- Kızıl Bayrak'tan
- 1 Mayıs’ı devrimci taleplerimizle
- 1 Mayıs'ta alanlara
- 1 Mayıs’ı sendika ağalarının barikatını
- Düzenin gündemi ve 1 Mayıs
- 1 Mayıs’ta kavga alanlarına!
- Küçük-burjuva akımların
- Emperyalist yağmaya ve talana karşı
- Türk-İş Başkanlar Kurulu ve Emek
- Direnişçi İZSU işçilerinin kaleminden...
- Tutuklu ve Hükümlü Yakınları
- Parti amblemi üzerine
- Geçici başarının gizledikleri<
- Zindanlar yıkılsın, tutsaklara özgürlük!
- Bartın Cezaevi’ndeki devrimci tutsakların
- Washington gösterileri: Seattle
- Bolivya:
- Zimbabwe:
- İran:
- Komünist militanlardan...
- Faaliyet alanlarından...
- Mücadele postası...





 
 

Geçici başarının gizledikleri


Ümit ALTINTAŞ

1 Mayıs ‘99 geride kaldı. İçinden geçtigimiz siyasal sürecin sonuçları 1 Mayıs’a da yansıdı ve tam da bu yolla düzen ile devrim arasındaki güç ve olanak tablosunu da açıga çıkardı.
Soruna ilk olarak düzenin 1 Mayıs’a yaklaşımı üzerinden bakmak gerekiyor. Sermaye iktidarı, şovenizmi yükselttigi son terör dalgası içinde, 1 Mayıs’ı salonlara hapsetme politik tutumu alabildi. Bu tutumun sonuçta alanları yasaklama sonucunu vermemiş olması, bunun önemini azaltmıyor. Düzenin saldırısındaki ciddiyeti göremeyenler, neredeyse “nasıl olursa olsun alanda olsun” fikrine hayli yakınlaşmış bulunuyorlar. Bu sonucu yarattıgı ölçüde, sermaye iktidarı alanları yasaklamaya çok da ihtiyaç duymayacaktır.

Öte yandan, düzenin devrimci güçleri ve mücadeleci kesimleri daha da geriletmeden, örgütlülüklerini dagıtmadan atacagı böyle bir adımın, kitle mücadelesi egilimlerini ve devrimci seçenege yönelimi arttırması ihtimali ise güçlüdür. Bu ülkenin karanlık sayılabilecek ‘80’li yılları içinde, agır terör ve geniş depolitizasyon ortamına ragmen, yasadışı 1 Mayıs’larda devrimci hareketin etkinligi belirgindir. Nitekim devlet, daha önce de terör uygulayarak geriletemedigi 1 Mayıs’ları, sonuçta yasallaştırarak zayıflatma yolunu seçmişti.

Sermaye iktidarı, bir devrimci alternatifin kitle mücadelesi açısından az-çok varoldugu koşullarda, ehlileştirebilecegi yasal alan ve olanakları açık tutma ihtiyacını hep duyacaktır. Zira Türkiye, bir yandan sokak ortası polis infazlarının, işkencede ölümlerin ve kaybetmelerin yaşandıgı, öte yandan ise “Yaşasın devrim, yaşasın sosyalizm!” gibi slogan ve pankartlarla gösteri özgürlügünün fiilen kullanılabildigi türden çelişkili bir tabloya sahip bir ülkedir. Fiili diyoruz, zira bu mücadelenin gücüyle kazanılmıştır. Ve kuşkusuz bu nedenle de, ancak mücadeleci güçlerin güncel direnme olanakları ölçüsünde sürdürülebilir. Militan bir kitle hareketliligi ve devrimci hareketin etkinligi olmaksızın, ne böyle özgürlük alanları yaratılabilir, ne de sermaye iktidarı bu tür özgürlük alanlarının kalıcılaşması sonucunu verecek tarzda bunları kabullenebilir. Sermayenin faşist diktatörlügünün, yasallaştırdıgı ya da fiilen tanıdıgı bazı özgürlüklere, ancak yeni bir saldırıya kadar tahammül ettigini; ya da, kitleleri ve devrimci hareketi düzeniçi alanda ehlileştirmenin bir imkanı olarak gördügü ölçüde, bu kazanımlara katlandıgını unutmamak gerekiyor.

Bu yıl 1 Mayıs böyle bir terör-reform politikasının ürünü saldırıya konu oldu. Yasaklama tehditi kitle hareketinin ve devrimci etkinligin zayıf oldugu bir evrede gündeme getirilerek, düzenin bunu başarabilecegi duygusu yaratıldı. Birkaç gün sonra ise yasal izin verilmiş, ama alanda polis kontrolü ve keyfiyeti had safhaya çıkarılmıştır. Buna karşı ciddi bir tepki de ortaya konulamamıştır.

Bu terör-reform saldırısının bizzat kontr-gerillanın planı oldugundan kuşku duyulmamalıdır. Ortada hiçbir açıklama, yasaklama tehdidi yokken, Türk-İş ve Hak-İş’in tutup salonlarda kutlama yapmaya yönelmesi, ancak kendilerine önden kontr-gerilla örgütünden direktifler gelmesiye açıklanabilir. Türk-İş yönetiminin, kontr-gerilla örgütlenmesinin sendikalardaki uzantısı oldugu ölçüde, bu direktife uyması şaşırtıcı da degildir. Türk-İş’in, yasaklanma konusu olmayacak bir 1 Mayıs için önden bu tür açıklamalarda bulunması olanaksızdır. Hak-İş ise, önceki yıllarda, tertip komitesindeki Türk-İş, DİSK gibi konfederasyonları Taksim’e çıkmamakla eleştirmiş ve çelenk bırakma eylemleri yapmıştı. Devletin dinsel gericilige yönelik operasyon sürecinde ise Hak-İş dünkü rolünün gerektirdigi çelenk bırakmaları da unuttu ve salonlara başvuru yaptı. Devrime karşıtlık sözkonusu oldugunda, dinsel gericiligin tereddütsüz rolünün iyi bir örnegi bu.

Yasaklama gerekçelerinde “bombalı saldırılar” üzerine koparılan fırtına, tabii ki kontr-gerilla planının bir diger parçasıydı. Bu, sermayenin tekelci basını tarafından sonuna kadar kullanıldı. Sermaye iktidarının yalana dayalı propagandası ne olursa olsun, devrimci hareketin bireysel teröre dayalı eylemlerindeki sorumsuz tutumlarının özel önemini ortadan kaldırmıyor bu. Zira terör-reform politikalarının bir amacı da; bir yanı kitle dışı sorumsuz-sekter, diger yanı reformist-legalist partilerden oluşan bir sol hareket tablosu yaratabilmektir.

Sendika bürokrasisinin ihanetçi konumu ile onu aşabilen politik seçeneklerin yoklugu içinde son üç yıldır zayıflayan 1 Mayıs’lar, böylece, alternatif politika önerilerine güçsüzlügün damgasını vurmasına da zemin oluyor. Bu, sendika bürokrasisinin geneldeki ihanetçi tutumuna karşı ancak birimlerden, yerellerden başlayan bir alternatif muhalefetle karşı durulabilecegini anlatıyor. Kuşkusuz bu sınıfı yerelleştirme tehlikesi de taşıyor. Tuzla-Deri gibi, teröre ve şovenizme ragmen yıllardır başarılı bir direnç gösteren mevzilerin en büyük zayıflıgı, tam da bu yerellikten kaynaklanıyor. Genele ilişkin bir politik-örgütsel tutum ortaya konulamadıkça, bu tür yerel mevziler, 1 Mayıs gibi alanlardaki birim, sendika kortejlerinin kitlesellik, coşku ve politik açıdan zayıflıklarını örten bir etki yaratmanın ötesinde bir sonuç yaratamayacaktır.

Bu nedenle, fabrika-birim zemininde, sendikal mekanizmaların dışında oluşturulacak işyeri örgütlülüklerine dayanan ve devrimci kitle inisiyatifini geliştirmeyi hedefleyen bölgesel işçi platformlarının yaratılması büyük bir önem taşıyor. Bu 1 Mayıs’ta Tekirdag Sendikalar Birligi’nin yasaklama ve fiili engellemeye karşın gösterdigi direnç, resmi yasakların ve fiili saldırıların boşa çıkartılabilecegini, asgari bir mücadeleci çabanın dahi etki yaratabilecegini gösteriyor. Bu tür platformlar sendika şubeleri üzerinden kuruldugu sürece, bu 1 Mayıs’ın Tekirdag örnegi gibi istisnai ileri örnekler olarak kalmaya ve dahası kırılmaya mahkumdur. Bursa’dan Gebze’ye kadar bir dizi bölgesel sendikal platformun dagılması, hatta İİSŞP gibi platformların bile etkisizligi, fabrika zeminli ve sendikal düzeyi aşan platformların yoklugu, ülke çapında bir politik iddia yoksunlugunun sonucudur. Bu olmaksızın, kitlelerin mücadele egilimlerinin daha ileri düzeyde açıga çıkarılabilmesi mümkün degildir. Ülke çapında bir politik iddiaya ve fabrika zeminli bir kitle dinamigine dayanmayan bu tür girişimler ise, ne kadar iyi niyetli olursa olsunlar, alt kademe sendika bürokratlarının platformları olmaktan kurtulamamaktadırlar.

1 Mayıs’a katılım düzeyindeki düşüklük, terör ve şovenizmin, belli ölçülerde, yasal bir 1 Mayıs’a bile kitle katılımını zayıflatabilecegini gösterdi. Bu, düzenin, seçim sonrasında, özellikle MHP’nin oy oranı üzerinden yarattıgı yenilgi psikolojisini sermayenin tekelci medyası üzerinden kitlelere taşınmasının, belli yıkıcı sonuçlar yaratabilecegini göstermektedir. Bu, kitlelerin hareketsiz oldugu bir süreçte yaşansa da, dikkate alınmalıdır. Özellikle Kasım ‘98’den bu yana devlet terörü ve şovenizmle alınmış olan mesafenin yarattıgı handikaplar ayrıca kendini gösterecektir.

1 Mayıs sonrasında, Hava-İş, Tuzla-Deri, TÜMTİS vb., sınıfın mücadeleci sendikal mevzilerinin yanısıra, Kristal-İş ve Petrol-İş’in uyuşmazlık sürecindeki toplusözleşmeleri üzerinden güçlü mücadele olanakları bulunmaktadır. Bu imkanlar bir politik tutum etrafında birleştirilebildigi oranda, A. Öcalan’ın yakalanması, seçim ve 1 Mayıs’ın zayıflıkları üzerinden derinleştirilmeye çalışılan yenilgi psikolojisini dagıtma olanakları bulunmaktadır. Devrimci görev, bir yandan altta fabrika zeminli bir devrimci sınıf inisiyatifi geliştirilmeye çalışılırken; bir yandan da, ülke düzeyinde, düzenin, sendika bürokrasisinin, sosyal-reformizmin ve küçük-burjuva devrimciliginin politik tutumlarını aşan devrimci bir sınıf politikası zemininde, tüm mücadeleci kesim ve örgütleri birleştirebilmektir. Devrimci sınıf politikası ise ancak sınıf zemininden bir kök bulabilecektir.

Sınıfın benzersiz tarihsel devrimci rolü, gelecege ilişkin degil, günlük mücadelede kendisini sürekli yeniden üreten bir niteliktir. 1 Mayıs ‘99, şovenizmin 1 Mayıs’a katılım sayısını ve politik havasını kırabildigini, ama bunun en az sınıfı ve onun mücadeleci kesimlerini etkileyebilen bir olgu oldugunu göstermiştir. Dolayısıyla 1 Mayıs, düzen-devrim kamplaşmasında güç dengelerini göstermiş olmakla birlikte, mücadelenin olanaklarını karartmaya yönelebilecek degerlendirmelere konu edilemez. Bu, düzenin yaratmaya çalıştıgı temel bir sonuçtur. Ancak 1 Mayıs’taki zayıflık siyasal bir degerlendirmeye konu edilmezse, gelecek yıllarda, düzenin kontrolünün daha da arttıgı bir tabloyla karşılaşmak şaşırtıcı olmayacaktır.

Bugün sol akımlar, giderek kendi içlerinde iddiasızlaştıkları bir süreci yaşıyorlar. Burjuvazi, Susurluk ve 28 Şubat süreçleri üzerinden ortamı politikleştirdigi ölçüde, böylece reformizme ve sendika bürokrasisine de alan açmakta, sol akımlar ise başka bir sınıf içinde güç oldukları ölçüde, önemsizleşmektedirler. Reformizmin kof bir güç oldugunu belirtirken, kastettigimiz budur. Bu 1 Mayıs, bunu bütün açıklıgıyla bir kez daha gösterdi. Alanlara binleri, onbinleri toplayan reformizmin kitleleri ve 1 Mayıs’ı, kendi politikaları üzerinden bile etkileyebilme gücü yoktur. 1 Mayıs yalnızca devrimci bir 1 Mayıs olmamakla kalmamış, reformizmin ya da sendika bürokrasisinin damgasını vurdugu bir 1 Mayıs bile olamamıştır.

Reformizmin bu durumu aslında 1 Mayıs öncesinde, seçimler sırasında da görülmüştü. Tekelci sermaye basınının sol görünümlü kalemşörlerinin yalana dayalı tüm destegini ve burjuva liberallerinin tüm parlatmalarını dikkate aldıgımızda, ÖDP’nin gördügü destek İP’inkiyle kıyaslanamaz bir düzeydeydi. Kuşkusuz bu sınırlarda olası bir güçlenmenin CHP’ye akmanın ötesinde bir sonucu olmayacaktır. Bu akımlar sosyal-demokrat bir politik platformu güçlendiren bir kadro kaynagı olmayı aşamayacaklardır. Seçim sonuçlarının bu partilerin beklentilerinin altında olması ve CHP’nin barajın altında kalması, seçimin hemen sonrasında, bu akımlara oy veren kesimlerden CHP’ye bir kayışa dönmüştür. Sosyal-reformizm, politik konumlanışı sonucu, 18 Nisan’dan beri güç yitirmektedir. Seçimlerden 12 gün sonra alanlarda ne kadar güç yitirdigi görüldü. Parlamenter ölçeklerde güç olamayan sosyal-reformist partilerin, sokakta güç olmasını beklemek olanak dışıdır. Sosyal-reformizm ve sendika bürokrasisinin bir gücü varsa, bu sokaga dökebilme gücü degil, çıkanları dizginleme ya da salonlara hapsedebilme gücüdür. Bu tür akımların sokaga çıkan kesimlerinin, burjuvazinin terörüne karşı hiçbir güvencesi olmayan kof kalabalıklar olması dogaldır.

Seçimden başarılı çıkan iki sosyal-reformist partinin de bu tablodan çok farklılaşabilecegi söylenemez. HADEP Kürdistan’da oylarını ülke çapında arttırırken, metropollerde yitirmiştir. Bu 1 Mayıs gösterileri devletin HADEP’e yönelik özel engellemeleri üzerinden pek saglıklı degerlendirilemedi. Ama şu kadarı söylenebilir: Kürdistan’ın agır baskı, açık katliam koşullarında tercihini ulusal akımdan yana yapanlar, metropollerde, nispi barışçıl bir ortamda farklı bir tercih yapıyorlar. Bu kesimler daha sola yönelmediklerine göre, esasta HADEP’in sagına yöneliyorlar. HADEP’in sagındaki seçeneklerin en iyisinin CHP oldugu düşünülürse, bu sonuca yolaçan politik duruş konusunda HADEP kendini sorgulamalıdır. Binlerce kişiyle alanlara gelen, ama alanlardaki diger binlere ulusal politik duruş dışında hiç bir mesaj veremeyen bir parti için, kaçınılmaz bir sonuçtur bu.

1 Mayıs’a nispi bir kitlesellikle gelen SİP ise, seçimde iddia ettigi gibi kısa vadeli otuz bin kişilik bir kadro potansiyeline degil, yasal bir partiyle yasal bir mitinge gelebilecek kadar birkaç bin kişilik bir kitleye sahiptir. Bu parti, devrimcilik ve sosyalizm adına kadrolarını yasal parti binalarındaki aktiviteye hapsetmiştir. Dolayısıyla SİP, sadece çarpacagı duvara yakınlaşan bir tablonun sınırları içinde, iyi bir durumdadır. Çarpacagı faşist rejim olursa, kolayca dagılacak; devrimci sınıf politikalarının yükselişi olursa, kendi sınırlarında bir TSİP olacaktır.

Sistemli terör ve reform/yönlendirme politikaları, sosyal reform partilerini içerikte sosyal şovenizme, biçimde parlamentarizme, özünde ve sonuçta saga çekerken, küçük-burjuva devrimciligini de etkisizleştiriyor.

Devlet sistemli operasyonlar ve terörle, bu örgüt ve partileri legalize etmeye alışıyor. Bu yüzden fiili mücadelenin açtıgı kanalların ötesinde, bizzat devlet, legal devrimci mevzilere alan açıyor. Bu politikada başarılı oldugu ölçüde, açık siyasal alandaki çalışmayı etkisizleştirmesi hayli kolay oluyor. Devrimci hareket bu konuda ciddi sorun ve açmazlarla yüzyüze bulunuyor. Devletin bu politikasının açık bir tasfiye politikası olarak görülüp görülmedigi, illegal-devrimci siyasal örgütlülügün polis operasyonları üzerine yeniden ve yeniden kurulması çabasının varlık sorunu olarak anlaşılıp anlaşılmadıgı, ciddi soru işaretleridir.

Geleneksel akımların 1 Mayıs’a güçsüzlük nedeniyle eski katılım biçimini reddederek katılması, geleneksel akımların kendiligindenci karakterini ortaya koymaktadır. Durgunluk sürecinde güç yitirmekle kalmamakta, politika yapış eksenini de yitirmekte, reformculaşabilmekte, ya da kitle hareketine karşı sorumsuzlaşabilmektedir.

Komünist işçi partisi açısından ise, bu 1 Mayıs’ın üç temel özelliginden sözedilebilir. Birincisi, örgütsel yogunlaşma alanları üzerinden belli bir güç kaybıdır. İkincisi, partili politika ve tarzın ve sınıf mevzilerinin yaygınlaşmasıdır. Üçüncüsü, parti tarzının artık bir refleks karakter kazanmaya başlamasıdır.

Birincisi, parti son üç-dört yıldır mesafe almaya başladıgı alanlarda ‘98 açısından bir durgunluk içindeydi. Daha ileri politik ve örgütsel bir düzey için, kongre açıklıkları ve müdahaleleri üzerinden bir atılım yapabilirdi. Bu noktada, metropollerde sınıf çalışmasının yürütüldügü alanlarda, kendini tekrar edebilen bir faaliyet egilimi görülüyordu. Kongre sonrası süreçte ise, kitle hareketliligindeki kırılma bir tarafa, üstüste gelen polis operasyonları, kongre açıklıkları temelinde tüm parti örgütünün egitilmesini ve sınıf çalışmasının yenilenmesini dogal olarak geciktirdi. Bu halen partinin hızını kesen temel bir faktördür. Kaybedilen örgütsel mevziler işin daha önemsiz yanıdır. Zira zaafa ugrayan parti örgütlerinin parti çalışması içinde yeniden inşasının olanakları fazlasıyla vardır.

İkincisi, partinin sınıf ve örgüt mevzilerindeki yaygınlaşmadır. Kastettigimiz partinin salt politik etkisinin artışı degildir. Aslolan geçen yıl bir-iki örnegini verdigimiz bagımsız işçi platformları temelindeki 1 Mayıs hazırlık çalışmamızın, İstanbul’da bir parça daralsa da, genel planda yaygınlaşmış olmasıdır. Çalışma alanlarının yogunlaşmasındaki ve kitlesel etkideki düşüş bir yana, partili çalışmanın Zonguldak, İzmir, İç Anadolu’da başarılı örnekler yaratıyor olması önemlidir. Bu partinin politik etkisini yaymakla kalmayacak, İstanbul dışında gerçekte var olmayan devrimci hareketin tersine, ülke çapında gerçek bir örgütsel derinleşme ve sınıf mevzileri edinme sonucunu verecektir. 1 Mayıs’ı bir günden öte bir çalışma dönemi olarak aldıgımız sürece, kazanımlarımızı açıklıkla ifade etmek önemlidir.

Üçüncüsü, partinin sınıfın ve kitlelerin devrimci enerji ve inisiyatifini açıga çıkarmaya çalışan tarzı, blok refleks bir tarz haline gelmekte, güvencelenmektedir. Bu, partinin, süreklilik ve tarz üzerinden, tıpkı sınıfın kitleler için oynadıgı benzersiz önderlik rolünü oynayabilmesine benzer. Aynı zamanda, onu tüm diger devrimci örgüt ve partilerden güncel olarak da ayırır. Bu sadece 1 Mayıs’a hazırlık ve katılım sürecimizle iki yıllık pratik bir deneyim birikimimizi degil, yeni kurulan her parti örgütünün ve kollektifinin başlarken parti düzeyinden başlayacagını da anlatır.

Düzen, 1 Mayıs ‘99’da geçici bir başarı kazandı. Bu, sınıf ve kitle mücadelesi açıklıkları içinde kısa sürede görülecektir.

Parti ise, 1 Mayıs ‘99’da geçici bir sınırlılık yaşadı. Parti, parti tarzının da gösterecegi gibi, en durgun dönemlerde bile, kendini yeniden ve bu kez eylemli kitlelerin önderligi olarak daha ilerden kuracaktır.

(Kızıl Bayrak, sayı:56, 15 Mayıs ‘99)

ARSIV ANA SAYFA