19 Mayıs'01
Sayı: 09


  Kızıl Bayrak'tan
  Kölece dayatmalara uşakça minnettarlık
  Sözde işgüvencesi mecliste...
  Kamu emekçilerini tasfiyeyi hedefleyen sahte sendika yasası çıkıyor!
  Kamu emekçileri hareketi
  Zindan çatışmasındaki kilitlenmeyi aşma sorunu
  4. Ölüm Orucu ekibi direniş saflarında!
  Ölüm Orucu'nu destekleme eylemleri...
  Özelleştirme salıdırısına karşı mücadelenin sorunları
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/4
  Kölelik zincirlerini kıralım!
  Uluslararası hareket
  Sadık uşak Türkiye "Ulusal Füze Savunma Sistemi"ni destekliyor
  Hatice Yürekli yoldaş ölümsüzdür!
  "Kazanan biz olacağız, kazanan devrim davası olacak!"
  Faşizmin işkencehanelerinde devrim savunması
  Sincan hücrelerinde sistematik işkence!
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Özelleştirme saldırısına karşı
mücadelenin sorunları


Özelleştirme saldırısına karşı mücadele, özellikle de ‘90’lı yılların ikinci yarısında Türkiye’deki işçi ve emekçi hareketinin temel gündem maddelerinden biri oldu.

Türkiye işçi ve emekçi hareketi son 6 yılda özelleştirmeye karşı mücadelenin nasıl olması ya da olmaması gerektiği noktasında zengin bir deneyim edindi. Bugünkü tıkanma tablosunun nedenlerini anlamak için döne döne bu deneyimin incelenmesi, buradan sonuçlar çıkartılması gerekmektedir.

Özelleştirmeye karşı mücadelenin 1997-98 yıllarındaki düzeyi, diğer yıllara göre belirgin bir biçimde yüksektir.

Türk-İş’in ‘97 5 Ocak’ında düzenlediği “Özelleştirme ve İşsizliğe Hayır! Türkiye’ye Sahip Çık!” mitingine 300 bin kişi katılmıştır. Aynı yıl enerji ve maden işçileri özelleştirmeye karşı yaygın ve militan eylemler gerçekleştirmişlerdir. 15 Şubat’ta Lüleburgaz’da, 16 Şubat’ta Çayırhan’da ve 23 Şubat’ta Yatağan’da kitlesel ve coşkulu mitingler yapılmıştır. Liman-İş üyesi işçiler tarafından da o yıl limanların özelleştirilmesine karşı 24 saat iş bırakma eylemi gerçekleştirilmiştir. Bu eyleme ülkenin tüm limanlarından sendika üyesi 7 bin işçi katılmıştır. Petlas işçilerinin özelleştirme karşıtı eylemleri de ‘97 yılı boyunca sürmüştür. Hesaplamalara göre özelleştirme karşıtı eylemlere ‘97 yılında toplam 318 bin kişi katılmıştır. Bu özelleştirme karşıtı mücadelede ulaşılan en yuuml;ksek sayıdır.

1998 yılı da özelleştirme karşıtı mücadele bakımından yoğun sayılır. O yıl POAŞ işçileri değişik eylemler yaptılar. En ileri eylemleri 12 Haziran ‘98’de hayata geçirdikleri yarım gün iş bırakma eylemi oldu. Diğer eylemler ise basın açıklamaları, işyerinde bildiri okunması, toplantılar ve sendikanın Cumhurbaşkanı ile görüşme çabalarından oluşuyordu

‘98’de özelleştirmeye karşı mücadeleye damgasını tartışmasız bir biçimde SEKA işçisi vurdu. SEKA işçisi özelleştirmeye karşı haftalarca işyerlerini terketmedi. Bu eylem fiili mitingler, çocukların okula gönderilmemesi, yürüyüşler türünden tamamlayıcı etkinliklerle desteklendi. SEKA eylemleri aynı zamanda bir hayli de yaygındı. Kuruma bağlı işletmelerin bulunduğu hemen her kentte paralel eylemler yapıldı.

O yıl TEKEL ve Sümerbank işçilerinin özelleştirme karşıtı eylemleri de gündemdeydi. Enerji sektöründeki özelleştirme karşıtı eylemler, bir önceki yıla göre zayıflasa da sürdü. Birçok iş bırakma, yürüyüş vb. örgütlendi. Zayıflamanın nedeni bu sektördeki özelleştirme saldırısının hızını yitirmesiydi daha çok.

18 Ocak 1998’de Özelleştirme Karşıtı Platform’un İstanbul ve İzmir’de düzenlediği mitinglere toplam 35 bin kişi, Türk-İş’in 16 Mayıs’ta düzenlediği “İşsizliğe hayır, özelleştirme talanına son” mitingine ise 50 bin kişi katıldı. O yıl özelleştirme karşıtı eylemlere toplam 194 bin kişi katıldı.

‘99 yılına geldiğinde özelleştirme karşıtı eylemler büyük ölçüde hız kesmiş bulunuyordu. Parçalı ve güçsüz eylemlere ‘99 yılı boyunca yalnızca 27 bin kişinin katılması da bunu gösteriyor.

Son 6 yıl üzerinden düşünüldüğünde, enerji santralleri, Petrol Ofisi, Petlas, SEKA kağıt fabrikaları, TÜPRAŞ, Sümerbank özelleştirmeleri gündemde öne çıkan örneklerdir. Bu örnekleri, bugüne bıraktıkları dersler ve mücadele mirası bakımından iki ayrı gruba ayırarak değerlendirmek mümkündür.

Militan direniş çizgisi

Enerji santralleri ve SEKA’daki mücadele pratiği diğerlerinden belirgin şekilde ayrılmaktadır. Bunun nedeni, elbette ki, buralarda özelleştirmeye karşı sergilenen militan eylem çizgisi ve ortaya konulan direniştir. Yukarda da sözünü ettiğimiz gibi, enerji santrallerinde ve SEKA’da özelleştirme girişimleri ayları bulan direnişlerle, iş bırakmalarla, yaygın protesto ve mitinglerle karşılanmıştır. Enerjide özelleştirme tam da bu mücadelenin sonucu olarak bir süreliğine olsa da durdurulmuştur. SEKA’da ise ortaya konulan direnişe karşın sendikal bürokrasiyi aşacak bir inisiyatif yaratılamadığı için özelleştirme saldırısı SEKA’da kısmen başarıya ulaşmıştır. Kendiliğinden de olsa SEKA’nın tüm işyerlerinde paralel biçimde başlayan direniş bilinçli ve örgütlü bir düzeye erişemediği için, 2. raundda kısmi bir yenilgi kaçınılma olmuştur. SEKA’nın taşradaki bazı işletmelerinin özelleştirilmesinin yolunun açılması bununla ilgilidir.

Herşeye karşın tabana malolmuş militan direniş çizgisinin, özelleştirmeye karşı mücadelenin başarısı için vazgeçilmez bir koşul olduğunu bu örnekler yeterli açıklıkta göstermektedir.

Ya da uzlaşma arayışları

Olumsuz örneklere baktığımızda ise, ilk önce Petlas ve POAŞ örnekleri göze çarpmaktadır. Gerçi bu işletmelerde de özelleştirmeye karşı bir dizi eylem yapılmıştır. Özellikle Petlas işçileri çeşitli kereler iş bırakmaya kadar giden eylemler örgütlemişlerdir. Hatta bir kez de jandarmayla boğaz boğaza gelmişlerdir. Ama direniş inisiyatifii sendikada kaldığı ölçüde, düzen partilerinin ve sendikacıların manevralarına boyun eğmek durumunda kalmışlar, fabrikanın özelleştirilmesini ve toplu işten atmaları önleyememişlerdir. Petlas dışındaki örneklerde ise sendikacıların inisiyatifi çok daha belirgindir. Nitekim özelleştirmeye karşı mücadele çoğu kez sendikacıların burjuva siyasetçilerle yaptığı görüşmelere ya da mahkemelerin vereceği kararlara indirgenmiştir. Yasal engellerin tek tek düzlendiği bir dönede tümüyle “hukuk mücadelesi”ne bel bağlamanın yolaçtığı sonuç, tabandaki işçi ve emekçilerin oyalanması ve bekleyişe itilmesi olmuş, bu da elbette ki sermayenin işine yaramıştır.

POAŞ özelleştirmesine karşı Petrol-İş Sendikası’nın tutumu buna nispeten yakın dönemden bir örnektir. Özelleştirmenin ardından 17 Ekim 2000 tarihinde 1200 işçi işten atılmıştır. İşten atılanlar hemen o günden itibaren direnişe geçmişlerdir. İşyerinde örgütlü Petrol-İş, SEKA’da olduğu gibi direnişi sahiplenip gelişmesi için çaba sarfedeceğine, işveren ve hükümetle uzlaşmak için kendini parçalamıştır.

Direniş başladıktan sonra sendika tarafından yayınlanan bir metindeki şu sözler, sendikaların özelleştirmeye karşı mücadeleden ne anladığını gösteren bir ibret belgesidir:

“... işveren, bu karşılıklı anlayış ve sorunları birlikte çözme yaklaşımımıza rağmen tek yanlı bir karar alarak, mevcut 2200 dolayındaki üyemizin 1200’ünün işten çıkarılacağını ilan etmiştir.
(...)

“POAŞ işverenine; toplu iş sözleşmesi hükümlerine uyarak, sendikamız önerisi doğrultusundaki plana uymasını ve sorunların karşılıklı anlayış içinde çözülmesi önerisini bir kez daha ifade ederiz.”

Bu sözlerde direnişi sahiplenmek yoktur. Bu sözlerde mücadele kararlılığı yoktur. Tam tersine işverene yalvarma ve uzlaşma çabası vardır. Bunun sonucunda da 1200 işçinin bir günde kapı dışarı edilmesine rağmen hiçbir ciddi eylem ortaya konulmamış, direnişe geçen işçileri bundan vazgeçmeye ikna etmek de gene sendikacılar sayesinde başarılmıştır.

Hatta bundan daha ileri giden, satışa çıkarılan işletmeleri işçilerin alması gerektiğini savunan, bunun için şirketleşmelere önayak olan sendikalar da vardır.

Elbette ki geçmiş deneyimin bugüne bıraktığı dersleri her yönüyle incelemek, bundan geleceğe ilişkin sonuçlar çıkarmak önemli bir ihtiyaçtır. Fakat burada birkaç cümleyle değinmeye çalıştığımız örnekler bile özelleştirmeye karşı mücadelede yaşanan temel sorunların ne olduğunu göstermektedir.

Özelleştirme karşıtı mücadelenin
temel sorunları

Bunlardan birincisi, özelleştirme saldırısının politik anlamını ve gerçek yüzünü bilince çıkartamamaktan gelen sorunlardır. Düzen solu ve reformist partiler, kendi ideolojik ve politik konumlarının bir ifadesi sayılması gereken görüşleriyle özelleştirme karşıtı mücadele saflarında kafa karışıklığına yolaçmaktadırlar. Özelleştirmeye karşı mücadele çoğu durumda “sosyal devlet”in ya da devlet mülkiyetinin savunulmasına, burjuva hukukuna bel bağlanmasına indirgenmektedir. Böyle olunca da, sermayeye cepheden tutum almanın olanakları ortadan kaldırılmaktadır. İşçi ve emekçilerde özelleştirmeye karşı oluşan tepki ve öfke görüşme ya da mahkeme sonuçlarını beklemeye kanalize edilmekte, yığınlar çaresizliğin içine itilmektedir.

Bir diğer temel sorun sendika bürokratlarının sınıf içinde oynadıkları uğursuz rolle ilgilidir. Sendikalar özelleştirme karşıtı mücadelede de sınıfın çıkarları doğrultusunda hareket etmemektedirler. Çünkü başlarında burjuvazinin ajanları oturmaktadır. Sınıf bu mücadelede sendikalarını kullanma olanaklarından yoksundur.

Buradan da anlaşılacağı gibi, sorun gelip sınıfın bilinç ve örgütlenme düzeyinin düşüklüğünde düğümlenmektedir. Fakat buna bugün bir de yığınların bilinçli bir tarzda içine itildiği çaresizlik ve sahipsizlik duygusunu eklemek gerekir.

Yenilgi ruh halinin yarattığı
ağır sonuçlar

Son yıllarda yürütülen hak gasplarını durdurma ve özelleştirmeleri engelleme mücadelesinin umulan sonuçları vermemesi, bu çaresizlik duygusunu daha da derinleştirmiştir. Bu, tam anlamıyla mücadele meydanına çıkamadan alınan yenilgilerin yarattığı bir ruh halidir ve sınıf devrimcileri açısından hiç de şaşırtıcı olmamıştır.

Bunu görmek için Kasım ‘94’te çıkartılan “”Özelleştirme Yasası”nın hemen ardından yazılanlara bakmak yeterlidir:

“İşçi sınıfı şimdi tarihi bir saldırıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu saldırı karşısında gerekli direnişi gösteremez ve onu püskürtemezse eğer, bu, işçi sınıfı hareketine ancak 12 Eylül’le kıyaslanabilir bir darbe olacaktır. Bu nedenle sermayenin bu büyük saldırısına direnmek, onu geri püskürtmek, giderek bir karşı saldırı örgütlemek, işçi sınıfı için bugün yaşamsal bir zorunluluktur. İşçi sınıfı, eğer bu yeni toplu saldırıya göğüs geremezse, bunu izleyecek yeni saldırılar peşpeşe gelecek, sermaye işçi sınıfına tam anlamıyla köleliği dayatacaktır.”

Bu değerlendirme gene işin ciddiyetini en güçlü şekilde vurgulayan şu satırlarla devam etmektedir:
“Türkiye’nin tüm devrimci kuvvetlerinin mücadeleyi ilerletmede gerçekten oynayabilecekleri az çok ciddi rolleri varsa eğer, tam da bunu en etkin biçimde ortaya koymak zorunda oldukları günlere girmiş bulunuyoruz. İşçi ve emekçi hareketi bu çatışmadan bir yenilgi, dahası kolay bir yenilgiyle çıkarsa eğer, bu, devrimci hareketin bugünkü güdük durumunu bile koruyamaması, hepten kötürümleşmesine yolaçacaktır. Bunun bilincinde olunmalı, herkes gücünü ve faaliyetini buna göre ortaya koymalıdır.” ( Eksen Yayıncılık Dünyada ve Türkiye’de özelleştirme saldırısı sf.9-13)

Sınıf devrimcileri bu değerlendirme ve uyarıları boşuna yapmamışlardır. Aradan geçen 6 yıl ve sınıf hareketinin bugün içinde bulunduğu durum bu değerlendirmeleri fazlasıyla doğrulamıştır.

Sonuç olarak özelleştirme karşıtı mücadele bugün tam anlamıyla bir tıkanıklıkla yüzyüzedir. İşçi ve emekçiler cephesinde özellikle son aylarda elle tutulur bir hareketlenme gözlenmemektedir. Tersine önceki yıllara göre hayli ciddi bir gerileme sözkonusudur. Sınıf ve emekçi hareketine bir sessizlik ve bekleyiş havası hakimdir. Ne son saldırının muhatabı Telekom işçileri, ne de özelleştirmeyle yüzyüze olan diğer sektörlerden işçi ve emekçiler ortaya ciddi bir tepki koyabilmiş, bu konuda mücadele örgütleyebilmişlerdir. Bölgesel toplantılar ya da imza kampanyası türünden girişimler ise, iyiniyet taşımakla birlikte, saldırının boyutlarıyla kıyaslandığında bir hayli mütevazi kalmaktadır.

Saldırıya karşı sınıf barikatı

Fakat bütün bunlar, sermayenin bu tarihsel saldırıda tartışılmaz bir zafer kazandığını, tersinden ise işçi ve emekçi hareketinin tarihsel bir yenilgi aldığını göstermiyor. Geç kalınmış olsa da yitirilmiş çok fazla bir şey yok. Zira süreç devam ediyor ve en kritik aşamalar henüz yaşanmadı.

Bu nedenle umutsuzluğa ve çaresizliğe prim vermemek, geçmişten ders alarak mücadelenin görevlerine yüklenmek gerekiyor. Hem enerji ve SEKA işçilerinin direngen tutumu, hem de bugün zindanlardaki devrimci tutsakların teslimiyete prim vermeyen direniş çizgisi mücadelede tutulacak yolu gösteriyor.

Başta Telekom, TEKEL, THY’de çalışanlar olmak üzere öncü işçi ve emekçiler, özelleştirme saldırısına karşı güçlü bir barikat örebilmek için, saldırının kapıya gelip dayanmasını beklemek yerine şimdiden harekete geçmelidirler. Diğer yandan özelleştirme karşıtı mücadelenin en temel zayıflığı olan sınıf dayanışmasının yokluğu ancak direnişe geçmiş sınıf kardeşlerine, diğerlerinin yapacakları eylemli destekle aşılabilecektir. Yani nerede özelleştirme karşıtı bir direniş varsa, başta özelleştirme saldırısıyla yüzyüze olan sınıf bölükleri olmak üzere sınıfın eylemli desteğiyle karşılanabilmelidir.

Enerji sektöründe ihaleleri tamamlanmış santrallerden bazılarının Haziran ayında yeni sahiplerine devredileceği açıklanmıştır. Sektördeki işçi ve emekçiler de buna karşı direniş kararlılıklarını dile getirmişlerdir. Dolayısıyla bugün özelleştirme saldırısıyla yüzyüze olan tüm işçi bölükleri güçlerini birleştirmek için harekete geçmeli, enerjide patlayacak muhtemel bir direnişi yalnız bırakmamalıdırlar. Eğer bunu yapabilirsek, bu desteği örgütleyebilirsek, direnişçi işçilerin direngen çizgisini de genelleştirmiş, sınıf ve emekçi hareketine maletmiş oluruz. Güncel planda enerjide sermayeye geri adım attırılması havanın işçi ve emekçilerden yana dönmesi açısından büyük bir önem taşımaktadır.




Vatana ihanet çizgisinde birleşenler...


Ayşe Aydın

Derviş yasaları olarak piyasaya sürülen ABD’nin “15 emir”i, kimi düzen partileri üzerinden yaratılmaya çalışılan sahte milliyetçilik, bağımsızlıkçılık vb. yanılsamaların son kalıntılarını da silip süpürdü. Sağdan ve soldan en uç düzen partilerinin koalisyonuyla kurulan 57. hükümet, sadece ABD’nin atadığı fiili başbakanın emrine girmeyi sindirmekle yetinmedi, sindirme sorununu her vesileyle öne süren başbakanları şahsında, “büyük birader” başkanın yazılı emrini de hazmetti. ABD emperyalizminin tam tahakkümünü koşullayan 15 yasa, 15 günde değilse bile, jet hızıyla çıkarıldı.

Telekom yasası üzerinden MHP’li bakan şahsında koparılan “milli çıkarlar”, “ulusal bağımsızlık” yaygaralarının ömrü, ABD’nin doğrudan devreye girmesi ve “ulusal bağımsızlığın” sözde koruyucusu ve kollayıcısı ordudan tek ses çıkmaması üzerine, sabun köpüğü gibi birden söndü. Aynı ulaştırma bakanına, bir gün önce tükürdüğünü yalatırcasına, kabul edilen Telekom yasası bizzat okutuldu, üstelik savunma ifadeleri kullandırılarak...

Gerçi faşizmin milliyetçiliğinin ne menem bir şey olduğunun kanıtlanması için Telekom yasası başta olmak üzere, ülkenin ve “milletin” toptan satışa çıkarılması anlamına gelen yasaların MHP ortaklığındaki koalisyon tarafından çıkarılması gerekmiyordu. Gerek dünyanın yakından tanıdığı Alman ve İtalyan faşistlerinin icraatı, gerekse bizzat kendi serencamı, MHP milliyetçiliğinin karakteri hakkında yeterince veri sunuyor. Ülkenin gerçek yurtseverleri, anti-emperyalist mücadelenin kahramanı devrimcilerin katlinde üstlendiği tetikçilik bile tek başına yeterlidir. Bir dönemin başrol oyunculuğunu üstlenen MHP yetiştirmesi bu katil beslemeleri güdüleyen “vatanseverlik” duygularının, CİA tarafından ödenen maaşın miktarıyla yakından ilgili olduğu çoktan açığa çıktı. MHP’nin milliyetçiliği, CA kaynaklı kontr-gerilla talimnamelerinde “ev sahibi ülkenin yurtsever güçleri” olarak ifade edilenlerin, CİA ajanlarıyla işbirliği görevinden ibarettir. Dün bu rolü gönüllü olarak üstlenen ve onlarca devrimcinin, aydının, bilim adamının katline, Maraş, Sivas, Çorum gibi toplu katliamlara imzasını atan MHP, bugün de, vatanın toptan satışını hazırlayan yasalara imza atmaktadır. Vatana ihanet koalisyonunda üstlendikleri bu rlle birlikte, “yurtseverlik” görevleri de bir bakıma tamamlanmış olacak. Çünkü arkalarında seve seve satacak tek bir şey bırakmama kararlılığında oldukları görülüyor.

Açıkça görülen bir başka gerçek, MHP’nin bu “Amerikan vatanperverliği” konusunda yalnız olmadığıdır. Başta hükümet ortakları “sol” DSP ile “muhafazakar” ANAP olmak üzere, muhalefetteki ve iktidardaki tüm burjuva partiler; başta “hukukçu” cumhurbaşkanı olmak üzere tüm devlet kurumları ve hepsinin tepesinde MGK (onun şahsında ulusal bağımsızlığın koruyucu ve kollayıcı gücü ordu); ve tabii tüm bu kişi ve kurumların sahibi olarak tekelci burjuvazidir satışın asıl mimarları. MHP şahsında en uçtan kendini gösteren tüm özellikler aslında işbirlikçi burjuvazinin karakterini ortaya koyan, ihtiyaçlarına yanıt veren özelliklerdir. Susurluk’la bir kısmı ortalığa saçılan kirli ilişkilerin bir ucundan MHP’li katiller tutmaktaysa, diğer uçlarından askerinden polisine, bürokratından politiacısına kadar, devletin en etkili ve yetkili mevkilerindeki şahsiyetler tutmaktadır. Bu tabloda, o günden bu güne özenle üstü örtülmeye çalışılan Susurluk’un sermayedeki ayaklarıdır. Ancak ne denli çaba gösterilirse gösterilsin, gerçekleri uzun zaman gizlemek mümkün olmuyor. İşte nihayet, ABD’li Derviş’in vatana ihanet yasalarını hararetle desteklemekle yetinmeyip, “geç kalındı” diye azarlama yüzüzlüğü göstermekten de çekinmeyen TÜSİAD patronları şahsında o da ortaya çıkıyor.

Sermaye sınıfının değer verdiği tek şey paradır. Onun ötesinde “vatan, millet, sakarya” edebiyatı, soyup soğana çevirdikleri işçi-emekçi kitleleri aldatma, oyalama dışında kendileri için bir anlam ifade etmemektedir. Bu gerçek bugün, MHP’nin sahte milliyetçiliği, DSP’nin sahte solculuğu, ANAP’ın sahte tutuculuğu biçiminde, sermaye partileri şahsında kendini tüm çıplaklığıyla göstermektedir.