28 Aralık '02
Sayı: 50 (90)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaşa karşı direniş!
  Bunlar vatan haini!
  Hummalı savaş hazırlıkları yalan ve aldatmacalar eşliğinde sürüyor
  "Müslüman" AKP'nin savaş hükümeti...
  Saldırılara ve sendikal ihanete karşı mücadeleyi örelim!
  ABD emperyalizmine karşı öfke büyüyor!
  Kamu çalışanlarının toplu tasfiyesi, sosyal hakların gaspı, ...
  Kıbrıs'ın geleceği satılık değildir!
  Şeker fabrikaları özelleştirme kıskacında
  AKP-YÖK çatışması...
  Ciddiyetsizliğin son perdesi
  Filistin: İşgal, sürgün, katliam ve direniş/2
  Emperyalist küreselleşmede bir dönemin sonu
  Emperyalist savaş karşıtı eylem ve etkinlikler...
  Eylem ve etkinliklerden...
  Venezüella'da Amerikancı darbe girişimi giderek güç kaybediyor
  Amerikan emperyalizminin unutamadığı yenilgi: Küba Devrimi
  Ölüm Orucu Direnişi'nin 102. şehidi: Berkan Abatay
  19 Aralık etkinliklerinden...
  2003'e girerken...
  Şans oyunları: Çürüyen düzenin asalak sektörü
  Biz de yokuz! Hadi bakalım!
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
2003’e girerken...

Herşeye rağmen yeni yıla umutla girmek gerekir. Bilimsel temellere dayanan umut ve iyimserlik, bir devrimcinin ruh halinin en belirgin ve süreklilik arzeden temel çizgilerinden biridir. Bu nedenle dünyamızın tüm olumsuzluklarına, iç karartıcı gelişmelerine rağmen geleceğe umutla bakmak, büyük bir iyimserlikle çalışmalara sarılmak gerektiğine inanıyoruz.

Kuşkusuz sözünü ettiğimiz umut ve iyimserlik, kendi kendini avutan, biraz da içinde bulunduğu olumsuzlukları ve umutsuzluğu teorileştiren altı boş bir şey değildir. Dünyamızın bilimsel tahliline dayanan, olumsuz, iç karartıcı, aleyhte duran koşullar ve gelişmeler kadar gelişme eğilimlerini de gören ve bunu iyimserliğinin temeline oturtan bir yaklaşımdan sözediyoruz.

Egemen tabloya bakıldığında dünyamızın halinin sayısız iç karartan öğeyle örülü olduğunu, aynı durumun Türkiye ve Kürdistan için de geçerli olduğunu söylemek mümkün. ABD, yoğun ve hummalı bir biçimde sonuçları bizi yakından ilgilendiren ve on yılları etkileyebilecek bir savaş hazırlığında. Ülkemiz bu savaş alanının tam da orta yerinde duruyor, ama Kuzey parçasında tarihinin en büyük ihanetlerinden birisi egemen... Devrimci bir seçeneği oluşturma çabaları ise son derece cılız... Türkiye’de sol, politik bir varlık olmak şurada dursun, yakın gelecekte politika sahnesine çıkması bile hayli kuşkulu. Emekçi hareketi açısından da durum pek iç açıcı değil. Ama bunların aynı zamanda gelişmelerin, gerçekliğin bütünü değil, egemen de olsa bir boyutu olduğunu uutmamak ve zayıf da olsa, cılız da olsa geleceği olan gelişme eğilimlerini görmek ve umudu bunun üzerine bina etmek gerekir. Geleceğe umutla bakmak için bir çok nedenimiz var çünkü...

Geleceğe umutla bakıyoruz, 2003’e umutla giriyoruz...

Ama aynı zamanda bu umudun dört bir yandan kuşatıldığını ve sayısız tehlike ve tehditler altında bulunduğunu da unutmamak gerekir. Kuşkusuz akıp giden zamana, yıllara damgasını vuran kötülüklerdir, kötülükler imparatorluğu ve umudun düşmanı güçlerdir. 2003 yılında da gelişmelerin egemen, baskın yanı bu olacaktır... Ama bunun bir kader olmadığını, buna karşı direnmenin ve bir şeyler yapmanın, umudu büyütmenin, hiç olmazsa koruyup yarınlara taşımanın bilinciyle davranmanın altını çizmemiz gerekir...

2003 yılında dünyamızı, bölgemizi, Türkiye’yi ve Kürdistan’ı neler bekliyor, gelişmelerin yönü, eğilimleri, çelişkileri, çatışmaları neler olabilir? Bu sorular önemli, sağlıklı ve sonuç alıcı bir duruş, gelecek vaadeden, umut büyüten bir yürüyüş açısından bunların bilimsel olarak yanıtlanması gerekir. Bu soruların yanıtları 2002 yılının gelişmeleri içinde saklı; kısaca incelemekte yarar var...

2002 yılında dünyamızın tarihini tek başına ABD emperyalizmi yazdı demek bir abartıyı, tek boyutlu ve dar bir yaklaşımı anlatıyor. Kuşkusuz tek kutuplu dünya gerçeğinde ABD’nin egemen ve genelde belirleyici rolü yadsınamaz, ama bununla birlikte gerçekliğin başka boyutlarının, gelişmelerin çelişik uçlarının varlığını da gözardı etmemek gerekir. 11 Eylül saldırıları ABD emperyalizmine dünyayı tek başına ve bir imparatorluk biçiminde yönetme, dünyanın tek hakim gücü pozisyonunu sürekli kılma ve pekiştirme bahanesini verdi. ABD de bu bahaneyi gereğince kullandı ve bunu “dünyaya savaş” biçiminde somutlaştırdı. Dünyayı savaşla, askeri güçle, şiddetle yönetme, daha doğru bir ifadeyle dünyaya egemen olma, bunu tek başına yapma ve bu konumunu ve çizgisini tüm güçlere kabul ettirme, güç ve şiddet yasası dışıda hiçbir kural, ölçü ve yasa tanımama stratejisi, 11 Eylül ile birlikte yeni bir aşamaya sıçratıldı.

2001’in sonlarında Afganistan işgal edildi, Taliban iktidarı devrildi, askeri işgalin gölgesinde kukla bir yönetim kuruldu, Afganistan ve Avrasya üzerinde hegemonya kavgası ilginç biçimler kazandı. Rusya, AB, Çin ve diğerleri bu hegemonya savaşında uzlaşarak pay kapma, en azından konumunu koruma, hegemonya kavgasından geri kalmama yolunu benimsemek zorunda kaldılar. Başka da seçenekleri yoktu. ABD güç yasasıyla dünyaya düzen vermek istiyordu, diğerlerinin ise ABD’nin askeri-stratejik gücüyle boy ölçüşecek bir konumları ve güçleri henüz yoktu. Dolayısıyla ya köşelerine çekilip kayıtsızca bekleyeceklerdi, ya da ABD ile uzlaşarak, bir bakıma kimi noktalarda onun dayatmalarına boyun eğerek hegemonya kavgasından bir biçimiyle geri kalmayacaklardı. Köşeye çekilmek emperyalizmin doğasına aykırıydı, dolayısıyla önlerinde tek seçenk kalıyordu ve bunu da benimsemek durumunda kaldılar. ABD, Afganistan’a yerleşti. Geleneksel olarak Rusya’nın “egemenlik alanı”, “arka bahçesi” olarak kabul edilen Orta Asya ülkelerinin bir çoğunda askeri üs elde eden ABD Pakistan’ı tam kendi çizgisine oturttu. Kuşkusuz orada istikrarı oturtmaktan hayli uzaktır. Ama kendisinin Avrasya egemenliğine zarar vermeyen, tersine işgal ve askeri varlığını sürekli meşrulaştırailecek bir “kontrollü istikrarsızlık”tan yana olduğu da bir gerçektir

Kısacası, Afganistan işgali ile ABD, Avrasya egemenliğinde önemli mevziler kazandı, Rusya’yı sınırlandırdı, Çin ve Hindistan ile geliştirmeye çalışılan ittifakı işlemez hale getirdi, Uzak Doğu ve Ortadoğu stratejisinde önemli avantajlar kazandı. AB ülkeleri Afganistan’da asker bulundurmalarına rağmen bunun konumları ve genel egemenlik ilişkileri üzerindeki etkileri sınırlıdır. Afganistan işgaliyle birlikte görüldü ki, ABD önümüzdeki on yılları düşünerek bölgeye yerleşmek istemekte ve olası rakiplerinin gelişme olanaklarını sınırlandırmak için belirlediği stratejisini uygulama kararlılığından taviz vermemektedir.

Elbette Afganistan’da herşey ABD’nin istediği gibi gitmiyor. El Kaide varlığını koruyor, “yerli” iktidar tam oturabilmiş değil, iç çelişkiler bu kukla yönetimin oturması önünde sürekli bir engel oluşturuyor. Ancak genel olarak ABD’nin Afganistan işgali Avrasya stratejisinin oturması bakımından hedefine ulaşmıştır.

Kuşkusuz sorun Afganistan’ın işgali ve o bağlamda ona yüklenen hedeflerin gerçekleştirilmesiyle bitmiyordu. Afganistan işgali genel Avrasya ve Ortadoğu stratejisinin çok önemli bir parçasıydı ve diğer stratejik adımlarla tamamlanması gerekiyordu. Dolayısıyla ABD bir yandan Afgan işgal hareketini sürdürürken, bir yandan da Irak savaşının düğmesine basıyordu. Savaş öncelikle psikolojik ve propaganda cephesinde başlatıldı, kamuoyu böyle bir savaşın gerekliliğine inandırılmaya çalışıldı. 2002’ye damgasını vuran en önemli gelişmelerinden biri bu oldu. Gelinen noktada Irak savaşının olup olmayacağı değil, zamanlaması ve gerçekleştirme biçimi, kimlerin bu savaşa ne ölçüde destek vereceği gibi konular tartışılıyor...

ABD’nin hedefleri, stratejik amaçları ve sınırları çok açıktır, bunu gizleme gereğini de duymuyorlar. Sorun, Saddam rejimi ve elinde bulundurduğu kimyasal, biyolojik silahların varlığı ve boyutları da değildir. Sorun, büyük petrol rezervlerine sahip Ortadoğu’ya tek başına ve mümkün olabildiği ölçüde uzun yıllar egemen olmaktır. Bu amaca ulaşmak için Irak hem en zayıf halkayı oluşturuyor, hem de aşılması zorunlu olan birinci noktayı. 1991’deki Körfez Savaşı’nı tamamlama, onun eksikliklerini ve başarısızlıklarını giderme amacındadırlar. Diğer Arap devletleri büyük ölçüde hegemonya altına alınmışlar ve genelde istedikleri çizgide yürümektedirler. Ama bu yetmez ve uzun vadede pek güvenlikli görünmemektedir. Dahası petrol kaynakları ve yolları tam denetim altına alınmış değildir. Filistin sorunu tüm şiddet ,bastırma ve teslim alma çabalarına rağmen varlığını sürdürmekte, bu da İsrail için ciddi bir tehdit anlamına gelmektedir. Petrol yataklarının ve ulaşım yollarının tam denetim altına alınması, İsrail’in güvenliği ve “istikrarsızlık” unsurlarının etkisizleştirilmesi doğrudan işgal ve askeri denetimi gerektirmektedir. Bunu gerçekleştirmenin yolu ise Irak savaşından geçer. İşte ABD emperyalizminin yaklaşımı ve değerlendrmesinin en kaba özeti budur!

Şunu da çok iyi biliyorlar ki, Ortadoğu’ya tam egemen olmadan, petrol kaynaklarını ve yollarını tam denetim altına almadan, bu egemenlik ve denetim Avrasya egemenliği biçiminde ete kemiğe büründürülmeden, tek kutuplu dünya saltanatını sürdürmek, bu bağlamda olası rakiplerinin önünü bugünden kesmek ve önünde barikatlar yükseltmek mümkün değildir. Dolayısıyla Irak savaşı, hem dünyayı tek başına ve bir imparatorluk biçiminde yönetme isteminin ve stratejisinin bir gereğidir, hem de ABD’nin emperyalist imparatorluğunu rakipsiz bir biçimde sürdürmenin çok temel bir koşulu olarak değerlendirilmektedir. Ortadoğu ve Avrasya’yı denetim altında tutma stratejisi, aynı zamanda olası rakiplerinin önünü kesme, hegemonya kavgasında saf dışı bırakma, dolayısıyla dünyayı tek başına ve tam bir zorbaıkla yönetme çizgisinin bir gereğidir. Bu anlamda yürütülen ve daha da genişletilmek istenen savaş, dünya hegemonya ve dünyanın iktidarını bütünüyle elinde tutma savaşıdır. Bu noktada ABD’nin çok uzun vadeli bir strateji yaptığını ve mevcut güç dengelerini, daha doğru bir ifadeyle güç dengesizliklerini bir fırsat, bir avantaj sayarak harekete geçtiğini ve zaman yitirmek istemediğni söylemek sadece bir gerçeğe parmak basmaktan başka bir şey değildir.

ABD, Ortadoğu petrollerine ve stratejik su yollarına tam ve rakipsiz egemen olduğunda hem durgunluk içindeki ekonomisine atılım yaptırmayı, hem de olası rakiplerinin ekonomik durumlarını zorlamayı planlamaktadır. Ayrıca bir savaşın, askeri sanayiini canlandıracağı ve bunun da ekonomik durgunluğu aşmada yeni olanaklar yaratabileceği hesaplanmaktadır. Dokunmaya çalıştığımız bu sonuncu nokta daha çok güncel bir beklenti olurken, dünyanın en büyük ve önemli petrol rezervlerine egemen olmak, petrol üretimi ve satışı üzerinde tekele yakın bir durum yaratmak stratejik bir hedef konumundadır.

AB ile ABD arasında Irak savaşı konusundaki çelişki ve farklı yaklaşımlar da bu noktada çıkmaktadır. Özellikle Almanya ve Fransa bu farklı yaklaşımlarını açıkça dillendirmektedirler. Onlar ABD’nin gerçekleştireceği Irak savaşının hangi stratejik hesap ve planlara dayandığını çok iyi biliyorlar, bunun bir boyutunun da kendilerinin hegemonya istemlerine ket vuracağını da... Ancak güçleri ve dayanma kapasiteleri sınırlıdır. O nedenle “Irak’ta savaş istemiyoruz” biçimindeki itirazları, cepheden tavır alma ve bunu sonuna kadar götürme çizgisinde ve gücünde olmayacak, bu, daha çok daha fazla taviz koparma, bugüne dek ellerinde tuttukları bazı mevzileri koruma, bu bağlamda pazarlık kozlarını güçlendirme amacı doğrultusunda bir biçim kazanacaktır. Kuşkusuz bu da bir hegemonya kavgasıdır, ama kendi emperyalist konumları bakımından “kişilksiz” bir hegemonya kavgasıdır...

ABD ve AB arasındaki çelişki kendi içinde büyüme ve güçlenme, uzun vadede daha keskin boyutlar ve çatışmalar kazanma eğilimindedir. Bunun ip uçlarını bugünden görmek mümkün ve bu çelişki temelli çıkar ve hegemonya çatışmasından kaynağını almaktadır. Irak savaşından sonra bu çelişki hafiflemeyecek, tersine güçlenme eğilimi daha da hız kazanacaktır.

Irak savaşı eksenindeki gelişmeler 2002 yılına damgasına vurmakla birlikte bunun dışında da gelişmeler yaşandı ve bu gelişmeler önümüzdeki yılı ve yılları da etkileme potansiyeline sahiptir. İçinde ABD de olmak üzere emperyalist ülkelerin ekonomileri gerileme ve durgunluk sürecini yaşadı. İşsizlik, daralma ve geniş yığınların alım gücünde yaşanan gerileme bütün emperyalist ekonomilerin ortak sorunları oldu. Bu ekonomik ve toplumsal sorunların önümüzdeki yıl ve yıllarda da süreceği kesin gibidir. Ekonomik durgunluk, gerileme ve daralmadan çıkmak için emperyalist hükümetler, öteden beri uygulamaya çalıştıkları sosyal hakları kısıtlama ve budama, ücretleri geriye çekme, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma gibi politikalara devam etme kararında görünüyorlar...

Kuşkusuz bu durum ve politikalar işçi ve emekçilerde tepkilere, kitlesel eylemlere yol açmaktadır. 2002 yılı içinde bu alanda yaygın eylemler gerçekleşti. Önümüzdeki yılda bu mücadele dalgasının daha da büyüyeceğini söylemek kehanet olmayacaktır.

Öte yandan emperyalist haydutluk savaşına ve globalizme karşı dünya çapında gelişen anti-emperyalist ve anti-globalist hareket de gelişme çizgisinden bir şey kaybetmedi, tersine birçok gösteri, eylem ve forumda büyüme eğiliminde olduğunu gösterdi.

2002 yılının diğer önemli bir gelişmesi de Arjantin’de yaşanan kitlesel patlamalardı. Aslında Arjantin’de yerle bir edilen hükümet şahsında IMF düzeni oldu. İktidarlar yerle bir edilmesine rağmen, emekçiler ve yoksul sınıflar kendi iktidarını kurma becerisini ve gücünü gösteremediler. Bu da kaydedilmesi gereken diğer bir noktadır.

Bu genel özet bile kötülükler imparatorluğunun yanı sıra umut parıltılarının da olduğunu, geleceğe umutla bakmanın temel nedenleri olduğunu bize anlatmaktadır...

Ayrıca Türkiye ve Kürdistan’daki gelişmelere de değinmemiz, yeni yılda dünyamızın, Ortadoğu’nun, Türkiye ve Kürdistan’ın gelişme eğilimlerini ve çelişkilerini, gelişmelerin olası yönlerini kısaca özetlememiz gerekir. Bunu da önümüzdeki yazı veya yazılarda yapmaya çalışacağız.

Şimdiden halkımızın, halklarımızın, emekçilerin, dostlarımızın ve yoldaşlarımızın yeni yılını kutlar, mücadelelerinde ve yaşamlarında başarılar dileriz!..

Özgür yıllarda buluşmak dileğiyle...

PKK-Devrimci Çizgi Savaşçıları