ARSIVANA SAYFA
 
11 Kasım '00
SAYI: 42
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Zindan direnişine karşı sistematik devlet provokasyonları
Ölümleri mi bekleyeceğiz?
Kamuda özelleştirme ve mücadelenin sorunları
Kamu emekçilerine sesleniş!
Faşist partiye kongre cilası tutmadı
Gençlik hareketinde yeni bir dönemin işaretleri
YÖK nedir?
YÖK’e karşı yaygın ve kitlesel eylemlilik
6 Kasım eylemlilikleri üzerine
Komsa grevinin başarısı için
Metal işkolundaki satış sözleşmesinin ardından
Sendikalaşma çerçevesinde gelişen işçi direnişleri
SAG direnişçilerinden çağrı
“Çete devletine diz çöktüreceğiz! Biz kazanacağız!”
Süresiz Açlık Grevi üzerine sendikacılar ve öncü işçilerle konuştuk
Devletin F tipi saldırısı durdurulmalıdır!
Bern’de 25 bin kişilik işçi-emekçi gösterisi
Yıkım halkın örgütlü gücüyle püskürtülebilir!
Sermaye cumhuriyeti 77. yılında çürümenin doruğunda!
Fikir ve eleştiri..., Küfür ve hakaret...
Atılım’ın küfürbaz takımına...
Zindanlar'dan
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Fikir ve eleştiri...

Devrimci cephede birlik zaafiyeti

(Parça)

(Ekim, Sayı: 219, Ekim ‘00)


(...) İçinde bulunduğumuz evrede, zindan eksenli çatışmanın bu kendine özgü karakteri konusunda herhangi bir tartışma olamaz. Buna, bu çok açık gerçeğe rağmen, gelinen yerde samimiyetleri artık çok tartışmalı başka birileri de, kalkıp ciddi ciddi, sürmekte olan “bu yeni muharebede de, ‘sokak’ bir kaç adım önde olmayı sürdürmelidir” buyuruyorlar. “Sokak”ın dili olsa, böylelerine “emriniz olur” diyecektir herhalde.

Ortada gerçekten “sokak”ın, normal ifadeyle hücre karşıtı toplumsal muhalefetin bir adım ilerde olduğu bir olgusal durum olsaydı, kuşkusuz sorun kalmazdı ve bu pek arzu edilir bir durum olurdu. Fakat böyle bir durumun gerçekten varlığı ile, gerçekte olmayan bir durumun böyle olması gerektiğine ilişkin subjektif telkinler, tümüyle iki ayrı şeydir. İlk durumda, bir adım önde olan toplumsal muhalefetin birkaç adım daha öne geçmesi için gerekli çabaya yoğunlaşmak gerekirdi. Fakat gerçek durumun bu olmadığı, tersine, hücre karşıtı muhalefetin bir durgunluğa ve belirsizliğe sürüklendiği, “sokağın” ise bir kez daha bir avuç tutsak yakınından ibaret kaldığı bir sırada, “savaş” ve “muharebe” türünden pek süslü ve çekici, ama aynı ölçüde içi boş sözlerin içine sıkıştırılmış temennilerin herhangi bir kıymeti harbiyesi olamaz. Bu, kaba gerçeklerden ve yakıcı sorumluluklardan kaçmaktan başka bir şey değildir.

Devletin harıl harıl saldırı hazırlıklarını sürdürdüğü bir sırada, bu kolay ve engelsiz gidişin boşa çıkarılması için gerekli çıkışı yapmak bugünün en acil görevidir. Dışardaki hücre karşıtı muhalefetin bugün yapma gücünden yoksun olduğu bu tür bir çıkışı içerden devrimci tutsaklar yapabilir, yapmaları gerekir ve yapmak zorundadırlar. Bu, zindanlarda 20 yıllık bir mücadele birikimi ve direniş geleneğinin olduğu kadar, devletin bu çok tehlikeli saldırısının mutlak biçimde püskürtülmesi zorunluluğunun da onların omuzlarına yüklediği temel önemde bir sorumluluktur. Bu çerçevede, bugün zindanlarda başlamakta olan büyük direniş dalgası, mevcut engelsiz ve tehlikeli gidişe karşı devrim cephesinden yapılmış anlamlı bir çıkıştır. Bunun hücre karşıtı tepkileri yeniden ve yeni bir kuvvetle nasıl uyaracağı da çok geçmeden bütün açıklığıyla görülecektir.

Şu ana kadar söylediklerimiz, mevcut durumun değerlendirilmesi ve buna karşı alınacak tutumun belirlenmesi noktasında, devrimci akımlar arasında halihazırda bir görüş birliği olmadığını kendiliğinden ortaya koymaktadır. Doğal olarak bu, zindanlarda başlamakta olan direnişin tüm devrimci yapıları henüz kapsamadığı anlamına da gelmektedir. Kuşkusuz bu, hücre karşıtı mücadele ve muhalefet için önemli bir zaafiyet noktasıdır.

Ayrıntılarına girmenin yeri burası değil, fakat çok yeni de sayılmamalıdır bu durum. Öncesi bir yana, Ulucanlar’ı izleyen süreçten beri, partimizin ve tutsak yoldaşlarımızın bu konuda çok ciddi kaygıları olagelmiştir. Tutsak yoldaşlarımız bunu bir çok kez eleştirel değerlendirme olarak ortaya koymuş, yayınlanmak üzere partiye de iletmişlerdir. Fakat partimiz, hücre karşıtı mücadelede zaafiyete yolaçmamak kaygısıyla, bu sorunların kamuoyu önünde tartışılmasından son bir yıldır özenle kaçınmıştır. Gelişmelerin de yardımıyla, iç tartışma ve eleştiri süreçleri içinde bu görüş ayrılıklarının giderilebileceği umulmuştur. Fakat bugüne kadar bunda başarılı olunamadığı ve gelinen aşamada sorunun, görüş ayrılığı sınırlarının ötesinde, geriye çekici bir zaafiyet kaynağı haline geldiği görülmektedir. Böyle olunca, birliği korumaya ve zindan cephesinden toplu bir çıkış örgütlemeye yönelik tüm çabalara rağmen, gelinen aşamada izlenecek yol üzerinden bir kopma kaçınılmaz olmuştur.

Sorun gerçekten yalnızca bir çıkışı en uygun bir fırsatı kollayarak ve bu arada yoğunlaştırılmış bir ön faaliyet üzerinden gündeme getirmek olsaydı, kuşkusuz bunu tercih etmek gerekirdi ve partimiz bunun gerektirdiği esnekliği fazlasıyla gösterirdi. Nitekim komünist tutsaklar haftalardır bu doğrultuda bir esneklik sergilemekte, bir görüş birliğine ulaşmak için yoğun bir çaba içinde bulunmaktaydılar.

Fakat yazık ki, hiç değilse bazı çevrelere üzerinden, sorun salt bir değerlendirme ve zamanlama farklılığından ötedir. Teslimiyet sürecinin ve onun körüklediği tasfiyeci eğilimin ağır tahribatı, zindan cephesindeki bazı tutumlar üzerinden bugün giderek daha açık bir biçimde görülmektedir. İçinden geçmekte olduğumuz dönemin gözler önündeki tablosuna rağmen, örneğin birileri hala “yaşadığımız süreci” şöyle ele alabilmektedirler: “Yaşadığımız süreçte ön siperlerde çarpışma görevi, hala işçilerin, gençlerin, kadınların, kamu emekçilerinin ve tüm ezilenlerin omuzlarındadır. Devrimci tutsaklara düşecek rol ve zamanlaması onlar tarafından bir başka ifadeyle, sokağın sorunu çözmek yeterlilik veya yetersizlik düzeyi tarafından belirlenecektir.” (Atılım, 7 Ekim ‘00)

Bu sözleri bir başka zamanda ve coğrafyada birileri okusa, “yaşadığımız süreçte”, “işçilerin, gençlerin, kadınların, kamu emekçilerinin ve tüm ezilenlerin” Türkiye devrim ordusunun düzenli birlikleri içinde yer aldığını ve kendilerinden istendiğinde “ön siperlerde çarpışma görevi”ni tereddütsüz üstlenecek durumda olduklarını düşünürlerdi herhalde. İnsan gözlerini orta yerde duran kaba gerçeğe ancak bu denli kapatabilir. Düşünün ki bunlar kısa bir süre öncesine ait bir başyazının bitiş/final cümleleridir. Buradaki sorun yanılgı değil, düpedüz bir zaafiyettir.

Bu zaafiyet açık bir biçimde saptanmış bulunduğu içindir ki, TKİP, DHKP-C ve TKP (ML) davalarına mensup tutsaklar, dönemin omuzlarına yüklediği ağır sorumluluğu kendi başlarına üstlenmek yolunu seçmişlerdir. Herşeye rağmen, zindan cephesinde direniş birliğini yeniden kurmak için gerekli en azami çaba bundan sonra da gösterilecektir. Bunun en etkili yolu ise, tereddütlü olanları belirsiz bir süreye kadar beklemek değil, fakat faşizmin gelmekte olan saldırısına karşı tereddütsüzce ileriye atılmaktır. Bugün yapılmakta olan da budur. (...)





Küfür ve hakaret...

“Ekim” dergisi başyazarının sefaleti


(Yaşamda Atılım, Sayı: 16, 4 Kasım ‘00)


EKİM’in Ekim 2000 tarihli 219. sayısında, “Hücre Saldırısı ve Yeni Zindan Direnişi” başlıklı bir başyazı yer aldı. Kızıl Bayrak’ta da yer verilen söz konusu yazı, içeriği nedeniyle bazı gerçekleri hatırlatmayı zorunlu kılıyor.

1996’daki büyük zindan direnişinin, ölüm orucu saldırısı ve süresiz açlık grevi direnişi sonrası yaşananlardan hiçbir ders almadığı görülen Ekim başyazarı, devrimci hareketin en geri, en çürük yanlarını; üstelik daha dejenere biçimde yeniden üretmeye soyunuyor.

Biz, başlamış bulunan, süresiz açlık grevi direnişine dair bir tartışmaya girmeyeceğiz. Böyle bir adımın zamanının geldiğini düşünenler yola çıkmışlardır. Bunun üzerine polemikler yürütmek, ne gereklidir ne de yararlı. Artık tartışmalar bitmiş, iki ayrı platform oluşmuş ve bunlar inandıkları perspektiflerle yürümektedirler. SAG’ı savunmak adına, sefil iddialara sarılan Ekim başyazarının yaptığı ağır sorumsuzluğa her iki platformdan hiçbir grubun ortak olmamasını umalım. 1996’da, Ölüm Orucu platformundan üç grubun, gerçeğe gerçek dememesi sorumsuzluğunun ve SAG platformundan bir grubun Ölüm Orucu eylemini yürütenleri keyfi ve kabul edilemez biçimde suçlamasının hangi sonuçlara yol açtığı biliniyor. Yillarca SAG ve Ölüm Orucu şehitleri için sokaklarda, kapalı salonlarda, şehitliklerde ve zindanlarda ortak bir anma toplantısı ve etkinlik bile düzenlenemediğini kimse unutmuş olamaz. Elbette sonunda, yaşamın bu tabloyu yaratanları mahçup ettiği ve dört yıl sonra da olsa, gerekli birlikteliğin sağlanmasının önündeki yapay engellerin kaldırıldığı da hatırda tutulmalıdır.

Bugün ortaya çıkan bu iki platform, dışarda ve içerde, F tipi tecrit saldırısına karşı kendi taktikleriyle mücadele yürütüyor ve yürütecektir. Devrimci cephede her parti ve örgütün sürece bağımsız müdahale hakkı vardır. Fakat nihayetinde eylemleriyle ortak hedefe, faşist rejimin, F tipi tabutluk projesine vurmaktadırlar. Bunları birbirlerine “hasım”, “ayrı cephe güçleri” gibi gösteren ruh hali ve zihniyet mezhepçi bir tarzın ürünüdür.

Aynı hedefe karşı mücadele eden iki platformdan hangisinin güç ve enerjiyi doğru, yerinde ve zamanında yoğunlaştırdığını karara bağlayacak şey ise pratiktir. Öyleyse hükmü ona bırakalım. Bugün ise, her iki platformun etrafındaki güçlerin, sokaklarda ve zindanlarda devrimci dayanışmasını tahrip edecek sorumsuzluklarla aramıza belirgin bir sınır çizelim. ‘96’dan, bu açıdan da öğrenmesini bilelim.

Ekim başyazarına gelince, belli ki o, “ya hiç sopa yememiş, ya sayı saymayı bilmiyor”. “Birileri”, “başka birileri” gibi, okuduğu gazetelerin ismini telaffuz “yeteneğinden” mahrum, garip bir uslupla Alınteri ve Atılım eleştirisi yapmaya soyunan başyazarın, işçi sınıfı ve halklarımızdan yana alabildiğine umutsuz oluşuna ve kötümser bir halet-i ruhiye içinde bulunmasına şaşırsak mı acaba? Ki, o, aynı zamanda, “hücre karşıtı muhalefet ise günden güne aktivitesini yitirmiş” düşüncesindedir. Olabilir; demek ki durum başyazara böyle görünüyordur belki.!

Kısacası Ekim başyazarı, sokaktan umut yok, zaten devletin, 16. maddeyi değiştirme manevrasında somutlanan savunmaya çekilme hali sokaklardaki çabaların ürünü değildi, mesela, içerideki açlık grevlerinin ya da benzeri eylemlerin ürünüydü, bugün tek çıkış yolu zindanlarda SAG ve Ölüm Orucu silahlarının kullanılmasıdır, bunlar ve başka gerekçelerle, SAG’ı başlatmak kaçınılmazdır, bizde bunun gereklerini yerine getireceğiz, şimdi tam zamanıdır diyebilir. Bu çerçevede tüm entelektüel yeteneğini konuşturacağı bir yazı da yazabilir. Buna kimsenin bir itirazi olmaz. Okunur, değerlendirilir. Böyle bir süreçte polemik konusu bile yapılmaz.

Fakat bunun yerine, “birileri”, “başka birileri” üslubuyla kaleme aldığı yazıda, “samimiyetleri artık çok tartışmalı olan başka birileri” gibi gülünç laflar ederse; bununla da kalmaz, gerekli hazırlıklarını tamamlamış bulunan, fakat SAG direnişi ve Ölüm Orucu saldırısı için harekete geçilecek anın henüz gelmediğini düşünenlerin tavrını, “yanılgı değil, düpedüz zaafiyet” olarak lanse eden bir demagojiye sarılırsa; ve üstelik, pusulayı iyice şaşırıp, “teslimiyet sürecinin ve onun körüklediği tasfiyeci eğilimin ağır tahribatı zindan cephesinde bazı tutumlar üzerinde bugün giderek daha açık biçimde görülmektedir” türü sefil sözler kusarsa, ona deriz ki; ey ağzından çıkanı duymayan başyazar, Ulucanlar’a, Burdur’a ve Bergama’ya bir bak; onların, marksist leninist komünist partili tutsakların duruşuyla ilgili söylediklerini dinleme cesareti göster. Utanma duygusunu kaybetmiş olabilirsin, ama bu, ne dediğini bilmezliğin mazereti değildir. Aklını başına al. Niyetlere dair fal açmaya dayanan, “siyasi” faaliyetini kendine sakla! Süreç, senin gibi, sırtında yumurta küfesi taşımayan, sorumsuz ve gerçeğe karşı kaba bir saygısızlık içindeki yükleri taşıyamaz.
Hiç değilse bunu kavrama yeteneği göster!