7 Nisan'01
Sayı: 03


  Kızıl Bayrak'tan
  Esnaf eylemleri, burjuvazinin hesapları ve devrimci sınıf tutumu
  Sendika ağalarının işi bu kez kolay değil!
  Sınıf hareketine devrimci müdahale sorumluluğu
  Öncü İşçi İnisiyatifi'nin çalışmalarından
  Öncü işçilere önemli sorumluluklar düşüyor
  Sınıf ve kitle hareketi
  Ara sınıf eylemlilikleri ve gösterdikleri
  Ölüm Orucu Direnişi sürüyor!
  Gençlik
  Düzenin krizi'ne liberal sol reçeteler/2
  Özelleştirme saldırısı ve Telekom
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/1
  Krizin sosyal faturası
  Newroz kutlamaları imralı çizgisinin iflasını belgeler!
  Uluslararası hareket
  Ölüm Orucu Direnişi 25. haftasında!
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/1

H. Fırat
(24 Mart ‘01 tarihli bir konferansın kayıtlarıdır...)

Güncel kriz, Türkiye’nin yaşamakta olduğu ağır ekonomik sorunlara çözüm getirmek iddiası taşıyan ve 14 aydır uygulanmakta olan İMF programının iflasını belgeledi. Burjuvazinin, onun adına ülkeyi yöneten hükümetin iddiası, bu programın uygulanması durumunda ekonomik dengelerin yerine oturacağı, kapitalist ekonomideki yapısal bozuklukların bir ölçüde olsun giderilebileceği, bunun ise özellikle enflasyonun düşmesi yoluyla işçi sınıfına ve emekçilere zaman içerisinde nefes aldırtacağı vb. idi. Bu büyüklüğü ölçüsünde temelsiz iddiayla 14 aydır uygulanan ekonomik saldırı ve sosyal yıkım programı, işçi sınıfına ve emekçilere ağır bir fatura anlamına geliyordu. Bu fatura emekçilere ödettirildi, fakat 14 ayın sonunda sonuç tam bir iflas oldu. Bu bugün artık genel kabul görüyor, progrın asli sahipleri de dahil buna.

Sonu gelmeyen “fedakarlık” talepleri

Öncesi bir yana, “24 Ocak Kararları” diye bilinen ve ancak faşist 12 Eylül askeri rejimi koşullarında uygulanabilen saldırıdan beri bu ülkede gündeme getirilen her yeni saldırı programı, ekonomik sorunlara çözüm bulmak iddiasına dayanıyor, bunun çok geçmeden emekçilerin yaşamında da bir düzelme yaratacağı yalanı ise bunu tamamlıyor. Ama her uygulama, ortaya bir başarı çıkarmak, kapitalist ekonomide bir parça olsun bir denge ve düzelme yaratmak bir yana, her seferinde yeni ve öncekinden daha ağır bir kriz batağıyla sonuçlanıyor.

Bir bakıma son kırk-elli yılın kısır döngüsüdür bu. Bu açık olgu, Türkiye’nin bağımlı kapitalist ekonomisinin yapısal bozukluklar ve çözümsüz sorunlarla yüzyüze olduğunun tescilinden başka bir anlama gelmemektedir. Onyıllardır kendini yineleyip duran bu kısır döngünün özü özeti ise şudur: Uygulanan ekonomik programlar, kapitalist ekonominin yaşamakta olduğu sorunlara bir çözüm getirmekten çok, ortaya çıkan ekonomik ve sosyal faturanın emekçiler ödetilmesi yoluyla çarkın dönmesini sağlamaktadır yalnızca. Ekonomi krize battıkça ortaya bir fatura çıkarıyor, bu fatura her seferinde emekçilere bir biçimde ödettiriliyor ve böylece çark dönüşünü ağır aksak da olsa sürdürmüş oluyor.

Önceki dönemin sorunlarını çözmek iddiasıyla gündeme yeni bir “ekonomik model”in getirildiği son yirmi yıla bakalım. 1980 yılı başında gündeme getirilen 24 Ocak Kararları’ndan beri her seferinde kitlelerden “fedakarlık” isteniyor; her seferinde aynı yalan yinelenerek, biraz sabır gerekli, halk bu sabrı gösterir ve gerekli fedakarlıklara katlanırsa arkası düze çıkmak olacaktır, bundan ise bütün bir toplum yararlanacaktır, deniliyor. Ama aradan yirmi yılı aşkın bir süre geçiyor, bu süre zarfında krizler birbirini izlemekle kalmıyor, her yeni kriz bir öncekinden daha ağır ve yıkıcı sonuçlar yaratıyor. Ne ülke düze çıkıyor, ne de halkın yaşam koşullarında en ufak bir düzelme yaşanıyor. Tam tersine, çalışan kitlelerin yaşam koşulları her açıdan kötüleşiyor ve kendi deyimleriyle ülke iflas noktasına geliyor.

Bizzat kurulu düzenin egemenleri her yeni krizi bir öncekinden daha ağır bir biçimde nitelemekten geri durmuyorlar. ‘94 yılında da bir kriz yaşandı; krizin ağır sonuçlarından hareketle bizzat tekelci burjuvazinin sözcüleri, onu “Cumhuriyet tarihinin en ağır krizi” olarak niteliyorlardı ve bu yerinde bir nitelemeydi. Bunun faturası o dönem 5 Nisan Kararları ile emekçilere ödettirildi. Fakat bu ağır faturaya rağmen sonuçta hiçbir şey düzelmedi ve bugün ülke yeni bir ağır krizin batağında debeleniyor. Bugün 14 aydır uygulanan saldırı programından da öteye, bizzat ülkenin iflas ettiği söyleniyor artık. ‘94 yılında Cumhuriyet tarihinin en ağır krizi diyorlardı, şimdi ülkenin iflası diyorlar. Artık krizin ağırlığını vurgulamaktan öteye ülkenin iflas noktasına geldiğini söylemek durumunda kalıyorr.

Buradan net bir sonuç çıkıyor: Türkiye kapitalizminin sorunları yapısal ve çözümsüzdür. Türkiye’nin kapitalist ekonomisi onyıllardır hep aynı sorunlarla muzdariptir ve bu kendini döne döne her seferinde daha da ağırlaşan krizlerle ortaya koyuyor. Enflasyon ve hayat pahalılığı, büyüyen bir işsizlik ve gelir dağılımı uçurumu, düşük ücretler ve zaten çok sınırlı sosyal hakların bile gaspı, yoksulluk ve kültürel gerilik, yaygınlaşan fuhuş ve çok yönlü bir manevi dejenerasyon, tam da bu ekonominin kitlelere sürekli ağırlaşan faturası oluyor.

Sürekli ağırlaşan bir borç batağı tablosu

Bu arada iç ve dış borçlar sürekli büyüyor. Üstelik anapara ve faiz olarak sürekli ödendiği halde büyüyor. 12 Eylül döneminde Türkiye’nin dış borcu 15 milyar dolar civarındaydı. ‘90 yılında 50 milyar doları bulmuştu. Şimdi ise 120 milyar dolara ulaşmış durumda. Dört yıl önce bu borçlar 80 milyar dolardı. Emekçilerin sırtından sürekli borç ödendiği halde, aradan geçen dört yıllık süre içinde bu borç tutarı %50 artmış durumda. Ağır faiz koşulları ile alınan ve bir kısmının geri ödemesi daha da ağır koşullarla elde edilebilen yeni borçlarla yapılabilen bir dış borç batağı tablosudur bu.

Dahası var. Eskiden daha çok dış borç yükünden söz edilirdi, şimdi bunu tamamlayan bir de çok ağır bir iç borç yükü var. Bunun tutarı ise 60 milyar doları bulmuş ve sık sık gündeme getirilen yeni borçlanmalarla da bu rakam sürekli şişiyor. Ulusal gelire oranlandığında bunun ürkütücü bir iç borç tablosu olduğunu konunun uzmanları söylüyorlar.

Özetle bu, tam bir iç ve dış borç batağı tablosu. Devletin tüm vergi geliri (yuvarlak rakamın 17 katrilyon TL olduğu söyleniyor) neredeyse olduğu gibi bu dış ve iç borcun faiz ödemelerine gidiyor. Son devalüasyon paranın değerini bir anda %40’a düşürdüğüne ve dalgalı kur sistemiyle bu düşüş günden güne devam ettiğine göre, bütçe gelirlerinin dolar cinsinden yapılması zorunlu dış borç ödemelerine artık yetmeyeceği, devalüasyon ölçüsünde bu borçların değerlendiği de ayrı bir sorun. Tüm öteki devlet giderleri (yuvarlak rakam 7.5 katrilyon TL, ki bu rakam faize ödenen meblağın yanında son derece mütevazi kalıyor) bütçe açığı olarak tanımlanıyor ve bunların yıllık olarak karşılanması için de sürekli yeni borçlanmalara gitmek bir zunluluk oluyor. Bu giderlere “kaynak sağlama” adına doğrudan ve dolaylı vergilerle, zamlar yoluyla halka çıkarılan fatura da cabası. Eğitime, sağlığa ve öteki sosyal alanlara ayrılan zaten son derece sınırlı bütçelerin sürekli kısılması ise bu faturanın bir başka ödetilme biçimi oluyor.

Günden güne ağırlaşan kısır döngü
ya da “ülkenin iflası”

Günden güne ağırlaşan bir kısır döngü bu. Türkiye’nin dış borcunun 120 milyar dolar olduğu bir dönemde, GSMH’sı, yani yıllık ulusal geliri yalnızca 200 milyar dolar. Kaldı ki son devalüasyonla birlikte bu rakam 200 milyar doların da çok altına düşmüş durumda. Devalüasyon öncesinde kişi başına yıllık ulusal gelirin 3200 dolar civarında olduğu söyleniyordu, şimdi bu 2500 dolar civarına inmiş durumda. Bu toplam ulusal gelirdeki bir düşüşün ifadesidir.

Kriz sonrasında toplam ulusal gelirin 160 milyar dolara düştüğü söyleniyor. Ve sizin 160 milyar dolarlık yıllık ulusal gelirinize karşılık 120 milyar dolar tutarında bir dış borcunuz var. Dış borçlarınızın toplam ulusal gelirinize oranı %75 düzeyine çıkmış. İşte ülkenin iflasa götürülmesi kendini burada gösteriyor. Kapitalist dünyanın uluslararası standartlarına göre, toplam dış borcun yıllık ulusal gelire oranının %50’ye yaklaştığı ya da bunu aştığı her ülke, çok borçlu ve dolayısıyla yüksek riskli bir ülkedir. Böyle ülkelere yeni borçlar çok ağır koşullar ve güvenceler karşılığında verilir artık. Bu da ülkenin iflasa götürülmesinin bir başka göstergesidir.

Dahası bu borçların %30’u kısa vadeli borçlardır. Kısa vadeli borç kısa süre içinde ödeme zorunluluğu anlamına geliyor. Bu ise ağır koşullarda yeni borçlanma demektir. Çok borçlu ve dolayısıyla yüksek riskli bir ülke olduğunuz için de, bu yeni borcu size verecek olanlar, salt ekonomik ve mali açıdan değil, siyasal açıdan da size ağır koşullar dayatırlar. ABD büyükelçisinin bu ülkenin başbakanını elçilik konutuna çağırma küstahlığı göstermesi bunu sembolize ediyor ve orada hiç de ekonomik ve mali sorunlar değil, fakat tam da siyasal sorunlar tartışılıyor. Kredi musluklarını elinde tutanlar burada Türkiye’ye kendi koşullarını dikte edip dayatıyorlar. Ağır borç yükü üzerinden kendini gösteren mali köleliğin siyasal köleliği daha da ağırlaırması anlamına geliyor bu. Ekonomik krizin Türkiye’ye siyasal faturasıdır bu. Amerikalı stratejistlerin işi, Başkan’ın Türkiye’ye bir siyasal komiser tayin etmesinden sözetme noktasına vardırmaları bu açıdan boşuna değil.

Aynı kıskaç iç borç ödemeleri cephesinde yaşanıyor. Birkaç gün önce yeni hazine bonoları piyasaya çıkarıldı, üç ay süreli olarak. Günü gelmiş iç borç ödemelerine kaynak bulmak için. Bir anda devlet hesabına 3 katrilyon lira borç alıyorsunuz. Bunlar kısa vadeli borçlar ve çok ağır faiz yüküyle alınabiliyor, birleşik faiz tutarının %198 olduğu açıklanıyor. Ama üç ay sonra bu 3 katrilyonu da geri ödemek zorundasınız, bunu ödemek içinse ağır koşullarla yeniden borçlanmak, ya da halkın sırtına yeni dolaylı vergiler ve zamlar bindirmek zorundasınız.
Bu onyılların kısır döngüsü. Türkiye’nin bir borç yükü var, iç ve dış borç yükü. Devletin 17 katrilyon vergi geliri olduğu söyleniyor ve bu aynı devlet yılda 17.5 katrilyon borç faizi ödüyor. (Bunlar devalüasyon öncesi rakamlar, bunu yeniden hatırlatıyorum; zira devalüasyon öncesinde 1 katrilyon lirayla yaklaşık 1,5 milyar dolar borç ödenebiliyordu, şimdi ise yalnızca 1 milyar dolar ödenebiliyor, kur sürekli dalgalandığına göre günden güne bu bile olanaklı olmaktan çıkacak). Yani devlet bütün vergi gelirini neredeyse olduğu gibi tefecilere faiz olarak veriyor. Bu oluşmuş bir çark, Türkiye’nin ekonomik ve mali sistemi işte bu.

Kendini sürekli yeniden üreten yapısal sorun

Türkiye bir borç köleliği içerisinde; Türkiye kapitalizminin temelinde bu var, yapı bununla işliyor, çark bununla dönüyor. İkinci emperyalist savaş sonrası dönemde, özellikle de 1950’li yıllardan itibaren, Türkiye kapitalizmi hızlı bir gelişme süreci içerisine giriyor. Burada izlenen sermaye birikimi modeline “ithal ikameci sanayileşme” deniliyor yerleşmiş dilde. “İthal ikameci” sanayileşme, düne kadar dışarıdan hazır olarak ithal edilen bir malı bundan böyle içeride üretmek yolunu tutmak anlamına geliyor. Ama nasıl? Kendi sanayi altyapınız, gelişmiş teknolojiniz, buna uygun bir bilgi birikimi ve eğitilmiş insan malzemeniz olmadığı için; dışarıdan aldığınızı içeride üretmek adına, işin aslında, dışarıdan o güne kadar hazır aldığınızı, yine dışarıdan ithal edeceğiniz yatırım ve ara malları ile bundan böyle içeride &ml;retme yoluna gitmiş oluyorsunuz. Yani bir takım tali girdiler sayılmazsa, işin aslında, mamül mal yerine onun hazır parçalarını dışarıdan alıp içeride montaj etme yoluna gidiyorsunuz. Geçmişte, ‘60’lı yıllarda, Türkiye solunun bu tür bir sanayileşme iddiasını “montaj sanayi” olarak eleştirmesi de bundandır.

Kritik girdileri bakımından büyük ölçüde dışa bağımlı bir sanayileşme oluyor bu. Otomobil üretiyorsunuz, ama motorunu, bir dizi başka ana girdisini dışarıdan getirmek zorundasınız. Bunları dışarıdan getirmek için de dövize sahip olmak zorundasınız, ki benim burada sözü getirmek istediğim asıl nokta da bu zaten. Eğer dış ticaretinizde bir denge varsa ya da daha da iyisi fazlanız varsa, pek sorun yok, dövizi verip o malları alabiliyorsunuz. Değilse, bu ithalat girdilerini karşılamak için döviz bulmak zorundasınız. Bunu ürettiğiniz sanayi mallarını dışa satarak bulamazsınız, zira montaja dayalı ve esas olarak da yüksek gümrük duvarlarıyla korunmuş iç pazara yönelik sanayi mamülleriniz için dışarıda pazar bulamazsınız.

Tarım ürünleri ihracatı, artı turizm gelirleri, artı ‘60’lı yıllardan itibaren işçi dövizleri katkısı, ülke olarak döviz ihtiyacınızın ancak bir bölümünü karşılayabiliyor. Geri kalanı için dışarıdan bir biçimde borçlanmak zorundasınız. Borç alıyorsunuz, ama bu bir kerelik bir durum değil, bunu sürekli yinelemek durumundasınız. Zira dış ticaretiniz hep açık veriyor; turizm gelirleriniz ile işçi dövizleriniz bu açığı bir parça hafiflettiği halde, bu açık “ithal ikameci sanayileşme”nizin ilerlemesine paralel olarak sürekli büyüyor. Birikmekte olan borçları ödeyebilmek için de durmadan yeniden dış borç almak zorundasınız. Ve siz, dış borç alıp hem ithalat gereksinmelerini karşılıyorsunuz, hem de aldığınız dış borçların vadesi gelmiş olanlarını ödüyorsunuz. Dolayısıyla alınan bor&edil; kar topu gibi durmadan büyüyor. Ekonominiz büyüdükçe ithalat girdisi ihtiyacı artıyor, girdi ihtiyacı arttıkça döviz ihtiyacı, dolayısıyla borç ihtiyacı artıyor. Ve içine girdiğiniz borç sarmalı durmadan faiz yükü üretiyor, borçlarınız bunun da etkisiyle şiştikçe şişiyor.

Buraya kadar söylediklerim sadece sorunun ekonomik ve mali mekanizmasına, bu cephede ürettiği sorunlara ilişkindir. Daha bir de bunun başta siyasal olmak üzere tüm öteki cephelerdeki sonuçları var. Emperyalist merkezlere borçlandığınız ölçüde onlara olan bağımlılığınızın siyasal, diplomatik ve askeri cephelerinde, bir bakıma bu ekonomik olandan da ağır bir fatura ile yüzyüze kalıyorsunuz. Ağırlaşan ekonomik ve mali bağımlılık beraberinde ağırlaşan bir siyasal bağımlık da getiriyor. Böylece yuları yıldan yıla daha vahim biçimler ve boyutlarda emperyalist merkezlerin eline vermiş oluyorsunuz. Türkiye’nin ikinci emperyalist savaş sonrası bütün bir tarihsel süreci bununun ibret verici bir örneğidir.

Emperyalist köleliğin sınıf dayanağı

Bunu kritik önemde bir olguyla birlikte ele almak durumundayız; tam da bu aynı süreç, Türk burjuvazisinin emperyalizmle işbirliği içinde kurduğu sömürü ve talan mekanizmalarıyla görülmemiş boyutlarda semirip palazlanmasına tanıklık etmiştir. Bugün Türkiye’nin herşeyine hükmeden tekelci büyük burjuvazi ülkeyi emperyalizmin çiftliği haline getirmiş, ülke kaynakları yağmalanmış, ülke borç batağı içinde bugünkü iflasa sürüklenmiş, işçi sınıfı ve emekçilerin bu süreç içinde adeta kanı emilmiş, ama işte tüm bunlar sayesindedir ki, emperyalizmle çıkar ve kader birliği eden sınıf, yani tekelci sermaye kodamanları bugünkü muazzam iktisadi-mali güce erişmişlerdir. Başka bir ifadeyle, bu aynı süreç onlar yönünden, büyük oranda kârlar ve vurgunlaa ilerleyen başarılı bir sermaye birikimi süreci olmuştur.

Bu unutulursa, sorunların kaynağı salt emperyalizmle açıklanırsa, milliyetçi liberal sol kesimlerle aynı konuma düşülür. Böylece emperyalizmin ülkeyi köleleştirmesini olanaklı kılan üretim ilişkileri, bu üretim ilişkilerine dayanan, bu temel üzerinde hüküm süren sınıf egemenliği sistemi gözlerden gizlenir. Emperyalizme keskin karşıtlık perdesi altında sınıf işbirliği çizgisine dayalı milliyetçi liberal bir konumda hareket edilir. Bu konum ise tüm milliyetçi keskinliğine rağmen, burjuva liberal çizgi üzerinden emperyalizmle uzlaşmaya varır. Emperyalizmle ilişkilerin temelden yıkılması ve tasfiyesine değil, fakat bağımlılık biçimi ve düzeyinin gözden geçirilmesine dayalı bir ulusal liberal çizgidir bu. Bunu en iyi Perinçekçi İP’in bugünkü konumu ve çizgisi üzerinden gör&uul;p izlemek mümkün.

Borç köleliğinin siyasal bedelleri

Borç batağının ülkeyi bugün getirdiği noktaya dönüyorum. Kriz batağından bir parça olsun çıkılabilmesi için şu sıralar Amerika’dan acil kredi alınması gerektiğini yineleyip duruyorlar, ülkeyi yönetenler. 15-20 milyar dolar kredi bulurlarsa çok rahatlayacaklarını, krizin yıkıcı etkilerini dizginleyebileceklerini söylüyorlar. Tabi bulamadıkları bir durumda ise herşeyin iyice başaşağı gideceği sonucu bu söylemin kendisinden kendiliğinden çıkıyor. Bu vaziyette, İMF ve Dünya Bankası’nı da kendi denetiminde tutan ABD’den kredi dileniyorlar. ABD, bu kadar değilse de bu paranın bir kısmını size sağlayabilirim, ama şu şu koşulla deyip kabul edilmesi pek de kolay olmayan ağır dayatmalarını koyuyor pazarlık masasına.

Bunlar salt ekonomik ve mali koşullardan ibaret de değil, bu kadarını zaten İMF ve Dünya Bankası üzerinden dayatıyor ve zorlanmadan kabul ettiriyor. ABD emperyalizmi için sorun bundan da öte, tam da ağır siyasal koşullar/dayatmalarla ilgilidir. Bu döneme ilişkin bölgesel ihtiyaçları ve buna dayalı tercihleri nelerse onları bir bir masaya koyuyor. Fırsatını bulmuşken Türkiyeli işbirlikçi uşak takımına tam da bunları dayatıyor. Parayı ancak bu koşullarla verebilirim diyor ve hiç kuşkunuz olmasın, “tercih sizin, siz bilirsiniz...” diye de gönlü rahat bir biçimde ekliyordur, kapalı kapılar arkasında süren o kirli, tehdit ve şantajla içiçe pazarlıklarda. Bunu elbette ki Türkiye’nin iç siyasal yaşamına ilişkin istemler tamamlıyordur; bu parayı veririz, ama siz de kendi işçinizin-emekçinizin elini kolunu iyi biçimde bağlamasını başarmalısınız; iç s&ml;mürü ve soygun çarkını tam olarak güvenceye almalısınız ki, verdiklerimizi bize yarın tüm faizleriyle geriye ödeyebilmenizin bir garantisi olabilsin vb...

İMF’nin bütün bir işi, işlevi de ekonomik ve mali cephede zaten bu değil midir? İMF reçetelerinin tek gerçek işlevi, uluslararası sermaye çevrelerinden (emperyalist devletlerden, büyük bankalardan ya da bizzat İMF’nin kendisinden) aldığınız borcun vadesi geldiğinde gerisin geri ödenebileceği koşulların ekonomik ve mali düzenlemelerle güvenceye alınmasıdır. İMF reçeteleri her zaman buna hizmet eder, bunu güvenceye alır. Bu reçetelere atfedilen öteki herşey kitlelerin aldatılmasından ibarettir.

İMF reçeteleri gereğince ücretleri düşürmek gerekir, çünkü bu yolla kâr ve sömürü oranı artırılarak daha büyük kaynak yaratılır. Yeni vergiler koymak, dolaylı vergileri çoğaltmak gerekir, zira böylece ek gelir kaynağı edilir. Toplu tensikatlarla çalışan sayısını azaltmak gerekir, çünkü bu hem sömürü oranını artırmanın bir imkanı olur, hem de eğer sözkonusu olan devlet işletmeleriyse bu yolla devlet harcamaları azaltılmış ve bu kaynakları başka türlü (doğal olarak en başta borç ödemeleri için) kullanmak olanağı yaratılmış olur. Eğitimden, sağlıktan, öteki sosyal harcamalardan kısmak gerekir, çünkü devlet ancak böyle tasarruf sağlayabilir ve emperyalist alacaklılarına karşı yükümlülüklerini aksatmadan gerçekleştirir. Bunun özelleştirme boyu, kamu hizmeti alanlarını yerli ve uluslararası tekeller için bir sömürü ve vurgun alanı haline getirme hesapları da bunun ayrı bir boyutu.

“Küçülen devlet”in büyüyen işlevi

“Devleti küçültmek gerekir” diyorlar, bu ülkenin tüm sermaye uşakları, emperyalist merkezlerden aldıkları kalıpları yineleyerek. Bununla, devletin ekonomiden çekilmesi, dolayısıyla KİT’leri devretmesi, sosyal harcamalarını alabildiğine azaltması, kamu hizmetlerini kârlı bir sömürü alanı olarak tekellere devretmesi vb.’ni kastediyorlar. Devleti küçültmek derken bundan asla devletin baskı ve terör aygıtını küçültmeyi anlamıyorlar, tam tersine, bunu “devletin asli görevi” olarak görüyorlar ve devlet ekonomiden elini çekerse, yani bu anlamda küçülürse, böylece kendi “asli görevi”ne dönmüş olur ve daha iyi hizmet verir, diyorlar. Bu hizmetin ne olduğunu iyi biliyoruz.

Bu nedenledir ki, tüm piyasa liberalleri devletin küçültülmesini istemek bir yana, tahkim edilmesi konusunda tam bir görüş birliği içindedirler. Ordunun, polisin, yargının, diyanet örgütünün küçültülmesini, hapishane yapımının durdurulmasını isteyen yok bunlar arasında. Arada diyenler varsa da, bu ya demokrat görünme samimiyetsizliğinin ya da bizi ABD yönetse daha iyi, ki küreselleşmenin gereği budur diyecek kadar uşak ruhlu olmanın ürünüdür. Ama tekelci burjuvazi ile onun adına ülkeyi yönetenlerin tercihleri bu konuda yeterince açık, net ve gerçekçidir.

Onlar sosyal yıkım politikalarının ne anlama geldiğini ve hangi sonuçları üreteceğini çok iyi biliyorlar. Bundan dolayıdır ki, özelleştirmeler yoluyla ekonomik alandan çektikleri ve sosyal fonksiyonlarını iyice budadıkları, bu açılardan gerçekten giderek “küçülen devlet”lerini, öte yandan bir baskı ve terör aygıtı olarak devasa boyutlarda büyütmek için herşeyi yapıyorlar. Sosyal harcamaları kısıyorlar, ama orduya, polise, zindanlara ayırdıkları kaynakları sürekli artırıyorlar. Eğitim ve sağlıktan kısıyorlar, ama silahlanmaya ve diyanet işleri örgütüne ayırdıkları kaynakları sürekli artırıyorlar. Bu bir sınıfsal bakış ve tercihtir, burjuvazi ne yaptığını çok iyi biliyor.

(Devam edecek...)