23 Kasım '02
Sayı: 46 (86)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emek düşmanı ve Amerikancı hükümet işbaşında
  İşçi sınıfına yeni saldırıların adı: "Acil eylem planı"
  Savaş ve yıkım programında hızlı icaat
  Sendika bürokatlarının yeni hükümet karşısındaki tutumu...
  "İş Kanunu Ön Tasarısı" saldırısı yüzyıllık kazanımlarımızı hedefliyor
  İş güvencesi yasası işçı kıyımının gerekçesi yapılıyor...
  "İş güvencesi" aldatmacası ve sermayenin kural tanımazlığı
  Yeni hükümetin sınıfa yönelik saldırı hazırlığı
  1 Aralık'ta alanlara!
  Sefaköy Emperyalist Savaş Karşıtı Platform Girişimi oluşturuldu...
  Seçimler ve sol hareket...
  Türk Metal çetesi satış sözleşmesini imzaladı
  Türk-İş Başkanlar Kurulu toplantısının gösterdikleri...
  ÖO 5. Ekibinden İmdat Bulut şehit düştü...
  Kıbrıs sorununa emperyalist çözüm
  AKP hükümeti...
  Emperyalist savaşı engellemek için mücadele saflarına!
  Ekim Gençliği'nden...
  Afrika'dan yükselen çığlık: Açlık, hastalık, ölüm!
  Dünyadan...
  Blix Bağdat'ta...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Afrika’dan yükselen acı çığlık:

Açlık, hastalık, ölüm!

Bundan bir yıl önce, bir ilaç firması çalışanının açıklaması Fransa’nın gündeminden uzun süre düşmedi. Firma çalışanı söz konusu doktor esasta bir insanlık suçunu açıklıyordu. Adı geçen firma Afrika’da yalnızca bir yılda onbinlerce çocuğun öldüğü hastalığı önleyecek bir ilaç buluyor. İlaç aynı zamanda kozmetik ürünlerde de kullanılabiliyor. Firma bulunan ilacın tedavi edici özelliğini açıkladığı koşullarda elde edeceği kârın düşeceğini hesaplayarak, kullanım alanını kozmetik ürünlerden yana yapıyor. İşte ilacın bu özelliği birkaç yıl sonra, vicdanının sesine kulak veren biri tarafından açıklanıyor.

Şu an ilacın nasıl kullanıldığına ilişkin bir bilgimiz yok. Ama bir avuç para için insanların ölüme nasıl terkedildiğine bu vesileyle bir kez daha tanık oluyoruz. Gözlerini kâr hırsı bürümüş sefil sermaye sınıfı, Afrika’daki bir deri bir kemik kalmış çocuklara ya da yine aynı durumdaki ana-babalarına herhangi bir canlı gözüyle bile bakmıyor. Doğayı, nesli azalan hayvanları korumak için gürültülü, şatafatlı kampanyalar düzenleyip imaj yapmaya çalışanlar, açlık ve hastalıkların pençesindeki yoksul halkları yüzüstü bırakmakta bir sakınca görmüyorlar. Çünkü bu durumun asıl sorumluları kendilerinden başkası değil.
1984’te dünyanın gözleri önünde bir milyon insanın kıtlıktan ölümünün yaşandığı Etiyopya yine bir kıtlıkla, kitlesel ölümlerle karşı karşıya. Etiyopya başbakanı tarafından yapılan açıklamada, bu kez ölümlerin 15 milyonu bulabileceği ve bu büyük felaketin önüne geçebilmek için acil gıda ve para yardımı yapılması gerektiği söylendi. Ülke gelirinin %110’nu dış borçlara ayırmak zorunda olan Etiyopya’ya karşı yardım kuruluşlarının tutumu ise, beklenen ölüm sayısının ve istenen yardımın çok abartılı olduğunu söylemek oluyor. Söylemiyorlar ciddi ciddi buyuruyorlar. Yardım kuruluşları önce görecek, sonra yerinde teşhis edecek, nedenlerini anladıktan sonra kendilerince gerekli görülürse yardım yapılacak. Tabii medyanın izlemesi ve reklamlarının yapılması koşuluyla.

Afrika onyıllardır açlığın ve sefaletin pençesinde can çekişiyor. Emperyalizmin silah satmak, madenlerden yararlanmak için kabile savaşları ile bozguna uğrattığı, soyup soğana çevirdiği Afrika artık daha büyük felaketlere gebe durumda. Çözülmesi gereken en acil sorun ise Etiyopya’daki kitlesel ölümlerin önüne geçmek.

Afrika’da hastalık, açlık, barınma vb. sorunlar uzun zamandır bir trajedi şeklinde devam ediyor. Afrika’ya yardım amacıyla kurulmuş birçok kuruluş var. Bunlardan çoğu büyük şirketler tarafından kurulmuş. Ancak şimdiye kadar yaşanan sorunların çözümüne gözle görülür bir katkıları yok. Hergün gazetelerde istatistikler açıklanıyor, açlıktan, hastalıktan ölenlerin sayıları veriliyor. Televizyonlar gün gün olmasa da bu insanlık trajedisini gösteriyor. Sadece bunları göstermiyorlar tabii ki. Dünyanın en zengin adamı Bill Geats’in, vb.’lerinin kurduğu yardım fonlarının reklamını da yapıyorlar. Bu fonlardan ne kadar insanın yararlandığını bilen, açlık sorunun çözüldüğünü gören yok tabii ki.

Bu amaçla kurulmuş kuruluşlardan biri de, dünyadaki bütün ülkelerin katıldığı, ama tekellerin hakimiyetinde olan Dünya Kalkınma Forumu’dur. Hani şu geçen aylarda G. Afrika’da toplanıp açların gözlerine baka baka tonlarca karidesin, havyarın, etin ve enva-i çeşit yiyeceğin tüketilip boş lakırtılarla geçilen forum! Bu forum Etiyopya ve yardım bekleyen başka ülkeler için hayata geçecek, açlık ve hastalıktan ölümleri durduracak ciddi hiçbir karar almadı. Alınan sınırlı kararların çoğu da kağıt üstünde kaldı ve kalmaya mahkum. Savaş tamtamlarının çalındığı, petrol için Ortadoğu’nun ateşe verilmeye hazırlanıldığı bir dönemde, emperyalistler ve dünya halklarının gözünü boyamak için kurulan onların denetimindeki uluslararası kurum ve kuruluşlar niçin Afrika’ya yardım etinler ki!

Etiyopya’da ya da başka bir ülkede yardım isteyen halkların çığlığını duyanlar, hissedenler, o gözlerdeki acıya şimdilik “çaresizce” bakıp yüreği hınçla dolanlar ise yine dünyanın emekçi halklarıdır, bizleriz. Ancak biz işçi ve emekçiler dünyanın en ücra yerlerindeki açlıklara, zulümlere, hastalıklardan dolayı kitlesel ölümlere dur diyebilir, çözüm bulabiliriz. Bizler de benzer tehlikelerle, yıkım ve katliamlarla karşıyayız. Bize ancak yine biz yardım eli uzatabiliriz. Bunun yolu ise dayanışmayı ve mücadeleyi örmek, sefaletimize, ölümlerimize neden olan, emeğimiz üzerinden keyifle saltanatlarını sürenleri yeryüzünden silip süpürmektir. Onların varlığı, dünya halkları, işçi ve emekçiler için açlık, sefalet, savaş, kıyım ve zulüm demektir. Bu ve bunun gibi trajediler son vermek için kavga bayrağını her gün daha da yükseltmeliyiz.



Açlık bize zenginlik onlara!

Dünya nüfusunun üçte biri açlık ve yoksullukla boğuşuyor. İMF-Dünya Bankası aracılığıyla yoksul ülkelere dayatılan reçeteler açlığı katmerleştirmekten, yoksulluğu derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor. İMF programıyla tarım ve hayvancılığı çökertilen ülkelerde açlık kimi zaman insanları öldürücü boyutlara ulaşıyor. Yoksul Afrika ülkelerinde milyonlarca insan açlıkla boğuşuyor. Etiyopya’da, Somali’de açlıkla ölüm sınırı arasında yaşayan insan sayısı her geçen gün artıyor.

Açlık ve yoksulluğun yarattığı yıkıma bakmak için öyle çok uzaklara gitmeye de gerek yok. Burası Afrika değil, Somali, Etiyopya da değil. Burası o ülkelerdeki yoksul insanların yükselttikleri açlık çığlıklarının yankılandığı Esenyurt dere yatağında kurulu bir gecekondu. Yoksulluğun ve sefaletin kol gezdiği gecekonduda açlığın, yoksulluğun, işsizliğin yarattığı çaresizlik 5 çocuklu Çoban ailesini ölüme götürüyordu. Ölüm belki çok uzaktı onlara, ama günbegün çektikleri açlık bir o kadar da yakınlaştırıyordu ölümü onlara. Ölümden de beter bir yaşamdı onlarınki. İşsiz anne ve babanın çöpten topladığı karton ve kağıt parçaları kuru ekmek olarak boş midelerine indiğinde, o gün için ölümün sırasnı savıyorlardı.

Bir pazar günü evin yakınındaki tekstil fabrikasının çöplüğündeki kartonları ayırt etmeye giderken, karton içinde buldukları etten zehirlenebileceklerini nereden bilecekti ki anne Yeter Çoban. Onları ölümün eşiğine getiren etle bir güzel ziyafet verecekti çocuklarına. Belli ki çocuklar ilk kez bakmışlardı etin tadına. Ancak tadına baktıkları o et parçacıkları neredeyse yaşamdan koparacaktı çocukları.

Onlar şimdi tesadüfen yaşıyorlar. Ancak her yıl yetersiz beslenmeden dolayı 12 milyon çocuk 5 yaşına gelemeden ölüyor. Ölümden döndükleri için biraz da şanslılar. Yoksulluğun, açlığın en ağır faturasını ödeyen biziz. Soğuk kış günlerinde yakacaksızlıktan dolayı donarak ölen, her yağmurdu sel sularıyla boğuşan, her gün yarı aç yarı tok yaşayan yine biziz. Dünyada ve ülkemizde milyonlarca Çoban ailesi var. Dünyada her gün 24 bin insan açlıktan ölüyor. Buna karşı dünyanın en zengin 225 kişisinin toplam servetinin sadece %4’ünün tüm dünya nüfusunun asgari gıda gereksinimini karşılayabileceğini biliyor muydunuz? Ya da zenginlerin bir yılda yalnızca parfüm için harcadıkları para ile tüm dünya nüfusunun gıda sorununun çözülebileceğini? 2000 yılı itibarıyla siahlanmaya ayrılan paranın yalnızca %1’iyle bile açlık sorunu ortadan kalkabilir.

Yoksulluğumuzun, açlığımızın kaynağı olan bu patronlar düzeni sürdükçe çektiğimiz acılar, yaşadığımız yıkım ve ölümler de sürecektir. Emeğimiz ve alınterimizin sömürüsü üzerinden geçinen patronların sofrasında kuş sütü bile eksik olmazken, biz kuru ekmeği çöplerden arar hale geldik. Açlık sınırında ve günlük 1 doların altında bir parayla yaşamaya çalışıyoruz. En temel gıda gereksinimlerimizi bile karşılayamıyor ve ölümle yüzyüze geliyoruz.

Peki neden diye sorduk mu hiç kendimize? Bu sömürü ve yoksulluk düzenine karşı mücadele etmediğimiz, insanca yaşamak için başkaldırmadığımız için çekiyoruz tüm bunları. Ne açlık, ne yoksulluk, ne de sefalet içinde bir yaşam bizim kaderimiz. Kurtuluşumuz kendi ellerimizde! Kader deyip sömürüye, açlığa, yoksulluğa razı geldiğimiz sürece kaybetmeye mahkum olacağız. Mücadele ettiğimiz sürece kazanacağımız bir gelecek ve göreceğimiz güzel günler olacak.

Y. Bülent