükümet olalı beri, orta katmanlar için de ağır bir yıkım demek olan İMF programını olduğu gibi uyguluyor. MHP faşist demagojiyle yoksul emekçi insanların, bazı bölgelerde özellikle de kır emekçilerinin oylarını alarak hükümet ortağı olmayı başarmış bir parti. Yalnızca emekçilerin yoksulluğu üzerine değil, özelleştirme yağması ve “milli çıkarlar” üzerine de sosyal ve milliyetçi demagoji yapmış, bunlar sayesinde emekçileri adatarak parlamentoda güç olmuş bir parti. Ama aynı emek düşmanı ulusal ihanet programını DSP ile aynı uysallıkla uyguluyor. Yani, bu ülkenin geleneksel faşist partisi ile geleneksel düzen solu partisi aynı hükümette bir araya gelmişler, aynı programı tartışmasız olarak ve uyum içinde uyguluyorlar. Bunu hükümet olarak “tam bir uyum içerisinde” uyguladıklarını söylüyorlar ve daha bir de bununla övünüyorlar.

Hükümet olabilmenin değişmez koşulu

Demek ki burjuvazi adına hükümet olmaya karar veren ve parlamentodaki konumuyla bu olanağı bulan her parti aynı ortak paydada buluşuyor. Bu, işbirlikçi burjuvazi ve emperyalist odaklar tarafından önlerine konulan programı aynen uygulamaktır. Bunu geçmişte, ‘90’lı yıllar boyunca, sırasıyla DYP-SHP, DYP-CHP ya da örneğin DYP-RP hükümetleri döneminde, bu hükümetlerin uygulamaları üzerinden de gördük. Demek ki geleneği ve kitleleri aldatmak için kullandığı politik argümanlar ne olursa olsun, sonuç değişmiyor.

Kaldı ki hükümet olan düzen partileri bunu belli bir gönüllülükle de yapıyorlar. Çünkü Türkiye kapitalizminin açmazları bunu gerektiriyor, bataktaki bu ekonomik düzene başka türlü nefes aldırtılamıyor. Onlar da bunun bilincindedirler, bunun bilinciyle hareket ediyorlar. Çünkü bu düzenin egemeni olan sınıfın, işbirlikçi tekelci burjuvazinin çıkarları ve ihtiyaçları bunu gerektiriyor, onların siyasal misyonu da bu çıkar ve ihtiyaçlara yanıt vermektir.

Burada egemen burjuva sınıfının, onun arkasındaki emperyalizmin tercihi ve çıkarları var. Bu çıkarlara ve tercihlere göre şekillenen bir politika var. Gelen her hükümet aynı uysallıkla bu politikayı uyguluyor, bunu hükümet olarak kalabilmenin temel koşulu olarak algılıyor. Bu koşula uymak kaydıyla, elbette ki hükümet olmanın bir dizi avantajını da hükümet olan partiler kendi paylarına kullanıyorlar. Siyasal kadrolaşmadan, yağma ve talandan, rüşvet ve hırsızlıktan pay almaya kadar. SHP’nin, ardından isim değiştirmiş haliyle CHP’nin, ‘90’lı ilk yıllardaki hükümet ortaklıklarından nasıl “sebeplendikleri” bilinmektedir. Bu partinin de kendi skandallarıyla anılması, dahası bir ara adının “müteahhitler partisi”ne çıkması elbette boşuna değildi.

İMF için emperyalist sermayenin
çıkar ve ihtiyaçları önplandadır

İMF tabii ki işbirlikçi Türk burjuvazisinden çok ona hükmeden uluslararası finans çevrelerinin çıkarlarını ve tercihlerini göz önünde tutuyor. Bu çevrelerce verilen kredilerin tahsilatını ve bu çevrelerin Türkiye’nin sömürülmesine ve yağmalanmasına ilişkin hesaplarını düşünüyor. Politikalarını, Türkiye’ye dayatılacak yaptırımları, bunun ifadesi olan programlarını buna göre saptıyor.

Biliyorsunuz, kriz sonrasında bazı sermaye temsilcileri, program bu kadar hızlı uygulanmamalıydı, vidalar bu kadar sıkıştırılmamalıydı, İMF böyle yapmakla hata yaptı ve sonuçta son krizi hazırladı diyorlar. Ama İMF bunu hiç de bilgisizliğinden yapmıyor, tam tersine. İMF emperyalist odakların mali polisi ve denetçisidir, onların çıkarlarının güvenceye alınmasının güvenilir kefili durumundadır. Uluslararası finans çevreleri İMF’nin yaktığı yeşil ışığa bakarak kredi veriyorlar, ya da Türkiye’nin borsalarında kumar oynama yoluna gidiyorlar. İMF burada onların yolgöstericisi ve güvencesi; evet, ben bu ülkeye yeşil ışığımı yakıyorum, bu ülkeye kredi verin ya da borsasına “yatırım” yapın dediği zaman, böylece, tahsilatına da ben kefilim demiş oluyor.

Dolayısıyla, tabii ki vurgunun büyüğünü emperyalist finans merkezleri, Türkiye’nin alacaklıları vuruyorlar her zaman. Ve vurgunun büyüğünü onlar vurdukları içindir ki, bu Türk burjuvazisinin bazı kesimlerini de belli bakımlardan sıkıntıya sokuyor, bu kesimlerde belli şikayetlere yolaçıyor. Ama burada milli kaygı ifade eden zerre kadar bir şey yok. Nasıl ki burjuvazinin kendi içinde bir çıkar çelişkisi, bir rant bölüşüm kavgası varsa, emperyalist burjuvazi ile onun işbirlikçisi olan sınıf arasında da bu açıdan belli sorunlar ve sıkıntılar elbette zaman zaman olabilir, olacaktır. Ama bu düzenin mantığı içerisinde, Türkiye kapitalizminin bugünkü yapısal konumu ve ilişkileri içerisinde, onun binbir bağla emperyalist dünya sistemine bağımlılığı içerisinde yapacakları hiçbir şey de yok. Bu düzenin mecut yapısı, ilişkileri ve işleyişi içinde bunun başka türlü olması da mümkün değil.

Muhalefet değil yalnızca demagoji

Düzen partilerinden sözederken akla daha çok parlamentodaki partiler geliyor olabilir. Ama dikkat ediniz, CHP’nin de izlenen politikaya herhangi bir itirazı yok. CHP, İMF’ye; onun damgasını taşıyan saldırı politikalarına karşı herhangi bir söylem tutturmamaya çok özel bir dikkat gösteriyor. İMF’nin adamı Kemal Derviş’e toz kondurmuyor. Toz kondurmak bir yana, Derviş iyi ama mevcut hükümet partileriyle işi zor diyerek, daha bir de ona arka çıkıyor.

Neden peki? Çünkü CHP yarın Türk burjuvazisi adına ülkeyi yönetmeye talip, o da kendi sırasını bekliyor güya. DSP ve diğerleri yıpranacak, sıra bana gelecek, bir dönem de ben yöneteceğim diye hesap yapıyor. Onun burjuvazi adına yönetebilmesi için de, burjuvaziyi ve emperyalist çevreleri bu açılardan rahatsız eden herhangi bir söylem tutturmaması lazım. Elbette, üretim duruyor, yatırım yapılamıyor, işsizlik artıyor, halk perişan, esnaf siftah yapamıyor, vb. diyor. Ama tüm bunları Çiller gibi bir gizli ABD vatandaşı da diyor. Zaten burjuvazi birilerine tüm bunları özellikle söylettirir. Kitlelerdeki hoşnutsuzluğun düzen dışı kanallara kaymaması için muhalefet partilerinin bu türden demagojik söylemleri başarıyla kullanmasını ister ve bekler. Bu da burjuvazinin yönetme sanatının bir parçasıdır, burjuvazi bundan rahatsız olmak bir yana, yarın kendisin yönetim yolu açacağı, hükümet olma şansı tanıyacağı partiyi tam da bu alandaki başarısı üzerinden değerlendirir.

Ama burjuvazi temelde uygulanan programa, bu programın sınıfsal karakterine, bu sınıfsal karakterin uluslararası bağlantılarına yöneltilecek herhangi bir itiraza da katlanamıyor. Bu açıdan CHP, Türkiye kapitalizmine ve onun dayandığı emperyalist bağımlılık ilişkilerine en küçük bir itiraz yöneltmiyor. Sadece, esnaf siftah yapamıyor, vatandaş perişan, köylü bilmem ne yapamıyor, vb. yakınmaların demagojisi yapılıyor. Ama yineliyorum; bunu öteki düzen partileri de, Fazilet Partisi ya da Tansu Çiller de yapıyor. Dahası, bunu bir de ulusal çıkar ve onur üzerine ikiyüzlü demagojik söylemlerle birleştiriyorlar; İMF’ye boyun eğiliyor diyorlar; biz olsaydık pazarlık yapardık, kişiliğimizi korurduk demeye getiriyorlar. Bununla hoşnutsuzluğu ve mevcut hükümete karşı öfkesi büyüyen emekçileri etkilemeye çalışıyorlar.

Kaldı ki bu aynı sorunları burjuvazinin bazı kesimleri de dile getiriyorlar. Kendileri de yakınıyorlar, kitlelerin hoşnutsuzluğunun düzene yönelmemesi için. Burjuvazi de, işçisiyle-işvereniyle herkes kan ağlıyor, hepimiz perişan durumdayız, diye söylenip duruyor. Vatandaşla birlikte bizim de durumumuz perişan diyorlar; ama bu aynı zamanda kolay işten çıkarmaların, ücretleri düşük tutmanın, sömürüyü artırmanın bahanesi oluyor. Sanayici kredisini ödeyemiyor, elinde kaynak olmadığı için işçiye de bir şey veremiyor deniliyor, buna dayanılarak saldırılar kolayca, deyim uygunsa meşrulaştırılarak hayata geçiriliyor.

Ulusal liberal hayallerin aldatıcılığı

Bütün bunlarla altını çizdiğim temel gerçeği yineliyorum. İşbirlikçi tekelci burjuvazi açısından mevcut politikaların kendi içinde bir alternatifi yoktur. Olsaydı zaten, onu belli bir çatışmayla, dişe diş bir mücadeleyle dile getiren bir burjuva partisi de siyaset sahnesinde olurdu. Burjuvazi yaratırdı böyle bir partiyi. Ya da mevcut partilerin bazıları burjuvazinin o kesimlerinin derdine tercüman olur, sözcüsü olarak siyaset sahnesine çıkarlardı. Yok böyle bir durum. Kemal Derviş yine aynı yerden geliyor, üstelik Amerika’nın kendi öz adamı, bizzat onun tarafından hükümete dayatılmış.

İMF programı iflas etti, karşısında Dünya Bankası programı diyorlar. Oysa, İMF programının iflas ettiği gün İMF başkan yardımcısı Stanley Fisher Türkiye’deydi ve Ecevit’le görüşerek Kemal Derviş’i ona bizzat İMF adına kendisi dayattı. Bunu herkes biliyor, sık sık da yineliyor. Ardından Amerikan büyükelçisi Ecevit’i konutuna çağırdı, bizden kredi dileniyorsunuz, bu kredileri veririz, ama koşullarımız var, diyerek bunları dikte ettirdi. Elbette Kemal Derviş’in Amerika’nın adamı olarak işbaşına getirilmesi de bu koşulların bir parçasıydı.

Son kriz elbette Türkiye üzerindeki emperyalist kölelik zincirini daha da ağırlaştırmıştır. Ama bundan basitçe ulusal liberal sonuçlar da çıkarmamak gerekir. Şimdi bu yapılıyor yaygın bir biçimde, sol reformist partiler yapıyorlar bunu. Sanki bu düzenin tabanı üzerinde bu türden bir kölelik olmayabilirmiş, temel sınıf ilişkileri korunarak bir başka türlü de olabilirmiş gibi bir propaganda yapılarak emekçiler aldatılıyor.

Biz komünistler Türkiye üzerindeki emperyalist kölelik zincirinin ağırlaştırılmasına karşı kararlılıkla mücadele ederiz, ediyoruz da. Buna ilişkin acil istemler formüle ederek kitleleri buna karşı seferber etmeye çalışıyoruz. Bu türden en önemli istemler partimizin programının taktik istemler bölümünde yeterli ölçüde ve açıklıkta zaten yer alıyor. Ama, kim ki bu düzen tabanı üzerinde, bugünün Türkiye’sine egemen temel sınıf ilişkileri değişmeksizin, emperyalist kölelik ilişkilerine son verilebileceğini, bunun bu mevcut ilişkiler tabanı üzerinde de pekala olanaklı olabileceğini söylüyorsa, o kitlelere yalan söylüyor, onları aldatıyor demektir. Bu sınıf egemen kaldıkça, bugünkü düzene karakterini veren temel ilişkiler değişmedikçe, Türkiye üzerindeki emperyalist kölelik de esası yön&uul;nden değişmeden kalacak ve sürecektir. Bunda gedikler açılabilir, bu belli alanlarda geriletilebilir, fakat esası yönünden değişmeden kalır. Esasa ilişkin değişiklik, temel ilişkilerde köklü değişiklikler ölçüsünde olanaklıdır ancak, bu olmazsa olmaz koşuldur.

Türkiye üzerindeki emperyalist kölelik zaman içerisinde hep ağırlaştı. Bu ağırlaşma kapitalizmin gelişmesi ve Türk burjuvazisinin semirip palazlanması ile doğru orantılı oldu. Türkiye kapitalizmi son elli yılda hızlı bir gelişme temposu içerisinde zaman içinde belli bir noktaya geldi; ama bakıyoruz, vardığı en ileri nokta, emperyalizme köleliğin de en uç noktası durumundadır. Artık Amerikan emperyalizmi doğrudan kendi maaşlı memurlarını Türkiye’ye fiili başbakan olarak gönderiyor. Artık Düyun-u Umumiye döneminde elçiliklerin Osmanlı yönetimine doğrudan müdahalesi gibi, Amerikan büyükelçisi de ya konutuna çağrıyor Ecevit’i, ya da kendisi gidip koalisyon ortaklarıyla doğrundan görüşmeler yapıyor. Resmen Amerika adına pazarlıklar yaparak, verilecek yeni borca karşılık kendi koşullarını dayatıyor.

İflas etmiş İMF programının yerine daha da
ağırlaştırılmış yeni versiyonu

İMF programı iflas etmişti değil mi? Yeni program, iflas etmiş İMF programının daha ağırlaştırılmış bir biçimi ama. Artı, kriz vesile edilerek, eski programda yer verilmeyen bazı yeni kalemlere de yer veriliyor bu yeni programda. Krizi burjuvazi her zaman bir fırsat olarak kullanır. Kendi uyguladığı programlarla çöküntü yaratıyor, sonra da çöküntünün vahametini kullanarak, aman bunu yapmazsak durum daha da kötü olacak diyerek, o güne kadar cesaret edemediği yeni saldırı ve uygulamaları gündeme getiriyor.

Dikkate değer çarpıcı bir örnek vereceğim. Kriz patlak vermeden önce Türk Telekom’un ancak %30’unun satılabileceğine ilişkin bir yasa çıkardılar; bu Anayasa’ya aykırıydı, yasal değişiklik yaptılar. Eskiden Telekom önemlidir ulusal güvenlik için, bu nedenle en fazla yüzde 5’ini blok olarak satabilirsiniz diyorlardı. Ama çok geçmeden yüzde 31’ini blok satma kararını çıkardılar. Bu önemli bir yatırımdır, buraya yatırımı yapacak tekel o bloku alacak, tam söz hakkı olacak ki, yatırımını yapsın dediler. Şimdi (24 Mart ‘01 itibariyle-KB) yeni İMF programına göre, Telekom’un yüzde 51’ini satmak gerekiyor. O zaman yüzde 31’i bile zor kabul ediliyordu, şimdi burjuvazi kendi krizini kullanarak yüzde 51’inin blok satışını gündeme getiriyor. Bu saldırı gerçekleşirse eğer, iletişim ağı olduğu gibi emperyalisttekellerin doğrudan denetimine geçiyor.

Aynı şekilde Türk Hava Yolları’nın özelleştirilmesine, işin aslında emperyalist tekellere peşkeş çekilmesine hazırlanıyorlar. Bunu emperyalist kuruluşlar alacaklar, zira blok satışa para yetiştirebilenler onlar. Yerli tekeller ancak onlarla işbirliği halinde işin içinde olabiliyorlar. İş Bankası’nın yakın zamanda cep telefonu ihalelerinden birini ancak bir İtalyan şirketiyle ortak alabilmesi gibi. Ona dayanmadan 2.5 milyar yatıracak gücü yok, belli ki. Telekom ve THY satışında da bu böyle olacak. Ve bunları uluslararası emperyalist tekeller aldığı zaman, uluslararası piyasada iş gördüğü için o piyasanın yasal gereklerine uyulacak. Buna göre örneğin Kıbrıs’taki kukla Denktaş Cumhuriyeti yasal bir devlet olmadığı için bugüne kadar oraya uçuş seferleri düzenleyen tek şirket olan THY, artık bunu yapamayacak. THY yabancı bir emperyalist şirketin eline geçtiğ zaman, Denktaş cumhuriyetine olan uçuşları büyük ihtimalle kaldıracak. Bu örneği kasten veriyorum, düştükleri utanç verici durumları örneklemeye çalışıyorum. Bir taraftan Kıbrıs üzerine bir şoven kampanya yürütüyorlar, öte yandan da kendilerini işte bu durumlara düşürecek adımlara hazırlanıyorlar.

Bu bir çaresizlik durumudur. Burjuvazi kaba bir ihanete doğru gidiyor, ama bu onun bugünkü kaçınılmaz konumudur. Zira küreselleşmeye uyum politikaları, ülkenin her alanda emperyalizme en kaba ve çıplak biçimde peşkeş çekilmesinden başka bir şey değildir.

Emperyalist küreselleşme süreci ile dünyada daha ileri bir bütünleşmeye doğru gidiliyor ama, bu emperyalist merkezlerin daha doğrudan yönetimi, daha da ağırlaştırılmış köleliği anlamına geliyor. Burjuvazi buradan bir şey kaybetmiyor. Telekom satılıyor, burjuvazi uluslararası bir tekelle ortak oluyor, böylece kendisi için yeni bir sömürü pazarına kavuşmuş oluyor. Türkiye daha ağır biçimlerde bir köleliğe gidiyor, ama burjuvazinin çeşitli kesimleri yeni vurgun ve sömürü alanları buluyorlar. Onlar için önemli olan azami kâra dayalı iktisadi yaşamın sürmesidir. Ama bunun için tefecilik yapar, ama bunun için emperyalizme ülkeyi satar, ama bunun için Telekom’u ya da THY’yi peşkeş çeker...

Bu Türkiye’ye ilişkin bir şey değil, bir emperyalist ilişkiler sistemi. Bu Türkiye burjuvazisinin özel bir yönelimi ya da Türkiye’ye düşman bir takım emperyalist mihrakların Türkiye’ye özel bir tuzağı da değil. Dünyanın her yerinde böyle yapıyorlar. Son günlerde işçilerinin militanca çatıştığı Kore’de Daweoo isimli dev bir tekel var; Türkiye’deki en büyük 500 işletmenin yıllık cirosu 70 milyar dolar, bu tekelin tek başına 52 milyar dolar. Şimdi bu tekeli emperyalistler yavaş yavaş ele geçiriyorlar, duruma tam el koymak için orada düzenlemeler yapmak istiyorlar, bu çok geniş çaplı tensikatlar anlamına geliyor, işçiler de buna karşı direniyorlar. Bu dev tekeli şimdi dünya sermayesi ele geçiriyor. Borç veriyor, mali mekanizmalarla kıskaca alıyor, zaman içerisinde ele geçiriyor. Aynı şey Endonezya’da ouyor, Brezilya’da oluyor, Meksika’da oluyor. Meksika ekonomisinin devralındığını biliyorsunuz.

Bugün emperyalizme bağımlı bütün ülkelerde süreç böyle işliyor. Emperyalist küreselleşme süreci dedikleri bu zaten.

(Devam edecek...)




İflas etmiş bir sınıf, iflas etmiş bir düzen...


12 Eylül’de ordunun tanklarıyla, dipçiğiyle emekçilerin elini-kolunu bağladılar; yirmi yıldır her türlü reçeteyi deniyorlar. Sonuç kendi deyimleriyle tam bir iflas. Türkiye Düyun-u Umumiye dönemine geri dönüyor diye artık bazı düzen kalemleri bile yazıyorlar. Elbette borç veren boğazınıza kementini geçirir, kendi koşullarını size dayatır. Şimdi borcunu almak için sizin Telekom’unuza, Türk Hava Yolları’nıza, enerji kuruluşlarınıza ve kaynaklarınıza vb. el koyuyorlar. Yarın onlar elden çıkacak, ama borç alma ve misliyle ödeme servisi gene devam edecek, bu düzenin işleyişi içinde etmek de zorunda.

Ola ki yarın kalkıp diyecek ki, vergileri doğrudan toplarsam, vergi gelirlerini bana ipotek edersen, sana yeni borçları ancak bu koşulla vermeyi sürdürürüm. Bu olmayacak bir şey mi? Bugüne kadar neler olmadı ki, bu da olmasın? Ama Düyun-u Umumiye de buydu zaten. O zamanlar vergiyi, vergi toplama hakkını devletten satın almış mültezimler topluyorlardı. Düyun-u Umumiye bu türden aracıları ortadan kaldırdı, işi doğrudan kendi eline aldı. Osmanlı devletinin emperyalist alacaklıları Türkiye’de Düyun-u Umumiye dedikleri bir mali tahsildar örgütü kurdular. Devletin vergi gelirlerine borçların karşılığı olarak doğrudan el koydular. Bunu kendi vergi toplama kuruluşları ve güvenlik örgütleriyle yaptılar. Şimdi de özünde durum çok farklı değil, halihazırda işin yalnızca biçimi farklı. Şimdi devlet toplayıp borç ödeme servisine aktarıyor, yarın bunu başka bir biçim alması şaşırtıcı olmayacaktır.

Bu işin emperyalist kölelik yönü, bu cephede işlerin nerelere vardığının bir göstergesi. Bir de işin iç cephesi var ki, konumuz baştan başa, bu alanda işlerin ne denli batakta olduğu üzerinedir zaten.
Türkiye bugün gelir dağılımı uçurumunda dünyanın en kötü beş ülkesinden biri. Yolsuzlukta dünyada dördüncü. Yani ağır bir sömürü düzeni olmanın yanısıra, bir vurgun ve talan düzeni bu aynı zamanda. Türkiye ekonomisinin geldiği yerdir bu.

Ekonomi yarı yarıya kayıt dışı diyorlar. Kayıt dışı ekonomi aynı zamanda vergisiz ekonomi demektir. Artı, emekçiye hiçbir sosyal hakkın tanınmadığı ekonomi demektir. Sendikanın ve sigortanın olmadığı, en ilkel demokratik ve sosyal hakların bile çalışanlar tarafından kullanılamadığı ekonomi demektir.

Bir de kara ve kirli para alanı var. Türkiye kapitalizmi her yönüyle mafyalaşmış durumda. Her türden kara paranın ve kirli kazancın özel bir yer tuttuğu bir ekonomi bu. Herşey bir yana, yıllık 50-60 milyar dolarlık bir eroin rantı olduğu söyleniyor, ki bunun çok büyük ölçüde devletin denetiminde olduğundan en ufak bir kuşku duyulmamalıdır. Dünya ölçüsünde, en başta da ABD’de bu iş böyle. Burjuva devletler, onların kirli işler servisleri, buradan büyük kazançlar sağlıyorlar ve kirli işlerini büyük ölçüde bununla finanse ediyorlar.

CİA bundan 200 milyar dolar kazanıyor senede. ABD’de uyuşturucu ticareti CİA’nin denetimindedir, örneğin Kolombiya’nın ünlü kokain baronları CİA ile içiçedirler, onun izni ve denetimi altında çalışırlar. ABD dünya jandarmasıdır, dünya egemenliği için kullandığı fonları çok büyük ölçüde buradan sağlıyor. Türkiye’de bir ara, ‘90’lı yılların sonunda, daha çok yönetici seçkinlere hitabeden bazı yayınlarda, bunu açık açık yazdılar da; bütün dünya bunu böyle yapıyor, biz niye yapmayacakmışız dediler. Mehmet Ağar gibileri bu çerçevede gerçekten “verilen görevi” yerine getiren adamlar. Ama bal tutan parmak yalarmış; devletin kirli işler için örgütlediği çetelerin durumu da biraz bu. Adamlar devlete iş örgütlerken, bu arada kendileri i¸in de bir şeyler yapıyorlar. İşin gizli ve karanlık karakteri bunu kolaylaştırıyor. Bunda ölçünün kaçırıldığı, biraz da işin kokusunun dışa vurduğu yerde, bu çetelere müdahale ediliyor ve bunun adı da güya “çete temizliği” oluyor.

Neresinden bakarsanız bakın, ister dış borç yükünden, ister ikide bir mali krizlerle tıknefes olmasından, ister gelir dağılımı uçurumuyla dünyanın en kötü beş ülkesinden biri haline gelmesinden, ister yolsuzluk ekonomisinde dünyanın dördüncü ekonomisi olmasından bakın (ki bunlar en çarpıcı göstergelerdir), bu bir sınıfın ve onun dayandığı ekonomik ilişkilerin çürümesi ve iflasıdır.

Çürümüş ve dahası iflas etmişse niye aşılamıyor denilecektir? Çünkü deneyimli ve örgütlü bir sınıf bu; kendini çok yönlü olarak savunmayı, çıplak iflasa rağmen işleri götürmeyi hala başarabiliyor. İflasın sürekli olarak ürettiği bir fatura var; bu faturayı emekçilere ödettiği ve buna karşı gelişen emekçi muhalefetini dizginleyebildiği sürece yaşıyor, ayakta kalıyor. Ekonomik çarkı döndürüyor ve siyasal alanda duruma hakim olmayı sürdürüyor. Tarihsel olarak iflas etmiş olmakla siyasal olarak hükmetmeyi sürdürmek bağdaşmaz şeyler değildir. Türk burjuvazisi şahsında da bugün bunu görüyoruz.

Bu sınıf ya ileriye doğru aşılır, ki bu bir toplumsal devrim, bir proletarya devrimi demektir. Ya da bu çark böyle işler ve emekçi sınıflara sürekli derin sosyal, siyasal ve kültürel acılar yaşatır. Bu sınıf tarihsel ömrünü doldurmuştur diyoruz, bütün bu olaylar bunu gösteriyor. Konuşmam boyunca sıraladığım gerçekler ve göstergeler, böyle bir iflası anlatıyor. Bu, bu sınıfın yönetme meşruluğunu kaybettiğini gösteriyor. Bu sınıf işçisine iş, çalışanına bir dilim ekmek veremez duruma gelmiştir. Yüzbinlerce işçi ve emekçi bu krizle birlikte bir anda sokağa atılıyor. Bu, bir iflastır, bu sınıfın artık aşılması gerektiğinin güncel bir göstergesidir.

Ama tahkim edilen devlet, kurumlaştırılan faşist baskı ve terör düzeni, işte tam da bunun içindir. Orduyu, polisi, öteki baskı kurum ve aygıtlarını bunun için sürekli güçlendirip modernize ediyor bu sınıf. En küçük, en sıradan, en olağan demokratik hak ve özgürlükleri bunun için boğuyor, F tiplerini bunun için kuruyor ve bu uğurda oluk oluk devrimci kanını bunun için akıtıyor. Buradan savunuyor kendini, iflas ettiği ölçüde zalimleşiyor, hayvanileşiyor, baskı ve zulümde sınırlar aşılıyor.

İflası bu kadar kaba açığa çıkmış bir düzenin aşılması gerektiğini, aşılamazsa 50 yıldır çektiklerini gelecekte bir 50 yıl daha, üstelik daha da ağırlaşmış olarak çekeceklerini emekçilere anlatmak varken, neden biz onlara aldatıcı, boş hayaller yayıcı sözde “ulusal program”larla gidelim ki? Bu düzene kendi temelleri üzerinde çeki düzen verme hayalini neden emekçiler içinde pompalayalım ki? Ama günümüzün çürümüş sol reformist akımları büyük ölçüde işte tam da bunu yapıyorlar.

Gerçekten devrimciyseniz eğer, emekçilere diyeceksiniz ki, siz ancak gücünüzü ortaya koyabildiğiniz sürece ve ölçüde, sürekli size ödetilen ve ödetilmek istenen faturayı şu veya bu ölçüde sınırlamayı başarabilirsiniz. Bu yalnızca şu veya bu ölçüde bir sınırlama olur ve burjuvaziyi deviremediğiniz sürece de daha ötesi olamaz. Ve siz sömürüyü sınırlama ve baskıları göğüsleme mücadelesinde başarı kazandığınız ölçüde, tam da bu sayede kendi gücünüzün ve devrimci çıkış yolunun, yani bu durumdan temelli olarak kurtuluşun bilincine de varacaksınız. Zihniniz aydınlanacak, bu mücadele içinde birbirinize güvenecek, kendi birliğinizi kuracaksınız, kendi devrimci örgütlenmelerinizi geliştireceksiniz ya da varolan örgütlerinizin yönetimini ve denetiini ele geçireceksiniz. Böyle böyle siz zamanla burjuvazinin karşısına bir örgütlü karşı güç olarak çıkabilecek gelişme düzeyine ulaşırsınız. Dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmelerin koşulları olgunlaştırdığı bir aşamada da, ki bu bir devrimci kriz dönemi olacaktır, burjuvaziyi devirme ve böylece iktidara ele geçirme olanağı bulacaksınız. Bu elbette kısa dönemli bir sürecin işi değildir, belk de uzun yıllara, onyıllara yayılabilecek bir mücadele süreci demektir. Ama bunun dışında bir çözüm yolu ve reçetesi yoktur. Var diyenler gerçekte sizlere yalnızca yalan söylüyordur, sizleri boş hayallerle sersemleterek sizi ezmekte olan burjuvaziye hizmet ediyordur.