24 Mayıs'03
Sayı: 20 (110)


  Kızıl Bayrak'tan
  Saldırıları püskürtmek için gerici barikatlar aşılmalıdır!
  Sendika ağaları, sermaye sınıfı ve hükümetle kolkola
  Kölelik yasasına karşı mücadelenin yakıcı görev ve sorunları
  Kamu TİS'leri sürüncemede
  Zorunlu tasarrufların gaspı sürüyor!
  Onbinlerce işçi Ankara'da biraraya geldi...
  Türk-İş Ankara mitingi...
  Saldırılar ve kölelik yasası üzerine Deri-İş Genel Başkan Yardımcısı...
  Sermaye hükümeti İMF'den tam not aldı...
  Müşteri değil, öğrenciyiz!
  Filistin direnişini boğma planları...
  Özelleştirme saldırısının son perdesi
  Emperyalist terör ters tepiyor
  Irak'a bahşedilen "demokrasi"den sömürgeci yönetim çıktı
  Fransız burjuvazisinin emeklilik hakkına saldırısı ve emekçilerin büyük tepkisi
  Powell'ın Almanya ziyareti...
  Yaklaşan G8 zirvesi ve emperyalist şeflerin telaşı
  Pişkanlık ve ötesi...
  Anadolu Yakası İşçi-Emekçi Platformu Bülteni'nden...
  Adana Öncü İşçi-Emekçi Platformu kuruldu!
  Hürriyet'in "F tipi mucizesi"
  Beterin de beteri var
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
AKP hizmette kusur etmiyor, burjuvazi yeni yağma için iştahla bekliyor...

Özelleştirme saldırısının son perdesi

AKP’nin özelleştirme kararlılığı

AKP hükümeti, sermayeye rüştünü ispatlamak için olsa gerek, 17 yılda gerçekleştirilen özelleştirmeleri bir yılda yapacağını ilan etti. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, bu konudaki kararlılığı “tuttuğumu satarım” sözleriyle dile getirdi.

Elbette kararlılık sözlerden ibaret değil. Kalan son devlet kuruluşlarının satış hazırlıkları tamamlanmış bulunuyor. Maliye Bakanı Unakıtan, PETKİM, TÜPRAŞ, TEKEL, Milli Piyango, enerji sektörü, banka ve sigorta özelleştirmelerini 2003 yılı içinde gerçekleştireceklerini, THY’yi de yıl sonunda değerlendirmeye alacaklarını açık bir dille ifade etti. PETKİM, TEKEL, TÜPRAŞ, İGSAŞ, Türk Telekom için satış planları yapılmış, kimisi ihale aşamasında kimisi de planların onaylanmasını bekliyor. Barajlar, yol ve köprüler, elektrik dağıtım şebekeleri, bazı limanlar için de özelleştirme takvimi çıkarılmış durumda. Sümerbank ve SEKA’nın elde kalmış fabrikalarından bazıları satıldı, bazıları da satılma aşamasında. SEKA’nın Balıkesir, Akdeniz, Çaycuma tesisleri ile Sakarya Traktör Sanayi İşletmesi ve Taksan-Takım Tezgahları AŞ geçtiğimiz günlerde satıldı. Hem de ğerlerinin çok altında bir fiyatla. Mesela yalnızca arazi ve lojmanlarının değeri 24 milyon dolar olan ve 40 milyon dolar değer biçilen SEKA Balıkesir, sadece ve sadece 1.1 milyon dolara, değerinin neredeyse 40’ta birine satıldı. Buradaki pervasızlığın, işçi ve emekçilerle dalga geçmenin boyutu tahammül sınırlarının ötesindedir. Hiçbir şey yapmadan bir imzayla kârlı bir işletmeyi kelepir fiyatına almak kapitalzin özetidir ve ancak burjuvaziye mahsus bir haktır.

Özelleştirme bunlarla da bitmiyor. Ormanların satışı için yasal değişiklikler yapıldı. Belediye hizmetlerinin özelleştirilmesi, eğitim, sağlık ve ulaşım alanındaki özelleştirmelerin tamamlanabilmesi için de Kamu Yönetimi Reformu, Mahalli İdareler Yasa Tasarısı gibi yasal düzenlemeler yapılıyor. Yol ve Köy Hizmetleri’nin birçok müdürlüğü zaten kapatıldı. Şimdi kalan son işletmelerinin özelleştirilmesiyle, ülkenin dört bir yanındaki milyonlarca insan, bu kurumların verdiği hizmetlerden mahrum kalmış olacak. Sermayenin özelleştirme sevdası öylesine derin ki, sırf özel okulları batmaktan kurtarıp teşvik etmek için bütçeden 20 trilyonu özel okullara pompalayacaklar.

Elde kalan KİT işletmeleri kendi alanında dev işletmelerdir. Ülke ekonomisine katkıları herhangi bir şirketinkiyle kıyaslanamayacak düzeydedir. Bu nedenle stratejik bir önem taşıyorlar. Örneğin 2.3 milyar dolarlık cirosuyla dünyanın 13. büyük telekom şirketi olan Türk Telekom 2002’de 1 katrilyon 141 trilyon lira kâr sağladı. 536 trilyon vergi ödeyerek Ankara’da kurumsal vergi rekortmeni oldu. TEKEL’in cirosu 3 milyar dolar. Yapılacak iyileştirmelerle 600 milyon dolar kâr etmesi bekleniyor. TÜPRAŞ, 4.3 milyar dolarlık cirosuyla dünyanın 400 büyük firması arasına girmiş bir kuruluş. PETKİM’in 2001 yılındaki kârı ise 2.5 milyon dolar civarında.

Özelleştirme için yalan söylemeyi
bile gerekli görmüyorlar!

Hatırlanacağı gibi Özal’lı dönemlerde başlayıp, ‘90’lı yıllarda, özellikle Tansu Çiller’in başbakan olduğu 5 Nisan ‘94 Kararları’yla görülmedik bir hız kazanan özelleştirmeleri meşrulaştırmaya dönük yalanlardan biri de KİT’lerin zarar ettiği idi. KİT’ler ne o dönem ne de sonrasında zarar ettiler. Özelleştirmelerin önünü açmak için bilinçli politikalarla zarar ettirildiler. Fakat artık “KİT’ler zarar ediyor, krizin nedeni KİT’ler” gibi bayağı yalanlar ileri sürülemiyor. Daha doğrusu yalanlara gerek duyulmuyor. Yıllardır süregelen özelleştirme saldırısındaki başarı, sermaye iktidarına ve hükümetlere daha pervasız davranma gücü veriyor.

Bu çerçevede sermayenin tabana yayılması yalanı da bir tarafa itildi. Kardemir modeli hatırlatılarak, “özelleştirilecek kuruluşların çalışanlara satılması düşünülüyor mu” sorusuna, “tuttuğunu satan” bakan, “kendimizi aldatmanın bir anlamı yok” yanıtını veriyor. Bu, “zamanında işçileri yatıştırmak için uydurduğumuz bir yalandı, sermayenin tekellerin elinde toplanmasının önüne geçilemez” demenin bir başka şekli. Nitekim bugüne kadarki uygulamalar ve işleyen süreç bunu fazlasıyla teyit etti. Sermayeyi tabana yaymanın bir safsatadan ibaret olduğu açık bir şekilde ortaya çıktı. Üstelik “halka arz yolu”, küçük birikim sahiplerinin ellerindekini almanın sinsi bir yolu olarak kullanıldı. Özelleştirmelerle zengin olma hayali kuran küçük birikim sahiplerinin paraları şimdi tekellerin kasasında. Borsarın, bankaların, sigorta ve fon kuruluşlarının, hatta “piyasalar” denilen mali sermaye alanının patlattığı krizlerin önemli işlevlerinden biri de bu zaten; alttakinin canını çıkarmak!

Özelleştirme sürecinin aslında kapitalist devlet tarafından işçi ve emekçilerin sırtından birikmiş değerleri tekellere devretme stratejisi olduğu fazlasıyla ortaya çıkmış durumda. Bugün her alanda görülmedik boyutta bir tekelleşmeyle karşı karşıyayız. Halen “serbest rekabet koşullarını sağlamak”tan bahsetme utanmazlığını göstermeleri bu gerçeği değiştirmiyor. Ortada bir serbest rekabet varsa o da tekelci sermaye gruplarının yağma rekabetidir. Kendi aralarındaki rekabet ise, birbirlerini yutma ve böylece tekelcileşmeyi doruğuna vardırma çerçevesinde bir rekabettir. Yoksa ne sanayi yatırımı alanında, ne fiyatları düşürmek, kaliteyi arttırmak alanında bir rekabet söz konusudur. Yediğimiz, içtiğimiz, kullandığımız her şeyde kalite düştü, fiyatlar kimseyi yanına yanaştırmıyor. Binlerce işçiye iş ve ekmek sağyorken özelleştirilen kuruluşların sadece yağmalanması, kâr marjları düşük olan sektörlere yönelik hiçbir yenilenme yapılmaması, üretim kapasitelerinin giderek düşürülmesi, bütün bunların yerine vurgunla elde edilen sermayenin spekülatif alana çekilmesi sonucunda, Türkiye tarım, gıda, enerji sektöründe bile dışa bağımlı hale geldi. Buna nüfus artışına paralel olarak artan işgücü de ekeince, işsizler ordusu alabildiğine büyüdü.

İşte özelleştirmenin sağladığı serbest rekabet! Fabrika kapılarında sefalet ücreti için, hiçbir sosyal güvence istemeden birbiriyle itişen milyonlarca işsiz... İşte size verimlilik artışı! Servetine servet katmak için her türlü kirli yöntemi çeşitlendiren, yolsuzluk, vurgun, yağma, hortumlama faaliyetlerine ağırlık veren tekelci sermaye...

Özelleştirmelerin sonucu örgütsüzlük,
taşeronlaştırma ve “esnek üretimdir”

Komünistler özelleştirme saldırısının kapitalist mülkiyetin basit bir devrinden ibaret olmadığını yıllar önce vurgulamışlardı. Özelleştirme, esas olarak kapitalist ekonominin ‘70’lerden itibaren süregelen ve kimi zaman da sistemi felç edecek düzeyde ağırlaşan devresel bunalımının bir sonucudur. Sermaye, bu kronik bunalımı hafifletmenin yolu olarak, tüm dünyada bir özelleştirme furyası başlattı. Bu politikanın temel amacı, krizin tüm faturasını işçi sınıfına ve emekçi kitlelere ödetmekti.

Bu çerçevede bu saldırıya, sınıfın elindeki tüm kazanımları ve hakları gasp etme hareketi de denilebilir. Sendikal örgütlülüğün dağıtılması, taşeronlaştırmanın yaygınlaşması, ücretlerin budanması, ekonomik ve sosyal hakların tasfiyesi, “esnek üretim” uygulamaları vb. ile işgücünün yoğun sömürüsü hedeflenmektedir. Nitekim gelinen yerde bu doğrultuda bir hayli mesafe de alındı. Özelleştirmeler sonucu işçilerin %70-80’i işten atılmış, sendikasızlaştırma oranı %80’leri aşmıştır. Taşeronlaştırmayla karşılaşılmayan neredeyse hiçbir yer kalmadı. Bunlara ücretlerin düşmesi, alım gücünün zayıflaması, sosyal yardımların, ikramiyelerin kaldırılması eşlik etti.

Şimdi Türkiye’de buna hukuksal bir çerçeve kazandırılmaya çalışılıyor. Önce özelleştirdiler, sonra örgütlülüğü dağıttılar, ekonomik ve sosyal hakları budadılar, “esnek üretim”i yaygınlaştırdılar. İşçi sınıfını tensikatlardan geçirerek, sendika bürokrasisinin hakimiyetini tahkim ederek sınıf hareketini dumura uğrattılar. Şimdi bunlara dayanarak yasasını çıkarıyorlar. Kölelik yasası, bu bakımdan özelleştirmeleri doğrudan doğrudan tamamlamaktadır.

Özelleştirme-”demokratikleşme” ilişkisi
ya da demokratik hak ve özgürlüklerin budanması

Elbette bu saldırı en baştan siyasal bir içerik taşımaktaydı. Zira işgücünün yoğun sömürüsü ve faturanın sürekli olarak işçi-emekçilere ödetilebilmesi, faşist baskı ve yasaklar, dizginsiz bir devlet terörü, demokratik hak ve özgürlüklerin budanması sayesinde gerçekleştirilebilirdi. Nitekim 1980’li yıllar birçok ülkede faşist askeri darbelerle karşılandı. Türkiye’yi hala yıkılamayan yarı-açık bir cezaevine dönüştüren 12 Eylül darbesi, esas olarak 24 Ocak Kararları’nın hayata geçirilebilmesi için yapıldı.

Sonrasında da baskı ve yasaklar devam etti. Sermaye her kemer sıkma saldırısının, her acı reçetenin yanına ceza yasalarını ağırlaştırmayı, kitle eylemlerine saldırmayı, grev yasaklarını, cezaevi katliamlarını iliştirdi. Özelleştirme saldırısındaki yalanlar furyasının bir benzeri de siyasal alandaki baskı ve yasaklamalar için başlatıldı. Artık her siyasal kısıtlamanın adı “demokratikleşme” ve “AB’ye uyum”la anılıyor. Her kitle gösterisi “terör” demagojisi ile karalanıyor. İşçi grevleri, direnişleri, depremlerde acı çeken halkın isyanı “provokasyon” diye damgalanıyor.

Neticede bütün bu saldırılar “devleti ekonomik olarak küçültmek, demokratileşmek, sosyalist politikalardan kurtarmak” gibi gerekçelerle süslendi. Son olarak AKP de “özelleştirmede aslolan devleti ekonomik faaliyetlerden kurtarmak” diyerek, gerçek niyetini ortaya koymaktadır. Bu politikanın bir yanı elbette devlet eliyle biriktirilmiş sermayenin tek tek kapitalistlere peşkeş çekilmesidir.

Fakat daha önemlisi, devleti ekonomik alandan çekmekle kastedilenin, onun baskıcı ve terörist yönünü güçlendirme, işçi ve emekçileri cendereye alma görevine ağırlık verilecek olmasıdır. Zaten yıllardır olan da budur. Sermaye devleti 1980’den günümüze kadarki süreçte, tarihinin hiçbir evresinde olmadığı kadar tahkim edildi. Polis, ordu, istihbarat, yargı, cezaevi kurumları sürekli güçlendirildi. AKP de kendinden önceki hükümetlerin yolundan giderek buna yenilerini katmakta, örneğin düzene muhalif kesimler için mezar hücreler inşasına hız vermektedir.

Tekelci sermayenin doymak bilmez iştahı
ya da tetiği çekme kararlılığı

Bütün bu saldırılar köhnemiş sermaye düzenini ayakta tutmak içindir. Bu arada tekelci burjuvazinin doymak bilmez iştahı da yatıştırılmaktadır. Öyle ki, %51 hissesi değerinin neredeyse dörtte birine İş Bankası-Doğan Holding ortaklığına satılan POAŞ’ın geçen yıl sadece ödediği vergi 3 katrilyon 400 trilyon liradır.

Telekom, TÜPRAŞ, PETKİM, TEKEL, Milli Piyango, THY gibi kuruluşlar fazlasıyla göz kamaştırıcıdır. Sabancı, Koç, Uzanlar, Oyak, Doğuş, Doğan gibi tekeller, öteden beri sofranın başındaydılar. Herbiri, hükümetlere özelleştirmelerin tamamlanmasını birincil görev olarak hatırlattılar. Son özelleştirmeler için de kolları sıvamış bekliyorlar. Örneğin OYAK’ın (generallerin grubunun) bir yetkilisi, özelleştirmeye son derece önem verdiklerini vurgulayarak, “Çalışmalarımızı bu yönde sıkılaştırdık. TÜPRAŞ, Milli Piyango ve TEKEL’de kararlılığımızın bir göstergesi olarak tetiği çekmeye hazırız” demekten kendini alamamaktadır

Şimdiye kadarki örneklerin de tescil ettiği gibi, tekeller hem yağlı lokmaları yutarak devleşiyorlar, hem de hisse kırıntıları ile halkın gözünü boyayarak elde avuçta ne varsa gasp ediyorlar. Böylece sermayenin tekellerde toplanması, merkezileşmesi süreci bir başka yönden de tamamlanmış oluyor.

Hem tekelcileşmenin karakterinden, hem parçaların oldukça yağlı olmasından, hem de faturayı işçi ve emekçiler ödetme politikasından dolayı, tetiği çekme hazırlığı ve kararlılığı hepsinin ortak noktası. Artık bu denli açık ve pervasız konuşmaya cüret edebiliyorlar.

Sendika bürokrasisi ya da sırtımıza
saplanmış ihanet hançeri

Bu cüretin kaynağında elbette ki yıllardır süren özelleştirme saldırısının püskürtülememiş olması gerçeği var. Buna bağlı olarak sendika bürokrasisinin işçi sınıfı üzerindeki denetimine duydukları güven var. İşçi sınıfı hareketi, son 20 yılda çok büyük ihanetler ve kırılmalar yaşadı. ’91 tensikatlarından itibaren ve özelleştirme saldırısıyla birlikte örgütsüzleşme neredeyse doruğa çıktı. Bunlara rağmen sendika bürokrasisinin sınıfı denetleme gücü bir türlü kırılamadı. Özelleştirme saldırısı sermaye iktidarı payına belli bir başarıyla yürütülmüşse, bu başarının en büyük aktörü sendika ağalarıdır. İşte kapitalistler işçi sınıfının bugün içine düşürüldüğü acı durumu ve sendika bürokrasisinin oynadığı rolün başarısını g&oum;zeterek, artık yalan propagandalara başvurmak gereği bile duymuyorlar.

Hain takımının yaptığı manevralar, sınıfı satmada gösterdiği maharet biliniyor. Sınıfın nabzını tutmakta, onu yatıştırmakta fazlasıyla olanağa sahipler. Tepkilerin doruğa çıktığı, işçilerin bıçağı kemikte hissettikleri anlarda hava boşaltmayı hedefleyen eylem kararları alarak ya da gelişen eylemlerin içini boşaltarak, hareketin yönünü saptırarak işçi-emekçi hareketini bu duruma düşürdüler. Mengen barikatlarındaki dönüşün, 3 Ocak soytarılıklarının, 20 Temmuz hava boşaltmalarının, ‘98 satışlarının, ‘99 yaz eylemlerinin deprem bahanesiyle durdurulmasının mimarlarıdırlar.

Şimdi yeniden hava boşaltmaya sıvanmış durumdalar. İzmir ve Ankara mitinglerinde onbinlerce işçinin “genel gerev, genel direniş” taleplerine kulak tıkayıp, 81 ili miting alanına çevirmekten bahsediyorlar. Geçmişe dair hesap vermek gibi bir dertleri yok. İşçi sınıfını halen “patron devlet değil sosyal devlet” teraneleriyle uyutmaya çalışıyorlar. Neyin sosyal devleti? Uluslararası işçi sınıfının mücadelesiyle kabul ettikleri kazanımlara dokunulmamasını beklemek, istikrarlı kapitalizm istemek, safsatadan başka bir şey değil. Ama sarılacakları başka bir şey kalmadı; kapitalizmin temel yasalarını bir kenara bırakıp “sosyal devlet” istemiyle işçileri düzen içinde tutmaya çalışıyorlar. Patronların ekonomik, siyasal istikrar hayallerine, sendika ağaları “sosyal devlet” diyerek istikrarlı kapitalizm isteğini sloganlaştırarak katılıyorlar.

İşçi sınıfının imkanları, eylem dinamikleri

Bu çeteyi aşmak işçi sınıfının tarihsel bir sorumluluğudur. Bu ihanet ağı parçalanmadan, sınıfın bağrındaki bu hançer çıkarılmadan ne özelleştirme saldırısı durdurulabilir ne de kölelik yasası yırtılabilir.

Sınıf ve emekçiler cephesinde biriken tepki ortadadır. Sendika ağalarını merkezi miting kararları almaya zorlayan da bu tepkinin büyüklüğüdür. Onlar bu mitinglerde hava boşaltmaya, eylemlerin içini boşaltmaya çalışıyorlar, ama gerek kitlesellik, gerekse sendika bürokrasisine rağmen öne çıkarılan sloganlar, işlerinin bu kez öyle kolay olmadığını gösteriyor. Artık alanlarda “Türk-İş nerede biz oradayız!” sloganının yerine “Genel grev genel direniş!” sloganı ve Türk-İş’in hareketsizliğini mahkum eden sloganlar atılıyor.

Gündemdeki başlıca iki saldırının birbiriyle yakın ilişkisini ve boyutlarını belirtmiştik. Gerek özelleştirme saldırısı, gerek çalışma yaşamını kuralsızlaştıran kölelik yasası, Kamu Personel Rejimi Yasası gibi saldırılar, gerekse bunlarla paralel eğitim, sağlık ve idari alanda yapılan düzenlemeler, bir bütün olarak işçi sınıfını, kamu emekçilerini, gençliği, kır ve kent yoksullarını doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla birleşik bir işçi-emekçi mücadelesi için fazlasıyla neden mevcut. Bu dinamikler bugün Türkiye’nin dört bir yanında çeşitli ölçeklerde kendilerini ortaya koyuyorlar.

Eksik olan, sınıfın öncü rolünü oynayacak, bu dinamikleri kendi etrafında toplayarak daha geniş ölçekte harekete geçirecek bir birlik ve örgütlülükten yoksun oluşudur. Dahası sendika bürokrasisinin etkinliğini kıracak mekanizmaları yaratamamış olmasıdır. Her yere yayılan bir genel direnişin örülebilmesi için, öncelikli sorumluluk bu eksikleri kapatacak bir hareketi başlatmaktır. Bu sorumluluk ise, herkesten çok özelleştirmelerin doğrudan hedefi durumundaki işletmelerde çalışan işçilerle, kölelik yasasının çıkması neticesinde gelinen yerde ayrıcalık gibi duran her türlü hakkı yitirecek olan kamu sektörü işçilerinin, özellikle de öncü kesiminin omuzlarındadır. Buralarda üretimden gelen gücün devreye sokulacağı eylem kararlarının alınması ve harekete geçilmesinin, Türkiye’nin dört bir yanını tuşturacak bir kıvılcım rolü oynaması için fazlasıyla neden ve imkan var. Bunları değerlendirip değerlendirmemek, özelleştirmelerde son perdenin nasıl kapanacağını, kölelik yasasının durumunu, kısacası yarınlarımızı belirleyecektir.