7 Nisan'01
Sayı: 03


  Kızıl Bayrak'tan
  Esnaf eylemleri, burjuvazinin hesapları ve devrimci sınıf tutumu
  Sendika ağalarının işi bu kez kolay değil!
  Sınıf hareketine devrimci müdahale sorumluluğu
  Öncü İşçi İnisiyatifi'nin çalışmalarından
  Öncü işçilere önemli sorumluluklar düşüyor
  Sınıf ve kitle hareketi
  Ara sınıf eylemlilikleri ve gösterdikleri
  Ölüm Orucu Direnişi sürüyor!
  Gençlik
  Düzenin krizi'ne liberal sol reçeteler/2
  Özelleştirme saldırısı ve Telekom
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/1
  Krizin sosyal faturası
  Newroz kutlamaları imralı çizgisinin iflasını belgeler!
  Uluslararası hareket
  Ölüm Orucu Direnişi 25. haftasında!
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Düzenin krizine liberal sol reçeteler/2

Karşıtını tanımlamaktan bile aciz programlar...


Krizin kaynağına ve sorumlularına işaret etmekten özenle kaçınanlar

TKİP Merkez Yayın Organı Ekim’in krizi konu alan değerlendirmesinde, tüm kesimleri ve kurumlarıyla burjuvazinin krizin gerçek kaynağını, dolayısıyla sınıfsal ve siyasal sorumlularını gizlemeye çalışan kampanyası ele alınırken, şunlar söylenmektedir:

“Reformist sol ile şu sıralar onunla aynı dili kullanarak İMF programına karşı alternatif bir ‘ulusal program’ ihtiyacını dillendiren sendika bürokrasisi ise, krizin başlangıcındaki yaygın söyleme bağlı kalarak, hem hükümeti hem İMF’yi, doğal olarak özellikle İMF’yi ve onun dayatmalarına kölece boyun eğdiği için de hükümeti suçlamakta ve sorumlu olarak göstermektedir. Fakat nedense hiçbirinin aklına, yapısal bozuklukları ve bunun yansıması olan krizleriyle Türkiye kapitalizminin kendisi, buna dayanan sınıf, ordu ve bürokrasisiyle bu sınıfa hizmet eden devlet, bir türlü gelmemektedir.” (Sayı: 221, Mart ‘01, başyazı)

Liberal sol çevreler tarafından gürültülü bir propaganda eşliğinde piyasaya sürülen (İP’in “Ulusal direnme programı”) ya da dışarıdan ölçüsüz övgülere konu edilen (EMEP’in koşulsuz olarak destekliği “Emek Platformu Programı”) programlar üzerinden bu tutumu somut olarak görmekteyiz. Bu iki programın her biri kendi yönünden “krize alternatif” olmak iddiası taşıyor. Bu kadar ciddi bir iddianın bir parça değer taşıyabilmesi için, çözüm bahsi bir yana, bu programların hiç değilse krizin ekonomik-sınıfsal karakteri ve kaynağının ele alınışı konusunda isabetli bir tutuma sahip olması beklenirdi. Oysa her iki programda da bu yok; her iki program da Türkiye kapitalizmine, onun dayanağı olan sınıfa, bu sınıfı ayakta tutan devlete açıkça değinmemeye çok özel bir özen g&oum;steriyor.

Elbette bu tutum bilgisizlikten ya da değerlendirme yeteneksizliğinden gelmiyor; tam tersine, burada son derece bilinçli bir tutum ve tercihtir sözkonusu olan. Bu bile başlı başına bu programların kurulu düzeni esas alan liberal reçeteler olmaktan öteye gidemediğini göstermeye yeter. Doğal olarak bu durumda “alternatif program” olmak iddiası da her türlü ciddiyetten yoksun kalır.

Her iki program da iç cephede krizden, İMF’yi körü körüne izleyen hükümetleri sorumlu tutuyorlar yalnızca. Türkiye kapitalizmini ve burjuvazisini krizden sorumlu tutmak bir yana, program metinleri bunları sözcük olarak olsun bir kez bile anmamak gibi inanılması güç bir tutum gösteriyorlar.

Dış cephede ise, “dış güçleri” bütün sorunların biricik nedeni ve kaynağı olarak gören burjuva milliyetçi tutumundan beklenebileceği gibi, Perinçekçi İP’in programı İMF’nin de ötesinde “emperyalist merkezleri” suçlama ataklığı gösteriyor. EMEP’li yazarların günlerdir övmekte birbirleriyle yarıştıkları “Emek Platformu Programı” bunu bile yapmıyor; emperyalizmi suçlamak ve hedef göstermekten özenle kaçınarak, İMF ve Dünya Bankası’nın sorumluluğuna işaret etmekle yetiniyor.

Son yirmi yılın sorumluları

Perinçekçi İP’in düzenin kendisi, sınıfsal ve siyasal dayanaklarıyla herhangi bir sorunu yok. Onun tüm sorunu teslimiyetçi hükümetlerle, bu hükümetler tarafından uygulanan politikalarla. “Halkçı-devletçi ekonomi seçeneği”ni sunan “Ulusal direnme programı”nın “Giriş ve gerekçe” bölümü şu paragrafla başlıyor:

“Türkiye ekonomisi, 24 Ocak 1980 Kararları, 12 Eylül Askerî Rejimi, Turgut Özal’ın ‘Liberalizasyon’ dediği Eroin Devrimi, DYP-SHP hükümetinin ‘İstikrar Paketi’ ve en son AB’ye aday üyelik sürecindeki IMF üzerinden Batı’ya ekonomik teslimiyetten geçerek bugünkü derin krize yuvarlanmıştır.”

Özetlenen dönem Türkiye’nin son yirmi yılıdır. Bu yirmi yılı ekonomik cephede “24 Ocak Kararları” ve siyasal cephede faşist “12 Eylül Askerî Rejimi” başlatmış ve bütün bir dönem üzerinden belirlemiştir. Bu iki temel önemde olay bile bize, bugün içine yuvarlanılan “derin krizin” sınıfsal ve siyasal sorumlularını bir arada vermeye yeter: İşbirlikçi tekelci burjuvazi ve onun devleti, özellikle de bu devletin vurucu gücü olmaktan öte, omurgası ve beyni olarak işlev gören ordu. Yukarıya aldığımız giriş paragrafının son yirmi yıl üzerinden özetlediği tüm bu politikalar, işbirlikçi burjuvazinin temel ihtiyaçları ve tercihleri çerçevesinde gündeme gelmiş, her türlü ilerici toplumsal muhalefetin ordu merkezli olarak ezilmesi ve dizginlenmesi yoluyla da bugüne dek engelsiz olarak uygulanmıştır.

Egemen sınıf olarak Türk burjuvazisinin yönetim sürecinde bütün bir Cumhuriyet dönemi boyunca bir süreklilik var. Dönemler ve buna bağlı olarak ihtiyaçlar, bu ihtiyaçlara uygun düşen tercihler değişmiş, fakat yönetimin sürekliliği hep korunagelmiştir. Uygulanan ve her bir döneme damgasını vuran tüm temel iktisadi ve mali politikalar o günkü koşullar çerçevesinde bu sınıfın sermaye birikimi ihtiyacına yanıt vermiş, siyasal cephede ise bunun engelsizce gerçekleşeceği ortam devlet eliyle güvenceye alınmıştır.

Cumhuriyet döneminin ‘20’li ve ‘30’lu yıllarını, “Halkçı-devletçi ekonomi seçeneği”ne gösterilen tarihsel referanslar üzerinden ele alınacağı için, şimdilik bir yana bırakıyoruz. Türk burjuvazisi, ‘50’li yıllardan itibaren, emperyalizmin desteği, onayı ve dahası yönlendirmesi ile, yaygın tabirle “ithal ikameci” bir sermaye birikimi modeli uyguladı. Bu modelin ürettiği yapısal sorunlar, devresel krizler eşliğinde, onu ‘70’li yılların ikinci yarısında tam bir tıkanma noktasına getirince, yine emperyalizmin onayı ve dahası yönlendirmesi ile, bu kez, “ihracata dayalı” ya da “dışa açık” denilen sermaye birikimi modeli gündeme getirildi.

“24 Ocak Kararları” bu doğrultudaki ilk büyük adımdı; ne var ki işçi ve emekçi hareketinin örgütlü gücü karşısında serbestçe uygulanması da kolay değildi. Yolu Pentagon’da yapılan planlar çerçevesinde faşist “12 Eylül Askerî Rejimi” açtı. Yani aynı “Giriş ve gerekçe”nin 5. paragrafında her türlü övgüye değer bulunarak emperyalizme karşı ulusal direnmenin temel dayanağı ilan edilen “ulusal devlet ve ulusal ordu”!

Bu yolun ne pahasına açıldığı; bu ülkenin devrimci birikiminin nasıl bir acımasızlıkla ezildiği; emperyalizme karşı gerçek “ulusal direnç”in nasıl kırıldığı; çok yönlü önlemlerle işçi ve emekçi hareketinin nasıl savunmasız konuma düşürüldüğü; işçi sınıfı ve emekçilere ne türden ağır bir fatura ödettirildiği; iktisadi, sosyal, siyasal, ideolojik ve kültürel tüm cephelerde Türkiye’nin bu “dışa açık” modelin ihtiyaçları çerçevesinde nasıl yeniden yapılandırıldığı iyi-kötü biliniyor. Emperyalizmin bölge jandarmalığı çerçevesinde üstlenilen daha ileri boyutlardaki rolü de bunlara eklemek gerekir.

“Derin kriz”lere yılların hazırlığı

Yolu açıp düzleyenler bununla da kalmadılar; aradan geçen yirmi yıl boyunca, düzledikleri yolun “yılmaz bekçiliği”ni de bizzat yaptılar. Onların bu alandaki kararlılığının sonucudur ki, faşist 12 Eylül anayasasında aldatıcı ve göstermelik rötuşlar bile hala yapılamıyor. (Ama emperyalist tekellere yağma yolunu düzleyen Tahkim Yasası türünden değişikliklere de sessiz onay veriliyor). Aynı güçler şimdi gene en etkili ve yetkili konumdalar, her zamanki görevlerinin başındalar. Bunu her vesileyle tüm topluma, özellikle de işçi ve emekçi hareketine hissettirmeye de özel bir dikkat gösteriyorlar. Aylık MGK toplantıları buna hizmet ediyor, tüm topluma bunun mesajını iletmenin vesilesi olarak kullanılıyor.

Türkiye kapitalizmi, onların bekçilik etmekten öte bizzat yönettiği yirmi yılın ardından, Perinçekçi programın ifadesiyle “bugünkü derin krize yuvarlanmış” bulunduğuna göre, onlara şu sıralar yeniden önemli işler de düşecek gibi görünüyor. Bunun bilinciyle ve öngörüsüyle onlar gerekli kurumsal ve yasal düzenlemeleri yıllardır aralıksız olarak zaten gerçekleştiriyorlardı. Bugünün Türkiye’sinde doğrudan işçi ve emekçi hareketini hedef alan ya da muhtemel bir “sosyal patlama”ya karşı önlem olarak gündeme getirilen ne kadar faşist yasa ve kurumlaşma varsa, tümü de doğrudan onların çabalarının bir ürünüdür. Hep de MGK mutfağında hazırlanmakta, kesin olarak onaylanmak üzere de parlamentonun önüne sürülmektedir. Anti-terör Yasası’ndan İller İresi Yasası’na, Kriz Yönetim Merkezi’nden JİTEM’e ve F Tipi hücrelere kadar, akla gelen tüm faşist yasa ve kurumlaşmalar için bu böyle.

Ekonomiyi emperyalizm ile işbirlikçi burjuvazinin çıkar ve ihtiyaçlarını olanaklı ölçülerde bağdaştırmaya çalışarak yönetmek, elbette İMF ve Dünya Bankası’nın işi. Bu ülkede yaşayan herkesin çok iyi bildiği gibi, Perinçekçi İP’in dalkavuklukta her türlü sınırı aştığı Türk generallerinin buna herhangi bir itirazı yok. Tekelci burjuvazinin yönetim aygıtındaki görev dağılımı yapısına göre, ekonomi onların işi değildir. Her konuda her vesile ile görüş belirtmeye meraklı olanların bu konuda dikkate değer bir tutarlıkla toplum önünde hep susmaları, bu görev dağılımı bilincinin bir yansıması. Onların işi ekonominin kendisiyle değil, fakat “iç hizmet kanunu” gereği olarak, ekonomik uygulamaların ürettiği ve üreteceği sosyal sorunların siyasal sonuçlarıyla ilgilidirYakın tarihimizin büyük sosyal çalkantı ve mücadelelerinin, somutta sayısız sıkıyönetim uygulamasının yanısıra iki askeri faşist darbenin de açıkça gösterdiği gibi.

Dervişli programa destek ve
“‘Halk?n sokağa dökülme’ olas?l?ğ?na karş?” önlem

Tekelci burjuvazinin sözcüleri ve basını, yirmi yıllık sürecin Türkiye’yi yuvarladığı “derin kriz” durumunun yaşandığı şu günlerde artık açıkça “teknokratlar hükümeti”, “ara rejim” vb. tartışmalar yapıyorlar. (Şimdilik kaydıyla daha çok bir tehdit ve boyun eğdirme aracı olarak...). Bu tartışmalarda dile gelen istem ve özlemlerin hangi güç odağına dayanılarak yapılabildiğini ise bu ülkede yaşayan herkes biliyor.

Gerçi son MGK bildirisi bu konuda yüreklere su serperek, “Ara rejim tartışmaları yersiz” diyor. Ama aynı bildiride başka şeyler, örneğin şunlar da söyleniyor: “Toplantıda, ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik zorluklar da görüşülmüş, bu zorlukların aşılması ve istikrar ortamının tekrar sağlanması maksadıyla TBMM ve hükümet tarafından yürütülmekte olan çalışmaların başarıya ulaşacağı konusunda inanç ve görüş birliğine varılmıştır.”

MGK görüşü her zaman generallerin görüşü demek olduğuna göre, doğal olarak bu beyan, generallerin Amerika’dan ithal Derviş’in ağırlaştırılmış İMF programına tam desteğinin bir kez daha toplum önünde açıkça ilanı anlamına geliyor.

Bu saldırı programının yaygın bir sosyal hareketliliğe yolaçacağı, bunun ise daha şimdiden kendini hissettirdiği ortada olduğuna göre; Dervişli İMF programına destek verenler, ona karşı gelişecek tepkiler karşısında da üzerlerine düşeni gereğince yapacaklar demektir. Nitekim bu, Aydın Doğan’ın 50 bin dolar aylıklı memurlarından biri tarafından ve tam da MGK toplantısının hemen ardından açığa da vurulmuştur.

Güneri Civaoğlu 31 Mart ‘01 tarihli Milliyet’te yayınlanan “Çemberler” başlıklı yazısına şu sözlerle başlamaktadır: “Bir sosyal patlama halinde güvenlik güçlerinin önlem ve müdahale plan? ne olmal?? Bütün büyük kentler için böyle bir çal?şma yap?lm?ş bulunmakta. Konu, dün MGK’da son ekonomik kriz görüşülürken masaya yat?r?lm?ş olmal?. Frans?zlar’?n ‘öngörmek yönetmektir’ diye bir sözleri vard?r. Bu önlem ve müdahale plan? da o söylemin ?ş?ğ?nda duyarl? bir devlet yönetimi tavr? olarak yorumlanmal?. Keşke, krizin oluşmas?n? önlemek ve sonra kriz yönetimi için de böyle planlar öngörülebilseydi."

Bu satılık kalem sahibi sözlerini; "‘Halk?n sokağa dökülme’ olas?l?ğ?na karş? güvenlik güçlerinin önlem ve müdahale planlar?, krizin daha sonraki olas? aşamalar?yla ilgilidir...” diyerek sürdürüyor ve MGK mutfağında tanımlandığı kesin olan aşamaları tek tek sıralıyor. (Tüm devrimciler bu yazıyı bulup dikkatle incelemelidir.)

Bu kadar önemli bir ifşaat, üstelik bu denli kesin bir dille, önemli bir televizyonun yorumcusu ve önemli bir gazetenin başyazarı konumundaki biri tarafından (MGK toplantısının ertesi günü ve bu toplantıya doğrudan atıf yapılarak!) ortaya konuluyor ve bunu kimse yalanlamıyor. Bunun şaşırtıcı bir yanı yok kuşkusuz; zira bu bir “görev yazısı”dır. Güneri Civaoğlu gibileri burada yalnızca birer aktarıcı kukladırlar, bu adamlara aylık onbinlerce dolar bunun için ödeniyor. Ele aldığı konunun özel hassasiyeti (“‘Halk?n sokağa dökülme’ olas?l?ğ?na karş?”!) olmasaydı, sözkonu yazar bu bilginin “kritik konumdaki bir üst düzey komutan”dan alındığını bile açıkça yazardı.

Kaldı ki yazılanlar da şaşırtıcı değildir; zira bir Dünya Bankası memurunun ağırlaştırılmış İMF reçetelerine tam destek verenler, elbette onun engelsizce uygulanabilmesi için de üzerlerine düşeni yapmaya hazır olacaklar ve buna ilişkin planlamalara şimdiden girişeceklerdir. Öyle ya, “öngörmek yönetmektir”!

Perinçekçi safsatanın “Ulusal direnme programı”nın “Giriş ve gerekçe” bölümünde “çağımızın tunç yasası” kesinliğinde bir direnme misyonu yüklediği “ulusal devlet ve ulusal ordu”, doğru biçimiyle burjuva devlet ve burjuva ordu cephesindeki gerçek durum şu sıralar işte bu. MGK, bu devlet ve bu ordunun iradesinin cisimleştiği en yüksek ve yetkili resmi organdır. Oradan yayınlanan son bildiride ise yeni sosyal yıkım saldırısına tam destek verilmiş, zorlukların aşılacağına ve istikrar ortamının tekrar sağlanacağına olan “inanç” dile getirilmiştir. Perinçekçi safsatanın bunun ötesinde “ulusal devlet ve ulusal ordu”ya atfettiği tüm öteki misyonlar derin bir subjektivizmin ürünüdür ve geçmişte olduğu gibi gelecekte de gerçeğin duvarına &ccedl;arparak tuz-buz olacaktır.

Egemen karşıtlarını bile tanımlayamayan
bir “halkçı program”

Perinçekçi İP’in sözde “Ulusal direnme programı”, krizin iktisadi temelini, sınıfsal karakterini ve siyasal sorumlularını açıkça ortaya koymaktan özenle kaçınıyor. Türkiye üzerinde hüküm süren emperyalist köleliğe dayanak oluşturan üretim ilişkileri düzenini (somutta Türkiye kapitalizmini), bu temel üzerinde egemen olan sınıfı (somutta işbirlikçi burjuvaziyi), bu egemenliğin temel siyasal dayanağı (“koruyucu ve kollayıcı” gücü) olan devleti ve nihayet bu devletin omurgası ve beyni durumundaki orduyu görmezlikten geliyor.

Tüm bunlar, Perinçekçi liberal safsataya göre, emperyalizmin “Türkiye’yi çökertme planı ve saldırısı” karşısında dayanılacak “ulusal” ya da “Türkiyeli güçler”dir. Bu milliyetçi-liberal safsatanın dilinde artık Türkiye kapitalizmi yok, “ulusal ekonomi” ve “ulusal piyasa” var. Emperyalizme göbekten bağlı, onunla çıkar ve kader birliği halinde Türkiye’ye hükmeden bir tekelci burjuva sınıfı yok, fakat “ulusal sanayicimiz ve tüccarımız” var. Bu sınıfın egemenlik aracı, onun sınıf düzeninin “koruyucusu ve kollayıcısı” (bu konumla uyumlu olarak da emperyalizmin bölge çıkarlarının bekçisi) bir burjuva sınıf devleti ve onun vurucu gücü olan bir ordu yok, fakat emperyalizme direnmesi “çağımızın tunç yasası” kesinliğinde olan bir “ulusal devlet ve ulusal or” var.

Peki ya karşıt güç olarak geriye kalan ne var? Elbette tüm sorunların biricik kaynağı, başı ve sonu olarak “dış güçler” var. Ve tabii bir de, nedense bu “dış güçlere” hep de körü körüne uyan gafil bir takım hükümetler, onların uyguladığı “Türkiye düşmanı” politikalar... Fakat bu tabloda biraz fazla kaba duran bir de çelişki var. Son yirmi yıldır hükümetler ne kadar değişirse değişsin, gidenin yerine hangi koalisyon bileşimiyle hangi yeni hükümet gelirse gelsin, uyguladıkları temel politika nedense değişmiyor. Hep de kendileri dışında belirlenmiş aynı politika ve programları büyük bir uysallıkla uyguluyorlar bu hükümetler, adeta bir emireri itaatkarlığı ile.

Elbette Perinçekçi safsata bu kaba çelişkinin herkes kadar bilincindedir, fakat o bunu özenle görmezlikten gelir, sessizce geçiştirir. Zira devrim, devrime dayalı çözüm diye bir sorunları olmayan bu liberal takımına kurulu düzenin temelleriyle ve temel siyasal kurumlarıyla bağdaşabilen, onlarla çatışmak ne kelime onlara dayanarak gerçekleşecek olan “alternatif çözüm”ler gerekli. Üstünden atladıkları kaba çelişkiyi görseler ve gözetseler, liberal reçeteleri zaten daha baştan, daha düşünsel formülasyon aşamasında olanaksızlaşacak, olduğu gibi boşluğa düşecek.

Ama nesnel gerçekliğin derin çelişkilerini düşünsel cambazlıklarla kağıt üzerinde aşmak, ortaya sürülen liberal reçetenin gerçek hayattaki akıbetini bir nebze değiştirmezmiş, onlar için ne gam! Onlar hayal ettikçe yaşayanlar cinsinden. 12 Eylül sonrasının özeleştirel muhasebesinde hatalarının ideolojik kaynağını “derin subjektivizm” olarak tanımlamaları bu açıdan çok yerinde ve açıklayıcı. (Bu tahlil ve tanım onlara gelecekte de, bugünkü hayallerin tuz-buz olacağı sırada da yine lazım olacak).

Özetle, Perinçekçi İP’in liberal çözüm reçetesi daha baştan çürük bir konumdadır; daha krizin kaynakları konusunda ve gerçek sorumluları adımında çuvallamaktadır. Salt “dış güçleri”, milliyetçi liberal söylemin pek tercih ettiği ifadeyle “batı”yı gören ve suçlayan, ötesini düşman görmek bir yana, daha bir de “tekmil millet” söylemiyle sınıfsal dayanak ve “ulusal devlet ve ulusal ordu” söylemiyle de siyasal dayanak olarak gören ulusal liberal bir gerici programdır bu.

Böyle olunca, çözümlerini de bu sınıfsal ve siyasal temele dokunmadan, tersine onunla bağdaşan bir tarzda sunması burada mantıksal bir sonuç olmaktadır. Gelgelelim bu sunuş tarzı tümüyle subjektif ve keyfidir. Tüm tutarsız ve eklektik yapısına rağmen,“Ulusal direnme programı” adı altında ortaya konulan reform önlemlerini mevcut iktisadi yapı, egemen sınıf ve devlet ayaktayken hayata geçirmeyi ummak, gerici liberal bir ütopyadan başka bir şey değildir. Bunun böyle olması, teorik olarak alındığında, bu reform önlemlerinin genel olarak kapitalizm tabanıyla bağdaşmazlığından değil, fakat bunlara ulaşmak için vuracağı engelleri ve dayanacağı güçleri doğru tanımlayamamasından geliyor. Bu açıdan ele alındığında, nesnel bir temele ve kendi içinde az-çok tutarlı bir mantığa oturan bir liberal reformlar programı bile ğil sözkonusu olan.

Sermayeyi tanımlamaktan bile aciz
bir “emek programı”

Liberal EMEP takımının günlerdir koro halinde göklere çıkardığı, emekçi hareketine tarihi önemde tek seçenek ve Türkiye’nin sorunlarına biricik çözüm reçetesi olarak sunduğu “Emek Platformu Programı”nın durumu tartıştığımız açılardan farklı değil. Genel mantığı ve içeriği yönünden İP’in “Halkçı-devletçi ekonomi seçeneği”nin bir benzeri olan bu program, bazı bakımlardan onun gerisinde bazı bakımlardan ise ilerisindedir. Fakat esası yönünden benzer programlardır bunlar ve benzer çözümler önermektedirler. Farklılık içerikte değil, gerçekleşme biçimi ve olanağı üzerinedir daha çok. Perinçekçi İP kendi programına yolun açılması için tüm umudunu orduya, onun ha koydu ha koyacak diye umutla beklediği “ulusal&148; ağırlığına bağlamış durumda. EP ise, yüzünü halka dönsün diye hükümete tabandan baskı uygulamak ve onu krize çözüm ararlarken kendi önerilerini de gözetmeye zorlamak niyetindedir.

EP Programı “giriş ve gerekçe” işlevi gören başlangıç bölümüne şu paragrafla başlamaktadır: “Ülkemizin bugün yaşadığı kriz, uzun yıllardır uluslararası finans kuruluşlarının güdümünde uygulanan ekonomik ve sosyal politikanın sonucudur. Türkiye’ye bu politikaları dayatan IMF ve Dünya Bankası ile ülkeyi yönetemeyen hükümetler ardı ardına yaşadığımız krizlerin baş sorumlusudurlar.

Uluslararası finans kuruluşları, somutta İMF ve Dünya Bankası, emperyalizmin elinde bağımlı ülke ekonomilerine kendi çıkarları doğrultusunda müdahalenin etkin araçlarıdır. Bu müdahale emperyalist burjuvazinin ve onunla çıkar ve kader birliği etmiş işbirlikçi burjuvazinin çıkarları doğrultusunda uygulanır. Ama EP Programı bu iki sınıfsal-siyasal gücü koca metin boyunca tek kelimeyle olsun anmaz. Oysa bu en temel olgusal gerçek açıkça tanınıp tanımlanmadıkça, “ardı ardına yaşadığımız krizleri”n gerçek nedenleri ve kaynakları da saptanmamış olarak kalır. Böyle olunca da, krizler karşısında emekçilerin temel ve güncel çıkarları doğru biçimde ortaya konulamayacağı gibi, onlara mücadelelerinin odağına koyacakları gerçek düşmanlar da gösterilememiş olur.

EP Programı, Türkiye kapitalizmini, onun iç sınıfsal dayanaklarını ve emperyalist dünya ekonomisine bağımlılığını, bu en temel iktisadi-sınıfsal olguları atlayarak, içte hükümetleri ve dışta ise İMF ve Dünya Bankası’nı hedef gösteriyor. Yani krizin gerçek kaynaklarını ve sorumlularını değil, onlar adına kriz yöneten araçları/kurumları hedef gösteriyor. Bu tutum, krizin özellikle başlangıç döneminde tüm düzen odaklarınca yürütülen “krizin sorumluları” kampanyasında gösterilen tutumdan çok farklı değildir. Düzen propagandası da koro halinde, krizden krize yuvarlanan Türkiye kapitalizminin ve onun sırtında taşıdığı sınıfın sorumluluğunu gizlemek için, benzer bir söylemle hedef şaşırtmaya ve kitlelerin öfkesini önplandaki kaba hedeflere yöneltmeye çalışmıştı. Gerici burjuva muhalefeti halen de tleleri salt bu hedefler üzerinden oyalama ve etkileme çabasını sürdürüyor.

Rantiyeyi suçlamanın ötesine geçemeyen bir program

Daha önceki hükümetler dönemlerinde olduğu gibi 57. hükümetin kurulduğu günden beri de uygulamaya devam ettiği ve krizler karşısında değiştirerek sürdürmeye çalıştığı bu politikalar, ülkemizin çalışanlarının, işsizlerin ve emeklilerin, küçük çiftçilerin çıkarlarıyla temelden çelişmektedir. Ulusötesi sermayenin ve ülkemizdeki, bir avuç azınlığın çıkarlarının korunmasını ve alacaklarının tahsilini hedefleyen bu programlar bir kez daha krizle sonuçlanmıştır.

“Ulusötesi sermaye” ve “ülkemizdeki bir avuç azınlık”... Bunlar EP Programı’nın tüm metninde daha ilerisi bulunmayan nadir ifade örnekleridir. Ama geçerken kullanılan bu ifadelerden çıkan herhangi bir siyasal sonuç, mücadele için açık bir siyasal hedef de yoktur. Kaldı ki bunlarla hiç de emperyalizm ve işbirlikçi Türk burjuvazisi değil, fakat yalnızca ağır iç ve dış borcun alacaklıları kastedilmektedir. İç ve dış borcun güncel ağır faturasının toplum çapında tartışıldığı (ve rantiye tabakaların yaygın biçimde hedef haline getirildiği) bir sırada bu borcun alacaklılarını geçerken anmanın çok özel bir anlamı da yoktur. Bu türden sözleri şu sıralar ATO Başkanı türünden asalak tüccar takımından ya da alacaklı bankalar karşısında bunalanların şikayetlerini de seslendiren TOBB yöneticilerind bile sık sık duymak mümkündür.

İzlenen politikanın mağduru sınıfları açıkça tanımlayanlar, nedense tersinden, bu politikanın hizmet ettiği sınıfı ve onun uluslararası dayanaklarını açıkça tanımlamaya yanaşmamaktadırlar. Nedeni elbette belli; EP bürokratları, samimiyetsiz muhalefet rollerinde ölçüyü kaçırmamaya özel bir dikkat göstermektedirler. Onlar tabana kastı aşacak mesajlar verilmemesi gerektiğini gözetecek kadar kendi konumlarının ve misyonlarının bilincindedirler.

Özetle, EP Programı’ndaki tutarsızlık çok açık, aşırı ölçüde kabadır; toplumun karşısına “emek güçleri” adına çıkanlar, karşıt güç olarak burjuvaziyi ve onun uluslararası dayanağı olarak emperyalizmi bile tanımlamaktan acizdirler.

Bunun yapılmadığı yerde ise, emekçiler lehine hangi reform önlemlerini formüle ederseniz edin, böyle yapmakla çok bir şey yapmış olmazsınız. Zira bunların zorlu bir mücadeleyle bir parça olsun elde edilebilmesi için, öncelikle işçi ve emekçi mücadelesinin yönelmesi gereken hedefleri açıkça tanımlamak durumundasınız. Bunu yapmadığınız yerde, bu sınırlı istemlerin belli sınırlar içinde elde edilmesi şansını da tümden ortadan kaldırmış olursunuz.

Halka ısrarla sırtını dönen hükümetlerin sırrı

Bu kaba tutarsızlık EP Programı’nın kendi iç mantığı ile yine de tutarlıdır. Zira bu programın emekçileri açık siyasal hedeflere yöneltmek gibi bir sorunu da, iddiası da yok. Bu EMEP’li liberal takımının ona yakıştırdığı hayali bir misyondur yalnızca. EP’in ve programının tüm iddiası, hükümeti tabandan zorlamak, emekçilerin yaşamakta olduğu ağır sorunları da gözeten bir çizgiye çekmekten ibarettir. Nitekim programın giriş bölümüne de buşu sözlerle açıkça ortaya konulmaktadır: “Bugüne kadar IMF ve Dünya Bankası politikalarını savunarak ve uygulayarak ülkemizi derin açmazların içine sürükleyen hükümetler artık yüzünü halkına dönmek zorundadır.”

Fakat bütün sorun da işte buradadır. Birbiri peşisıra başa geçen ve aracısı oldukları politikalarla “ülkemizi derin açmazların içine sürükleyen hükümetler”, ısrarla yüzlerini halka değil fakat tekelci burjuvaziye, onun çıkarları gereği ve onun istemleri doğrultusunda da İMF ve Dünya Bankası’na dönmektedirler. Solcu ya da milliyetçi geçinenler, yıllarca “adil düzen” diyenler ya da “halkçı” etiketi taşımanın rantını yiyenler, başa geçer geçmez nedense hep aynı ortak davranış çizgisini sergilemekte, hep de aynı programın iradesiz uygulayıcıları olmaktadırlar.

Demek ki bu dikkate değer davranışın gerisinde hükümetlerin basiretsizliğinden öte nedenler var. İşte EP Programı, bu programın imzacıları, gerçekte çok iyi bildikleri halde bu nedenleri bilmezlikten geliyor, suskunlukla geçiştiriyor. Dahası, asıl sorumlu hükümetlermiş gibi hedef saptırıyor. Böyle olunca da, emekçi hareketinin önüne de basiretsiz hükümetleri sağduyu çizgisine çekmek, onlar yüzlerini halka dönmelerini sağlamak türünden liberal sahte bir hedef konuluyor.

Dayanaksız hayaller yaymakta
birbirleriyle yarışanlar

Burada kuşkusuz sorunumuz, mevcut yapısı ve bileşimiyle EP gibi bir platformdan, onun ortaya koyduğu bir programdan daha farklı bir tutumun ya da daha ileri bir çözümün beklenip beklenmeyeceği değil. Her zaman düzenin ve sermayenin hizmetinde olmuş, çok uzun yıllardır kapitalist sınıfın işçi kahyaları rolünü sadakatle yerine getirmiş sendika bürokratlarının özel ağırlığı düşünüldüğünde, bu kadarı bile EP payına oldukça ileri bir tutumun ifadesi sayılmalıdır.
Açıkça bellidir ki; krizin ağırlığı ve yarattığı faturanın ağır yükü, 14 aydır sessiz ve hareketsiz kalınarak destek verilen İMF reçetesinin iflası, şimdilerde bu reçetenin ağırlaştırılmış bir versiyonunun gündeme getirilmesi girişimi ve nihayet tüm bunların emekçilerde yarattığı derin öfke, hain bürokratları artık bir şeyler yapmaya zorlamaktadır. EP bünyesindeki birkaç ilerici kuruluşun da özel baskısıyla gündeme getirilen program ile ona eşlik eden eylem takvimi, bu sıkışmışlığın ürünü sayılmalıdır. Ama niyetlerde ve temel misyonda en ufak bir değişiklik olduğunu sanmak ya da buna açıkça inanmak için, ya boş kafalı budalalar ya da iflah olmaz bir liberal oportünizm çizgisinde olmak gerekir ki, burada sorunumuz da zaten daha çok böyleleriyle.

EMEP ve bu çizgideki Evrensel gazetesinin EP’e yaklaşımı, İP’in orduya yaklaşımının bir benzeridir. İkisi de umut bağladıkları güçlere dalkavukluk yapmakta ve kayıtsız şartsız angaje oldukları bu güçler hakkında kitleler içinde tümüyle temelsiz hayaller yaymaktadırlar. Tüm çabalarını emekçi hareketinin düzen güçlerine bel bağlamasına ve düzen içi çözümlere bağlanmasına yoğunlaştırmış durumdalar. Bu konuda adeta birbiriyle yarışmaktadırlar. Bu tutumlarıyla da, kriz ortamının koşullarını gitgide daha elverişli hale getirdiği devrimci seçeneğin önünü kesmeye, işçi ve emekçi hareketinin buna dayalı bir devrimci rotaya girmesini engellemeye çalışmış oluyorlar. Onların ulusal liberal konum ve tutumlarının gerici işlevi kendini özellikle burada göstermektedir.

(Devam edecek...)