İçindekiler:

15 Ocak 2026
Sayı: KB 2026/01

Anti-emperyalist mücadeleyi büyütelim!
2025'in aynasında dünya
ABD'nin Venezuela'ya saldırısı
Emperyalistlerden vasallara yakışan tutum
İran'da yeni protesto dalgası
Trump-Netanyahu buluşması
Sermaye partilerinin ortak söylemi...
Yeni süreç, rejimin tahkimi
Kürtlerin kazanımları hedefte!
HTŞ'den Kürtlere "savaş" ilanı
Emperyalist saldırganlık karşısında susanlar
ABD, Türkiye ve Kürt sorunu
Halklara ölüm, İsrail'e toprak
İran'da kitle eylemleri devam ediyor
ABD'nin Venezuela'ya çökme planı
ABD'nin Latin Amerika stratejisi
Monroe oldu, "Donroe Doktrini"
31. Rosa Luxemburg Konferansı üzerine
Birleşik, kitlesel, siyasal bir sınıf hareketi
2025 yılı ve gençliğin "Mart isyanı"
Kadın işçiler bir adım öne!
Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın

 

 

Monroe oldu, “Donroe Doktrini”

Veli Aydın

 

Venezuela’da yaşananlar, küresel siyasetin son otuz yıldır üzerine inşa edildiği normatif zeminin hızla çöktüğünün ilanıdır. Nicolás Maduro’nun haydutça bir yöntemle ABD askerleri tarafından ülkesinden alınarak New York’a götürülmesi, yeni dönemin kurallarını açık eden bir kırılma anıdır. 

Bu kırılmanın merkezinde ise, ABD’nin yakın zamanda yayımlanan Milli Güvenlik Strateji Belgesi’nden de anlaşılacağı üzere, ABD Başkanı Donald Trump’ın şekillendirdiği ve giderek bir doktrine dönüşen güç siyaseti bulunmaktadır. Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası ilişkiler; egemenlik, “saldırmazlık” ve “hukukun üstünlüğü” gibi ilkeler etrafında, en azından söylem düzeyinde de olsa bir dengeye oturtulmuştu. Ancak son yıllarda bu çerçevenin fiilen geçerliliğini yitirdiğini yaşayarak görüyoruz. 

Venezuela operasyonu bu sürecin zirve noktalarından biridir. Mesaj açıktır: Yeterince güçlüyseniz, “uluslararası hukuku” askıya alabilir, başka bir ülkenin liderini devirebilir ve bunun bedelini ödemeden yolunuza devam edebilirsiniz.

Trump yönetiminin bu hamlesi, ABD’nin Latin Amerika’ya bakışındaki tarihsel sürekliliği de yeniden görünür kılıyor. 19. yüzyılda ilan edilen Monroe Doktrini, Batı Yarımküre’yi ABD’nin doğal etki alanı olarak tanımlamıştı. Bugün ise bu anlayış, çok daha sert ve çıplak bir güç diliyle geri dönüyor. Bu yeni yaklaşım, Trump’ın pratiklerinde şekillenen “Donroe Doktrini” olarak adlandırılmayı hak ediyor. “Donroe Doktrini”, Monroe’nun diplomatik uyarılarının aksine, askeri fiiliyat ve doğrudan müdahale tehdidi üzerine kurulu.

Venezuela örneği, ABD’nin bu doktrini yalnızca kağıt üzerinde değil, sahada da uygulamaya hazır olduğunu gösterdi. Operasyonun “uyuşturucu ile mücadele”, “demokrasi” ya da “insan hakları” gibi kavramlarla ilgisi olmadığı ise son derece açık. Zira Washington, Maduro sonrası süreçte Venezuela halkının iradesini esas alan bir geçişten çok, kendi çıkarlarıyla uyumlu bir siyasal denge kurmayı hedefliyor. Petrol sahaları, jeostratejik konum ve Çin ile Rusya’nın bölgedeki nüfuzunu kırma arzusu, bu doktrinin gerçek itici güçleridir.

Bu noktada Trump yönetimi içindeki çelişkiler de belirginleşiyor. Trump, kendisini ve temsil ettiği MAGA hareketini “savaş karşıtı” olarak sunarken, ABD aynı dönemde İran’dan Venezuela’ya uzanan bir askeri müdahale zinciri oluşturuyor. 

Trump’ın dış politika pratiği sıklıkla NeoCon miras ile MAGA çizgisi arasındaki bir gerilim olarak sunulsa da bu ayrım büyük ölçüde yanıltıcıdır. Her iki yaklaşım da özünde ABD’nin “demokrasi ihracı” söylemi altında askeri güç kullanımını ve rejim değişikliklerini meşrulaştıran dış politika geleneği üzerinde yükselmektedir. “Trumpizm”, bu hattın reddi değil; aksine uluslararası hukuktan, çok taraflılıktan ve diplomatik argümanlardan arındırılmış daha çıplak, daha doğrudan ve daha pervasız bir devamı niteliğindedir. 

Venezuela’nın henüz tam anlamıyla kaosa sürüklenmemiş olması, ABD açısından taktik bir başarı olarak görülebilir. Ancak bu kırılgan denge, bölge ülkeleri için ciddi bir uyarı niteliği taşıyor. Kolombiya, Küba, Grönland, Meksika, İran ve hatta Kanada’ya yönelik tehditkâr söylemler, “Donroe Doktrini”nin yalnızca Venezuela ile sınırlı kalmayacağını gösteriyor. 

ABD, Batı Yarımküre’yi yeniden “arka bahçe” olarak tanımlamakta ve bu tanımı askeri güçle tahkim etmektedir. Bu gelişmelerin küresel yansımaları da kaçınılmazdır. Çin ve Rusya gibi büyük güçler, ABD’nin bu pervasız tutumundan kendi bölgeleri için dersler çıkaracaktır. 

Ukrayna’dan Tayvan’a, Orta Doğu’dan Kafkasya’ya kadar birçok fay hattında daha saldırgan, daha müdahaleci politikaların önü açılmaktadır. “Uluslararası hukuk”, artık güçlülerin işine yaradığı ölçüde hatırlanan bir araç haline gelmektedir. Önümüzdeki döneme dair umutlu senaryolar ise oldukça sınırlıdır. Trump’ın iç politikada zayıflaması ya da Kongre’de denge kaybetmesi, bu saldırgan çizgiyi frenleyebilecek nadir ihtimallerden biridir. Ancak mevcut tablo, dünyanın daha sıcak, daha istikrarsız ve daha tehlikeli bir döneme adım attığını göstermektedir. 

Monroe Doktrini’nin yerini “Donroe Doktrini”ne bıraktığı bu yeni çağda mesele, kural ihlallerini kınamakla sınırlı bir ahlaki tepki değil; saldırganlığın sıradanlaştırılmasına karşı nasıl bir siyasal ve toplumsal karşı koyuş örgütleneceğidir.

Bugün ABD kentlerinde halkın sokaklara dökülmesi, Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya, Avrupa’dan Asya’ya uzanan isyan dalgaları, bu düzenin sanıldığı kadar sorgulanamaz olmadığını göstermektedir. 

Tarih defalarca kanıtlamıştır ki zulmün olduğu yerde itaat değil direniş meşrudur. “Uluslararası düzen” adı verilen yapının yerini güçlünün hukukunun almaya çalıştığı bu karanlık eşikte, geleceği belirleyecek olanlar ne doktrinler ne de saraylardaki strateji belgeleridir. Son sözü, her zaman olduğu gibi, direnenler söyleyecektir…