28 Aralık '02
Sayı: 50 (90)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaşa karşı direniş!
  Bunlar vatan haini!
  Hummalı savaş hazırlıkları yalan ve aldatmacalar eşliğinde sürüyor
  "Müslüman" AKP'nin savaş hükümeti...
  Saldırılara ve sendikal ihanete karşı mücadeleyi örelim!
  ABD emperyalizmine karşı öfke büyüyor!
  Kamu çalışanlarının toplu tasfiyesi, sosyal hakların gaspı, ...
  Kıbrıs'ın geleceği satılık değildir!
  Şeker fabrikaları özelleştirme kıskacında
  AKP-YÖK çatışması...
  Ciddiyetsizliğin son perdesi
  Filistin: İşgal, sürgün, katliam ve direniş/2
  Emperyalist küreselleşmede bir dönemin sonu
  Emperyalist savaş karşıtı eylem ve etkinlikler...
  Eylem ve etkinliklerden...
  Venezüella'da Amerikancı darbe girişimi giderek güç kaybediyor
  Amerikan emperyalizminin unutamadığı yenilgi: Küba Devrimi
  Ölüm Orucu Direnişi'nin 102. şehidi: Berkan Abatay
  19 Aralık etkinliklerinden...
  2003'e girerken...
  Şans oyunları: Çürüyen düzenin asalak sektörü
  Biz de yokuz! Hadi bakalım!
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
“Esnek üretim” TİS’lerde yer aldı... Yeni iş yasası için geri sayım hızlandı...

Saldırılara ve sendikal ihanete karşı
mücadeleyi örelim!

“Bilim Kurulu”nun İş Yasası Taslağı, henüz yasalaşmadan toplusözleşmeleri belirledi. Metal sektörünün ardından tekstil sektöründe de “esnek üretim” sözleşmeleri imzalandı. İşçi sınıfının, hükümet kurulur kurulmaz iş yasası çıkmazsa işçi tensikatlarına gidileceği açıklaması yapan TİSK Başkanı Refik Baydur’un bu saldırı ilanını ve ardından satış sözleşmelerini sessizlikle karşılaması, sermayeyi giderek pervasızlaştırıyor. Gerçekte hiçbir kazanım sağlamayan, henüz yürürlüğe girmediği halde İş Yasası Tasarısı için sermayenin diline doladığı bir bahane olan sözde İş Güvencesi Yasası gerekçe gösterilerek, birçok işyerinde “esnek üretim” uygulamaları, işçi çıkarmalar, iş hukukunu işverenin keyfiyetine bırakan sözleşme imzalatmalar, taşeronlaştırma vb. bir dizi sldırı almış başını gidiyor.

Son dönemde Yeni İş Yasası konusunda tümüyle sermayeyi haklı göstermeyi amaçlayan bir konferans, panel vb. furyası da başgösterdi. Sermaye seçimlerden ve TİS’lerden alınan sonuçların özgüveniyle “esnek üretim” saldırısında atağa geçmiş bulunuyor. TİSK’in 40. kuruluş yıldönümünün temel gündemi henüz yürürlüğe girmemiş olan sözde İş Güvencesi Yasası ile İş Kanunu’nda yapılması istenen değişiklikti. İşçi sendikaları da kendi cephelerinden sermayenin bu atağına güç katıyorlar. Örneğin DİSK 18 Aralık’ta İş Yasası Taslağı ile ilgili, işçilerin değil, sermaye temsilcilerinin tartıştığı bir panel düzenledi. “Araştırma kurumu”, “Vakıf” vb. ibareli sermaye kurumları aracılığıyla İş Yasası üzerine benzer toplantılar örgütleniyor. Son olark AKP hükümeti de başta İş Yasası değişikliği, İş Güvencesi Yasası vb. olmak üzere, işçi ve emekçilere yönelik saldırıları görüşmek ve onaylatmak üzere 21 ay aradan sonra “Ekonomik ve Sosyal Konsey”i topladı. Türk-İş, DİSK, Hak-İş konfederasyonları ile hükümet ve sermaye kurumlarının oluşturduğu ESK’da işçi ve emekçilere yönelik saldırıların somut planı çiziliyor, görev payaşımı yapılıyor.

Bu arada sermaye sınıfının saldırı hattını ileriye taşıdığını da belirtmek gerek. MESS Yönetim Kurulu Başkanı Tuğrul Kutadgobilik, düşmanını zorlanmadan yenilgiye uğratmış bir komutan olarak, “Gece yarısı baskınla çıkmış İş Güvencesi Kanunu kaldırılarak, ama İş Kanunu’nun tasarıdaki şekliyle aynen kabul edilerek çıkması lazım” diyor. Yani kendi sınıfına ve bu sınıfın hizmetindeki hükümete, düşman bildiği sınıfın en önemli bölüklerinden metal işçilerinin içler acısı halini görmüş ve bunu satış sözleşmeleri üzerinden teyit etmiş biri olarak, “işçilerin gözünü boyamak bile gereksiz, dosdoğru saldırıya geçelim” demek istiyor.

Fakat sermaye sınıfı, temkinli hareket etmekten henüz tümüyle vazgeçmiş değil. Yeni İş Yasası’na gerekçe olarak İş Güvencesi Yasası’nın çıkmış olmasını ve sendikalar ile hükümet arasındaki protokolü gösteriyor. Hükümet de bu çizgiye uygun bir davranış içerisinde. Daha ilk günlerde Erdoğan tarafından İş Yasası ile ilgili olarak patronların gönlüne su serpen açıklamalar yapılmıştı. Erdoğan, üretimi ve istihdamı arttırmak için işverenlerin isteklerini karşılamalarının doğal ve zorunlu olduğunu dile getirmişti. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na da buna uygun bir isim getirildi. Bakan Murat Başesgioğlu ESK toplantısından hemen önce “Bizden önce başlatılan süreci devam ettireceğiz. Daha önce bir paket olarak geçirilen ancak daha sonra İş Güvencesi Yasası’nın İş Yasası iccedil;inden çıkarılıp seçim öncesi parlamentodan geçirilmesi konsensüsü zedeledi. Ama biz bu kesilen süreci devam ettireceğiz” sözleriyle, hükümetin “esnek üretim” yasası konusundaki tavrını bir kez daha ortaya koymuş oldu.

Hükümet ve patronlar başından beri İş Güvencesi Yasasını yeni saldırı yasasının hayata geçirmenin dayanağı olarak kullanıyorlar. Oysa bu yasa işçilere iler tutar bir hak tanımıyor. Mevcut hükümetin başlıca destekçilerinden olan Hak-İş, sermayedarları rahatlatmak için de olsa sık sık bunu vurguluyor. Örneğin TİSK’in kuruluş yıldönümünde konuşan Hak-İş Genel Sekreteri Yusuf Engin, yasanın gerçekten bir iş güvencesi sağlamadığını, uzun vadede işveren için de olumlu sonuçlar doğuracağını belirtiyor. Yusuf Engin, hükümeti koruma gayreti ile işverenleri iknaya çalışayım derken, İş Güvencesi Yasası konusunda da herkesi aydınlatmış oluyor. Bu noktada DİSK ve Türk-İş yöneticilerinden daha dürüst davrandığını, hiç değilse İş Güvencesi Yasası üzerinden patronlarla sahte atışmalara girmediğini s&oum;ylemek mümkün.

Sermaye cephesinden bunlar yapılırken, işçi sınıfı cephesinde yaprak kımıldamıyor. Sendika bürokrasisi bunun yarattığı rahatlıkla sermayeyle danışıklı dövüş oyununu sürdürmek dışında pek bir şey yapmıyor. Bu arada “esnek üretim” yasasının kabul edilebilirliği konusunda alttan alta bir eğilim geliştirmeyi de ihmal etmiyor. DİSK’in 18 Aralık ’02 tarihli “AB sürecinde çağdaş ve demokratik çalışma yaşamı” konulu konferansında konuşan Süleyman Çelebi, “Konfederasyonumuz, ortaya çıkan bu hedef (İLO ve AB ilerleme raporlarının tespit ettiği iş hukukundaki eksikliklerin giderilmesi hedefi) doğrultusunda yapılacak çalışmalarda Sendikalar, TİS, Grev ve Lokavt Yasaları ile İş Yasası’nın birlikte ve eş zamanlı olarak ele alınmasını ve yasalaşmasını savunmaktadır” sözleriyle, 1475 sayılı yasanın değiştirilmesine karşılık 2821 ve 2822 sayılı yaslarda değişiklik pazarlığına girişiyor. “Esnek üretim” yasasını bilmeyen biri, buradaki pazarlık gücüne hayranlık duyabilir. Ama hemen hatırlatalım ki, sözde iş güvencesinde mutabakat sağlamak amacıyla düzmece bir bilim kurulu oluşturulmasının ve bu kurulun ortaya koyacağı her ürüne evet denilmesinin, yani 1475 sayılı İş Yasası’nın baştan sona “esnek” hale getirilmesinin başlıca sorumluları, S. Çelebi gibi a&urren;alardır. Güya düzeltme isteği ileri sürüyorlar ama açıkçası sermayeye “esnek üretim”i yasalaştırmakla kalmayın, işçiler lehine düzeltme olacağını ileri sürerek Sendikalar ile TİS, Grev ve Lokavt yasalarına da el atın mesajı veriyorlar. İş Güvencesi için başlatılan çalışmalar da güya işçi haklarını geliştirmek içindi. Ama çok geçmeden bu çalışmalardan çıka ¸ıka “esnek üretim” yasa taslağı çıktı.

Nitekim S. Çelebi, sınıfı düşürdükleri durumu ve sermaye uşağı konumlarını dillendirmekten çekinmiyor; “Ülkemiz sendikal hareketi, içinden geçtiğimiz kriz döneminde krizden sağ salim çıkma adına ağır yükler ve sorumluluklar üstlenmiştir. Bu süreçte, yasal düzenlemelerde karşılığı bulunmamakla birlikte toplusözleşme düzeni içerisinde ücretsiz izin, telafi çalışması gibi esneklik uygulamalarına olanak tanınmıştır.”

Daha yasalarda yokken esnek üretimin hayata geçirilmesine ortaklık edenler, “esnek üretim” yasasına karşı mücadele ederler mi? Kaldı ki böyle bir sorunları pek yok. Düzmece bilim kurulunda DİSK’i temsil eden Prof. Devrim Ulucan’ın sözleri bu çerçevede ibret vericidir. S. Çelebi’nin aklından geçirip de söyleyemediklerini söylemesi için konuşturulan Prof. Ulucan, Yeni İş Kanunu’nun varolan uygulamaları yasalaştırdığını, esnek çalışmanın, telafi çalışmasının, işçi kiralanmasının zaten fiilen uygulandığını, İş Kanunu’nu hazırlarken bunları göz önünde bulundurduklarını söyledikten sonra, üstüne basarak Türkiye’nin esnek çalışmaya ihtiyacı olduğunu belirtiyor. Kendisinin de içinde yer aldığı “bilim kurulu”nun hazırladığı Yeni İş Yasasının AB normlarına uygun olduğunu, mutlakameclisten geçmesi gerektiğini, bu yasanın sınıfa birçok şey kaybettiren sendikalar arası rekabeti engelleyeceğini ileri sürüyor.

Aslında AB normlarına uygunluk ve sendikal rekabetin engelleneceği konusunda haksız da sayılmazlar. “Esnek üretim” saldırısı da “demokratikleşme” diye baskı ve terör yasalarının çıkarılması, F tipi hapishanelerin açılması gibi, tam da AB’ye uyum üzerinden gündeme getiriliyor. Bu yasa bir kez meclisten geçirilir ve uygulanmaya başlarsa, ne işçi hakları, ne toplusözleşme ne de sendika kalacağı için, doğal olarak sendikalar arasındaki rekabet de ortadan kalkacaktır. DİSK’in Prof.’u, istemeden de olsa bu gerçeği itiraf etmiş oluyor.

Hükümet, sermaye ve sendika bürokrasisinin bu ölçüde pervasızlaşması boşuna değil. “Esnek üretim” yasa taslağı geçtiğimiz yaz başında gündeme getirilmesine rağmen, görev ve sorumluluklar halen de sendika bürokrasisine bırakılıyor. Seçimler, hükümetin kuruluşu, AB’ye giriş üzerinden oluşan gündemlerin gölgesinde kalan “esnek üretim” yasası, siyasi konjonktürün uygunluğu ve sınıfın verili durumu gözetilerek tam da savaşın arifesinde yeniden gündemleştirildi. Görüldüğü gibi sermaye ve hükümeti, sendika bürokrasisi ile elele vererek örgütlüyor bu saldırıyı.

Dolayısıyla işçi sınıfının sorunu havale edebileceği tek bir yer bile yok. Sorumluluk tümüyle işçi sınıfı ve emekçi kitlelerindir. Kaldı ki bu yeni bir olgu da değil, öteden beri böyleydi. Metal ve tekstil işçileri TİS sürecini edilgenlikle izledikleri için, satış sözleşmeleri kolaylıkla imzalanmış, işçiler payına önemli hak kayıpları yaşanmış oldu. Sınıfın ileri kesimi, sınıfın bu denli düşürülmesinin, ihanetin ayyuka çıkmasının, örgütsüzleştirilmesinin suçunu zaten sermayenin bir parçası olmuş sendika bürokrasisine atarak bir şey değiştiremez. “Esnek üretim” yasası karşısında keskin açıklamalar yapmak da bu saatten sonra bir değer taşımıyor. Yerellerden, fabrikalardan, işyerlerinden başlayarak eylem geliştirmek, bununla paralel olarak tabanı bilinçlendirip örgütlemek gerekiyor. Artık laf değil iş, tartışa değil eylem zamanıdır. Bunun gerektirdiği sorumlulukla hareket edilmezse, kapıya dayanmış olan savaşın yaratacağı keşmekeş içinde işçi ve emekçilerin kalan tüm kazanımları da gaspedilir.

Oysa işçi sınıfı bir kez harekete geçerse, mücadele safları, tensikat, iş güvencesi hakkından yoksun bırakılmak ve işsizlikle karşı karşıya kalan kamu emekçileri, savaşa sürülmeye çalışılan gençlik, İMF patentli saldırılarla sürekli yıkıma uğrayan ve yoksullaşan kent ve kır emekçileri vb. tarafından hızla tahkim edilir. İşçi sınıfı sermaye iktidarına karşı toplumsal mücadeledeki önderlik rolünü, “esnek üretim” saldırısına ve savaşa karşı bir an önce harekete geçerek adım adım örmek zorundadır. Bu, öncü ileri kesim başta olmak üzere tüm işçi sınıfının tarihsel görevidir.