2025’in aynasında dünya
2025 yılı, emperyalist-kapitalist dünya sisteminin birikmiş tüm çelişkilerinin keskin biçimde belirginleştiği bir “çoklu bunalımlar yılı” olarak geride kaldı. Ekonomik durgunluk, emperyalist rekabet ve hegemonya bunalımı, militarizmin tırmanışı, ırkçı-faşist hareketlerin yükselişi, siyasal gericiliğin yeni boyutlar kazanması ve rejimlerin otoriteleşmesi, ekolojik çöküş, derinleşen toplumsal eşitsizlikler vb., birbirine eşlik eden süreçler olarak ilerledi. Birbirini besleyerek küresel ölçekte istikrarsızlığı artırdı ve geniş halk kesimlerinin yaşam koşullarını daha da ağırlaştırdı. Tüm bunların birleşik etkisi sonucunda, yıl boyunca birçok ülkede toplumsal huzursuzluklar, geniş katılımlı grevler ve kitlesel direnişler yaşandı. Kapitalizmin tarihsel sınırlarını zorlayan tüm gerilimler, 2025 boyunca daha sarsıcı biçimde dışa vurdu. Dolayısıyla 2025 yılı, sistemin çok yönlü çelişkilerinin derinleştiği, meşruiyetinin sorgulandığı ve çeşitli türden mücadelelerin yoğunlaştığı bir evre oldu.
Çok kutuplu dünyada hegemonya krizi ve savaş tehlikesi
Emperyalist güçler arasındaki hegemonya mücadelesi, 2025’te dünya siyasetini belirleyen en önemli olgulardan biri haline geldi.
ABD, Çin, Rusya ve Avrupa merkezli güç blokları arasındaki rekabet, ticaret savaşlarının ötesinde askeri, teknolojik ve stratejik alanlara yayıldı. Enerji koridorları, kritik madenler ve küresel tedarik zincirleri üzerindeki denetim mücadelesi, uluslararası politikanın ana eksenini oluşturdu. Çok kutuplu dünya düzeninin yarattığı istikrarsızlık, bölgesel gerilimleri ve vekalet savaşlarını artırdı. Ortadoğu, Afrika’nın merkezi bölgeleri ve Doğu Avrupa, bu rekabetin askeri boyutunun yoğun yaşandığı alanlar olarak öne çıktı. ABD ile Çin arasındaki çekişme, ekonomik ve teknolojik üstünlük arayışının ötesine geçerek askeri kuşatma stratejileri ve enerji hatları üzerinde yoğunlaştı.
Avrupa Birliği’nin iç bütünlüğündeki zayıflama ve Rusya’nın çevre bölgelerde nüfuzunu genişletme çabaları, küresel sistemdeki kutuplaşmayı daha da derinleştirdi.
Deniz ve hava sahalarında artan güç gösterileri, büyük askeri tatbikatlar ve nükleer silahlanma tartışmaları ise emperyalist savaş tehlikesini yeni bir aşamaya taşıdı.
Emperyalist odaklar arası hegemonya mücadelesi, kapitalist rekabette alabildiğine sertleşmeye yolaçtı. Güç bloklarının kendi çıkarlarını korumaya yönelik adımları, sıcak çatışma ihtimalini artırdı. Militarizm ve silahlanma yarışı tırmandı, askeri harcamalar rekor seviyelere ulaştı. Birçok devlet bütçelerinin giderek artan bölümünü güvenlik ve savunmaya aktardı.
İnsansız sistemler, yapay zeka destekli savaş araçları, hipersonik silahlar ve uzay temelli askeri altyapılar gibi yeni nesil silah teknolojilerinin geliştirilmesi, militarizmin ekonomik ve siyasal ağırlığını artırdı. Her yeni çatışma silah tekellerine devasa karlar kazandırırken, bunun bedelini emekçi halklar ödediler.
Tüm bu gelişmeler, emperyalist savaş tehlikesini 2025’te dünyanın gündemine yeniden yerleştirdi.
Militarizm, teknoloji ve küresel güç mücadelesi
Jeopolitik gerilimlerin odak noktalarından biri Rusya-Ukrayna savaşı olmaya devam etti. ABD ve Batı bloku ile Rusya arasındaki enerji, silah ticareti ve bölgesel nüfuz mücadelesi, küresel güç dengelerini zorlayan başlıca etkenlerden biri oldu. NATO’nun Lahey’de gerçekleştirdiği zirvede üye ülkelerin savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarma kararı, askeri kapasitenin güçlendirilmesini stratejik bir öncelik haline getirdi. Bu, toplumsal kaynakların giderek daha fazla savaş aygıtına yatırılması anlamına geldi. Güney Afrika’da gerçekleşen G20 zirvesini ABD’nin boykot etmesi, Çin ve Rusya devlet başkanlarının katılım göstermemesi ise, hegemonik çıkarlar arasındaki çelişkilerin derinliğini ortaya koydu. Aynı dönemde dünya ekonomisi, ticaret savaşlarının sertleştiği ve üretim ağlarının yeniden yapılandırıldığı bir süreçten geçti.
2025’in belirleyici başlıklarından bir diğeri, teknoloji alanında yapay zeka yatırımları ve bu alana yönelik düzenlemeler oldu. Büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekaya yönelen sermaye akışı, bu alanı yasalarla kontrol altına alma çabalarını hızlandırdı. Teknoloji, üretkenliği artıran bir araç olmanın ötesinde, üretimin ve emekçilerin gözetimi ve denetimi mekanizması olarak sermayenin hizmetine sunuldu.
Bu tabloda ABD’nin yeni strateji belgesi, hegemonik gücün kriz koşullarında kendini yeniden konumlandırma ve tahakkümünü sürdürme çabasının bir ifadesi oldu. ABD’nin askeri ve stratejik üstünlüğünü kalıcılaştırma hedefini yansıtan bu belge, Çin ve Rusya’yı açıktan “düşman” ilan etmiyor ve çok kutuplu dünyanın varlığını kabul ediyor. Ancak bu kabul, eşit aktörlere dayalı bir dünya düzeninin onaylanması anlamına gelmiyor. ABD, bu çok kutuplu yapının kurallarını koyan ve yönünü belirleyen başat aktör olma iddiasıyla hegemonik liderliğini yeniden tanımlıyor.
Servet-sefalet kutuplaşması ve milyarderlerin tarihi yükselişi
Kapitalist ekonominin krizlerini emekçilere fatura etme mekanizması her ülkede benzer biçimde işledi. Kemer sıkma programları sistematik bir saldırı olarak yoğunlaştı. Ekonomik ve sosyal alanda sorunlar katlanarak büyüdü.
Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması, 2025’te servet-sefalet kutuplaşmasını tarihin görülmemiş seviyesine yükseltti. Milyarderlerin servetleri rekor düzeyde artarken, işçi ve emekçiler en temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan bir yaşam mücadelesine mahkum edildi. Konut krizinden gıda fiyatlarına, enerji maliyetlerinden vergilere kadar her alanda ağırlaşan yükler, sınıflar arası uçurumu derinleştirdi.
2025 yılı, küresel servet dağılımı açısından milyarderlerin tarihi bir yükseliş yaşadığı bir dönem oldu. Dünya genelinde milyarderlerin sayısında büyük bir artış yaşandı. Toplam servetleri ABD ve Çin dışındaki ülkelerin GSYİH’sini geride bıraktı. ABD’li iş dünyası dergisi Forbes’un yayımladığı Aralık ayı listesine göre dünyada 3.028 milyarder bulunuyor. Bu sayı, önceki yıla göre kayda değer bir artışı temsil ederken, milyarderlerin toplam serveti 16,1 trilyon dolara ulaştı. Böylece 2024’e kıyasla yaklaşık 2 trilyon dolarlık bir servet artışı gerçekleşti.
Forbes’in yayınladığı listedeki en zengin on kişiden beşinin serveti şöyle: Elon Musk 744.6 milyar dolar, Larry Page 257.6 milyar dolar, Larry Ellison 249.4 milyar dolar, Jeff Bezos 243.9 milyar dolar, Sergey Brin 237.7 milyar dolar. Özellikle bilgi teknolojisi, yapay zekâ ve dijitalleşme odaklı yatırımlar öne çıkıyor. Milyarder sayısındaki artış, servetlerin trilyon dolar ölçeğinde büyümesi, sınıfsal kutuplaşmanın ürkütücü boyutlarını ortaya koyuyor.
İklim felaketi, sınıfsal eşitsizlik ve yeşil makyaj
2025’te ekolojik yıkım daha da derinleşti, iklim krizi yeni boyutlar kazandı. Kapitalist üretim tarzının doğada yarattığı tahribat 2025’te yıkıcı iklim olaylarının yaşanmasına yol açtı. Bilim insanlarının uzun süredir uyardığı eşikler aşıldı. İklim değişikliğinin uzun vadeli etkileri olan aşırı sıcaklıklar, fırtınalar, büyük yangınlar, seller, kuraklıklar ve su krizleri milyonlarca insanın yaşamını doğrudan etkiledi. Sermayenin sınırsız birikim mantığının yarattığı yıkımın ürünü bu felaketler, toplumsal eşitsizlikleri daha da derinleştirdi. Rekor düzeyde maddi kayıplara ve milyonlarca insanın yerinden edilmesine yol açtı. Tarımsal üretiminin daralması gıda fiyatlarını daha da yükseltti, özellikle yoksul ülkelerde yaygın beslenme sorunları baş gösterdi. Buna rağmen yıkıma yolaçan iklim politikaları değişmedi, fosil yakıt yatırımları devam etti.
İklim krizinin etkileri sınıfsal planda da eşitsiz dağıldı. Krizi yaratan zengin ülkeler en az etkilenenler olurken, yoksul emekçiler, göçmenler ve geri kalmış ülkeler en ağır bedeli ödediler. Gıdaya ve suya erişim daha da zorlaştı. İklim kaynaklı göç arttı. Siyasal alanda ise 2025, “yeşil söylem” ile gerçek politikalar arasındaki uçurumun daha da büyüdüğü bir yıl oldu. Karbon piyasaları ve “yeşil kapitalizm”, doğayı korumaktan ziyade yeni kar alanları yarattı. İklim krizi aynı zamanda baskı ve denetimi artıran bir araca dönüştürüldü. Sınır güvenliği politikaları sertleştirildi. Böylece ekolojik kriz, eşitsizlikleri derinleştiren ve baskıyı artıran bir rol oynadı.
Siyasal gericiliğin derinleşmesi ve faşizan eğilimlerin yükselişi
2025, liberal demokrasinin ciddi bir meşruiyet krizi yaşadığı bir yıl oldu. Karar alma süreçleri giderek daha açık biçimde büyük sermaye grupları, teknoloji tekelleri ve finans çevrelerinin etkisi altına girdi. Aynı zamanda baskı aygıtlarını güçlendirildi, gözetim teknolojileri yaygınlaştırıldı ve siyasal özgürlükler adım adım daraltıldı. Derinleşen kriz koşullarını yönetmek ve toplumsal tepkileri bastırmak isteyen egemen sınıflar, daha baskıcı ve terörcü yöntemlere yöneldi. Güvenlik yasalarının sertleşmesi, medya üzerindeki denetimin artması, ilerici ve demokratik muhalefetin kriminalize edilmesi ve keyfi uygulamaların yaygınlaşması, kapitalist devletlerin sınıfsal niteliğini daha görünür hale getirdi. Bu gelişmeler, emekçi sınıfların demokratik haklar açısından çok yönlü saldırılarla yüzyüze kalması anlamına geldi. Devlet şiddeti ve hukuksuzluk birçok ülkede gündelik yaşamın olağan bir parçası haline gelirken, halk kitleleri ile siyasi iktidarlar arasındaki gerilim daha da derinleşti.
Bu siyasal gericilik atmosferinin bir diğer sonucu ırkçı ve faşist hareketlerin yeniden güç kazanması oldu. Ekonomik belirsizlikler, kitlesel göçler ve güvenlikçi politikalar, ırkçı aşırı sağ söylemlerin toplumsal taban bulmasını sağladı. Krizin sorumluluğunu göçmenlere, azınlıklara ve yoksul kesimlere yıkan bu hareketler, çoğu ülkede sermaye iktidarları tarafından doğrudan ya da dolaylı biçimde desteklendi. “Ulusal güvenlik” ve “kültürel tehdit” söylemleri üzerinden meşruiyet üretmeye çalışan ırkçı-faşist yapılar, kimi ülkelerde parlamenter güç haline gelirken, kimi ülkelerde iktidar oldu, kimi ülkelerde de devletin güvenlik aygıtlarıyla daha yakın ilişkiler kurdu. 2025’i aynı zamanda ırkçı-faşist hareketlerin yeniden güç kazandığı bir yıl haline geldi. Hemen tüm ekonomik ve sosyal sorunların istismar edilmesi, faşizan söylemlerin toplumsal taban bulmasını kolaylaştırdı.
Dünyada yayılan grev, direniş ve ayaklanmalar
2025’te dünya genelinde grevler, direnişler, isyanlar ve kitlesel protestolar farklı ülke ve bölgelerde değişik biçimler alsa da ortak nedenler etrafında yoğunlaştı. Avrupa’da özellikle Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Yunanistan’da ücretler, emeklilik reformları ve sosyal hak gaspları nedeniyle ulaşım, enerji, sağlık ve kamu sektörlerinde uzun süreli grevler yaşandı. Doğu Avrupa’da ise savaş politikalarının ekonomik yükü, hayat pahalılığı, demokratik hak ve özgürlüklere saldırılar, protestolara daha siyasal bir nitelik kazandırdı. ABD’de otomotiv, lojistik, eğitim ve sağlık alanlarında büyük grevler dikkat çekerken, sendikal mücadele yeniden güç kazandı. Barınma krizi, ücret eşitsizliği ve sosyal güvencesizliğe karşı talepler yükseltildi. Kanada’da kamu çalışanlarının grevleri yaygınlaştı.
Latin Amerika, sert toplumsal patlamaların yaşandığı bölgelerden biri oldu. Arjantin, Şili, Peru, Kolombiya ve Ekvador’da kemer sıkma politikaları, özelleştirmeler ve siyasal krizler, genel grevlere ve uzun süreli ayaklanmalara yol açtı. Bu ülkelerde devlet şiddeti, olağanüstü hal uygulamaları ve baskı politikaları sıradanlaştı. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da ise yüksek işsizlik, gıda fiyatlarındaki artış ve otoriter rejimler, grevler ve sokak eylemlerinin temel nedenleri oldu. Mısır, Tunus, İran, Irak ve Lübnan’da emek mücadeleleri siyasal muhalefetle iç içe geçti. Filistin’de savaş ve işgal toplumsal direnişi sürekli kıldı.
Sahra Altı Afrika’nın birçok ülkesinde enerji, yakıt ve gıda krizleri kitlesel protestolara yolaçtı. Nijerya, Kenya, Senegal ve Güney Afrika’da grevler, yolsuzluk karşıtı eylemler ve kamu hizmetlerinin çöküşüne yönelik isyanlar öne çıktı. Güney Asya ülkelerinden Hindistan, Bangladeş, Sri Lanka’da grevler ve köylü protestoları yaygınlaşırken, Doğu ve Güneydoğu Asya’da düşük ücretler, uzun çalışma saatleri ve sendikal baskılar direnişleri tetikledi. Çin’in farklı bölgelerinde özellikle inşaat, fabrika ve altyapı projelerinde çalışan işçiler, ödenmemiş ücretlerini ve gasp edilen haklarını savunmak için protestolar düzenlediler. Güney Kore ve Japonya’da ise sendikal eylemler yeniden güç kazandı.
Toplam tablo, 2026’da sistemin çok yönlü krizinin daha da derinleşeceğini, emek-sermaye çelişkisinin daha sertleşeceğini gösteriyor. Kapitalist sistem, savaşlar, yoksulluk, ekolojik yıkım ve otoriterlik üreterek ayakta kalmaya çalışırken, emekçi sınıfların çalışma ve yaşam koşulları daha da ağırlaşacak. Sermaye iktidarları baskı ve zorbalığı tırmandırarak düzeni korumaya yönelirken, bu saldırganlık meşruiyet krizini derinleştirecek.
2025’in grev, direniş ve isyanları, daha da yaygınlaşma ve toplumsal mücadele hattına dönüşme potansiyelini ortaya koymuş bulunuyor. 2026 yılı, kriz koşullarının daha çok sorgulanacağı, sınıf çelişkilerinin daha da sertleşeceği ve emekçilerin geleceklerini belirleme arayışlarının güçleneceği bir yıl olma eğilimine işaret ediyor. Bu ise aynı zamanda devrimci olanakların belirginleşip artacağı anlamına geliyor.
|