19 Mayıs'01
Sayı: 09


  Kızıl Bayrak'tan
  Kölece dayatmalara uşakça minnettarlık
  Sözde işgüvencesi mecliste...
  Kamu emekçilerini tasfiyeyi hedefleyen sahte sendika yasası çıkıyor!
  Kamu emekçileri hareketi
  Zindan çatışmasındaki kilitlenmeyi aşma sorunu
  4. Ölüm Orucu ekibi direniş saflarında!
  Ölüm Orucu'nu destekleme eylemleri...
  Özelleştirme salıdırısına karşı mücadelenin sorunları
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/4
  Kölelik zincirlerini kıralım!
  Uluslararası hareket
  Sadık uşak Türkiye "Ulusal Füze Savunma Sistemi"ni destekliyor
  Hatice Yürekli yoldaş ölümsüzdür!
  "Kazanan biz olacağız, kazanan devrim davası olacak!"
  Faşizmin işkencehanelerinde devrim savunması
  Sincan hücrelerinde sistematik işkence!
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Sözde iş güvencesi yasası mecliste...

Herkese iş, tüm çalışanlara iş güvencesi!

 
Yaşar Okuyan’ın sözde iş güvencesi yasası nihayet mecliste. Ancak, tam da “sözde”liğini kanıtlarcasına, kıdem tazminatlarının gaspını öngören yasa ile birlikte.

Hatırlanacağı üzere Okuyan, iş güvencesi yasasını ilk gündeme getirdiği dönemde kıdem tazminatları konusunda işverenlerle kavga şovları sergilemişti. İş güvencesi yasasına itiraz eden kapitalistler, ya iş güvencesi ya kıdem tazminatları diye diretmişlerdi. Okuyan da, “kıdem tazminatlarını yedirmem” gibi laflarla güya patronlara çıkışmış, işçinin hakkını koruyor pozları takınmıştı. Ancak, aynı süreçte aynı bakanın yoğun çabalarıyla çıkarılan mezarda emeklilik yasası ortada dururken, işçi kitlelerinin böyle pozlarla kandırılamayacağı da ortadaydı. Yine de hain sendika bürokratları üzerinden işgüvencesi yasası, dolayısıyla da bakan Okuyan sahiplenilmeye çalışıldı. Gelinen noktada ise, hem Okuyan’ın oynadığı rolün, hem de sendikal ihanetin anlamı açığa çıkmış oldu. Sonuçta büyük patronların dediği oldu&curre;una göre, her iki tutum da onların değirmenine su taşımış oldu. Okuyan açısından bir sorun yok. Eninde sonunda o burjuva hükümetin bir bakanı olarak tabii ki burjuvaların çıkarlarına çalışacaktır.

Ancak sendika bürokratları için durum böyle değil. Bu satılmışlar temsilcilik iddiası taşıdıkları sınıfın çıkarları doğrultusunda davranmak zorundalar. Ama onlar, iş güvencesi yasası olayında da görüldüğü gibi tam tersini yaparak, kapitalist sınıfın çıkarlarına hizmet ediyorlar. Hain damgasını da işte bu yüzden hakediyorlar. Okuyan, yasayla kıdem tazminatlarının gaspedilmediğini iddia etmeye devam ediyor. Fakat işçi ve emekçi kitleler çok iyi biliyorlar ki, fon demek gasp demektir. Sınıfın önündeki son çarpıcı örnek, zorunlu tasarruf fonudur. Bu fonda sözde biriken paraların aslında hiçbir zaman birikmediği, daha kesildiği sırada yutulduğu açıktır. Şimdi de olmayan parayı ödeyemeyeceklerini söylüyorlar. Diğer yandan, kriz yönetme programı çerçevesinde çeşitli fonların tasfiyesi kararlaştırılıyr. Yani bu fonlarda sözde birikmişlere de el konulması. Hükümetin tasarruf fonu konusunda kullandığı “olmayan para” deyimini tüm diğer fonlara da uygulamak gerekiyor.

Bu durumda fonların tasfiyesinin kriz açısından nakit para girdisi anlamına gelmeyeceği ortada. Öyleyse bundaki menfaat, sadece ödeme mecburiyetini ortadan kaldırmaktır. Yani devlet bir bakıma borçlarının üzerine yatmaya çalışmaktadır. Fakat kıdem tazminatı konusunda yapılmaya çalışılan, sadece devletin borçların üzerine yatması değildir. Devlet bu yolla kapitalistlerin işçiye borçlarını da sıfırlamaya çalışıyor. Bunu da iş güvenliği yasası çıkarıyorum havasına büründürüyor. Oysa kıdem tazminatları, hükümetin bugün hazırladığı yasadan daha fazla koruyuculuğa sahiptir. Çünkü hazırlanan yasa gerçekte iş güvenliği sağlayıcı yaptırımdan uzaktır. Yasaya aykırı biçimde işçi çıkaran kapitaliste ciddi hiçbir cezalandırma getirmediği gibi, bugüne kadarki deneyimlerimiz göstermktedir ki, bir yaptırım konulsa bile uygulanmayacaktır.

Yasaları yapan da uygulayan da kapitalistlerin devletidir. İşçi sendikalarının her iki yasayı birbirinden koparmadan (çünkü onlar sıkı sıkıya bağlıdır) ele almaları ve sınıfa saldırı olarak görüp karşısına çıkmaları gerekiyor. Bu saldırı yasalarıyla bir arada ele alınması gereken bir başka konu da, krizle birlikte yoğunlaşan ve özelleştirmelerle daha da yoğunlaştırılacak olan işten çıkarmalardır. Faşist hükümet nasıl zamanında mezarda emeklilik yasasına iş güvenliği yasa tasarısını kılıf yapmaya çalıştıysa, bugün de hızlandırdığı işten çıkarmaların üzerini aynı yasayla örtmeye çalışıyor. Biri fiili biri yasal olmak üzere iki ayağı bulunan bugünkü saldırı karşısında, “herkese iş, tüm çalışanlara iş güvencesi” talebiyle dikilmek gerekiyor. Bu talep, sadece iş güvencesi ve kıdem tazminatı yasalarıyla işsizleştirilmeye &cceil;alışılan işçi kesimini değil, bu aynı süreçte geçirilen “tasfiye yasası”yla işsizleştirme tehdidi altındaki kamu çalışanlarını da harekete geçirebilecek bir kapsama sahiptir. Birlik ve dayanışmanın çatısını oluşturabilecek temel taleplerden biridir. Ayrıca, onbinlerce işsizi de mücadeleye çekmenin imkanıdır.

“Herkese iş” talebi, halen işini ve örgütlülüğünü koruyan işçiler tarafından sahiplenilmediği sürece güçlü bir mücadelenin konusu yapılamaz. Güçlü mücadele örgütlü mücadeledir. Kazanmanın yolu örgütlülükten geçmektedir. Az sayıda da olsa, örgütlü bir sınıf mücadelesi, kısa zamanda sınıfın örgütsüz kesimlerini de harekete geçirmek suretiyle kendi güçlerini yaratacak, kazanmanın yolunu açacaktır.

“Tüm çalışanlara iş güvencesi” talebi, daha çok, henüz bir işi olanları ifade ediyor görünse de, yine işsizleri de doğrudan ilgilendiren bir taleptir. Çünkü işsizler ordusunun erleri sürekli iş arayışındadır. Bir iş bulduklarında ise bu çok kısa süreli olmakta, hiçbir güvenceleri olmadığı için yeniden işsiz kalabilmektedirler. Dolayısıyla, iş güvencesi talebi herkesten önce ve yakıcı biçimde işsizleri ilgilendiriyor. Bir de, Telekom, enerji ve tasfiye kararı alınan kamu bankalarında çalışan onbinlerce işçi ve emekçiyi.

Bu tablo, “Herkese iş, tüm çalışanlara iş güvencesi!” talebinin öncelikle hangi sınıf bölükleri tarafından yükseltilebileceğini, kimlerin bayrağı en önde taşımak zorunda olduğunu da gösteriyor. Enerji ve iletişim sektörünün örgütlü çalışanlarının bu taleple başlatacağı bir direniş, hem sınıf hareketinin önünün açılmasında, hem de sendikal ihanet barajının aşılmasında kilit önemde bir rol oynayabilecektir. Bu sektörlerde çalışan devrimci işçi ve emekçiler başta olmak üzere, tüm devrim ve demokrasi güçlerinin bu halkaya yüklenmesi gerekiyor.

Yüklenme iki yönlü bir çalışmanın yoğunlaştırılması anlamına geliyor. Birincisi; söz konusu saldırı yasaları ve bu sektörlerdeki özelleştirmelerin emperyalist yağma ve boyundurukla ilişkisi konusunda kitlelerin bilinçlendirilmesidir. İkincisi ise, buna paralel biçimde direnişin üstünden yükselebileceği taban örgütlenmelerinin gerçekleştirilmesidir. Her işletmede, her işyerinde özelleştirme ve işsizleştirmeye karşı mücadele komiteleri kurulmalıdır. Bu komiteler aracılığıyla sendikalara basınç uygulamak ve merkezi/birleşik eylem kararları aldırmak mümkün olabilecektir. Onun ötesinde, konfederasyonlar bazında alınan her eylem kararının, tabanın huzursuzluğunu geçici olarak dağıtma, yani iç boşaltma dışında bir işlev görmediği ortadadır. Çözüm, sonuç alınıncaya kadar direniştedir. Ancak dişe diş bir direniş saesinde sınıf hareketinin önü açılabilir, daha güçlü mücadelelere imza atılabilir.