23 Kasım '02
Sayı: 46 (86)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emek düşmanı ve Amerikancı hükümet işbaşında
  İşçi sınıfına yeni saldırıların adı: "Acil eylem planı"
  Savaş ve yıkım programında hızlı icaat
  Sendika bürokatlarının yeni hükümet karşısındaki tutumu...
  "İş Kanunu Ön Tasarısı" saldırısı yüzyıllık kazanımlarımızı hedefliyor
  İş güvencesi yasası işçı kıyımının gerekçesi yapılıyor...
  "İş güvencesi" aldatmacası ve sermayenin kural tanımazlığı
  Yeni hükümetin sınıfa yönelik saldırı hazırlığı
  1 Aralık'ta alanlara!
  Sefaköy Emperyalist Savaş Karşıtı Platform Girişimi oluşturuldu...
  Seçimler ve sol hareket...
  Türk Metal çetesi satış sözleşmesini imzaladı
  Türk-İş Başkanlar Kurulu toplantısının gösterdikleri...
  ÖO 5. Ekibinden İmdat Bulut şehit düştü...
  Kıbrıs sorununa emperyalist çözüm
  AKP hükümeti...
  Emperyalist savaşı engellemek için mücadele saflarına!
  Ekim Gençliği'nden...
  Afrika'dan yükselen çığlık: Açlık, hastalık, ölüm!
  Dünyadan...
  Blix Bağdat'ta...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Ölümlere rağmen direniş sürüyor!

İçerde, dışarıda hücreleri parçala!

“Ölüm nereden gelirse, hoş geldi sefa geldi” demiştir Che. Tabii ki nasıl ölüneceğini değil ama nasıl yaşanacağını, dolaylı olarak anlatmıştır. Devrimciler ölümü defalarca yenmişlerdir. Ulucanlar’da, ölüm oruçlarında, çatışmalarda sabahı karşılar gibi ölümü karşılamışlardır. Che’nin sözüne ve pratiğine denk düşen bir biçimde yaşayıp, Che’yle birlikte devrim halayına durmuşlardır.

Serdar Karabulut’tan hemen sonra İmdat Bulut da tüm devrim şehitleriyle birlikte devrim halayına durdu. İmdat, Ölüm Orucu Direnişi’nin 99. şehidi. Bu rakamı söylerken sadece yüreğimiz değil, dilimiz de zorlanıyor. Fakat aslolan bu zorlanma değil, şehitlerimizi lafta değil, ama pratikte bir rakam olmanın ötesine geçirmektir.

Bu uğurda yitirdiklerimiz için “Kavgamızda yaşıyor!” sloganını haykırıyoruz. Bu slogan hiç şüphesiz tarihsel ifadesinde gerçek karşılığını bulmaktadır. Ne var ki, güncel bir karşılığı da vardır ve bunun gerekleri yeterince yerine getirilememektedir. Bu ise herşeyden önce şehitlerimize, mücadeleye hakkıyla sahip çıkmaktır. Tecrit ve hücre saldırısı hala püskürtülebilmiş değil. Elbette hücrelere teslim olunmadı ve hiçbir zaman olunmayacak. Fakat artık bunları söylemek değil, pratikte hakkını vermektir belirleyici olan.

Bunun yolu ise, içeride olduğundan daha fazla dışarıda mücadeleyi yükseltmekten geçiyor. Dışarısı için, İmdat Bulut’un ölümü sonrasında söylenecek yeni bir söz yok. Sözümüzü Ölüm Orucunun 3. yıldönümünde yayınlanan başyazıda söyledik.

“Uğruna bu kadar bedel ödenen, bu kadar yakıcı bir direnişin ve direnişin arkasındaki taleplerin kazanılması daha ciddi, daha örgütlü bir kitle çalışmasına konu edilebilinmelidir artık. Uzun bir zaman da alsa, zor da olsa bir başka yol, bir başka çözüm formülü yoktur. Direniş şu ya da bu şekilde sürsün ya da bitirilsin, bu ülkede hapishaneler sorunu, hapishanelerde tecrit, izolasyon, her türlü baskı ve insanlık dışı uygulamalar yine de bitmeyecektir. Bu ülkede devrimci mücadelenin, ilerici muhalefetin, sınıf ve kitle hareketinin önündeki engeller hapishanelerle, hapishanelerdeki baskı, katliam ve tecritle sınırlanamayacak kadar ciddi bir yer ve büyük bir yekûn tutuyor. Ve bu sorunu bu ülkedeki işçi ve emekçilerin gündemine sokmak, emekçilerin gündemindeki yakıcı sorunlar temelinde sistemli ve ısrarlı bir çalışmayla bütünleştirilebilesine, emekçi yığınların mücadeleye kazanılmasına bağlıdır.”

Bu görev öncelikli olarak komünistlerin omuzlarındadır.
Serdar Karabulut ve İmdat Bulut kavgamızda yaşıyor!
Ölüm Orucu şehitleri ölümsüzdür!

TKİP 1. Ekip Ölüm Orucu direnişçisi



Cezaevleri Çalışma Grubu’ndan basın açıklaması

Uşak Cezaevi’nde tutuklu bulunan TİKB dava tutsağı Hüsne Davran ve Mürevvet Küçük’ün Gebze Cezaevi’ne sevk istemleri, ‘99 Temmuz’unda Burdur Cezaevi’ne yapılan operasyonda almış oldukları “15 günlük hücre hapsi” gerekçe gösterilerek kabul edilmedi. Tutsaklar buna itiraz etmişler ve bu nedenle saldırıya uğramışlardı. 8 gün sonra hastaneye götürülen tutsaklardan Hüsne Davran’ın sağ eli kırılmış, Mürevvet Küçük’ün ise sağ ayak bileğinde doku zedelenmesi oluşmuştu. Bu saldırıyı protesto etmek amacıyla, İzmir’de oluşturulan Cezaevleri Çalışma Grubu tarafından 19 Kasım günü İHD İzmir Şubesi’nde konuyla ilgili bir basın açıklaması yapıldı. (SY Kızıl Bayrak/İzmir)



Ölüm Orucu şehidi Serdar Karabulut

(...) Serdar yoldaşımız, Alişar Köyü, Merzifon/AMASYA doğumludur. Şehit düştüğünde 32 yaşındaydı. Ortaokul ve liseyi, İstanbul’da Alibeyköy ve Plevne Liselerinde okudu. 1987’de Denizli Mühendislik Fakültesi Makina Bölümüne kaydoldu. Burada akademik-demokratik mücadele içinde yeralmaya başladı. 3. sınıfta artık bir Dev-Genç’liydi. Defalarca gözaltına alındı, işkencelerden geçirildi, okuldan uzaklaştırıldı. Düzen, okulda da düşüncelerini değiştirmeyi dayatıyor, o devrimci düşünceleriyle okumaya ve bu faşist eğitim düzenini değiştirmeye çalışıyordu. Okulunu sürdüremez hale geldi, İzmir’de, Uşak’ta devrimci dergilerde çalıştı.

1991’de, artık mücadelede daha farklı görevler üstlenmek için illegal örgütlenme içinde yeraldı. Düşmana karşı mücadelesini çeşitli biçimlerde sürdürdü. Bir süre sonra Ege Kır Gerilla Birliği’ne katıldı. 1992 Eylül’ünde halkının kurtuluşu için dağlarda devrimci faaliyetini sürdürürken tutsak düştü.

Hapishanelerde de yönetici olarak, temsilci olarak çeşitli görevler üstlendi. Son üstlendiği görev, alnına kızıl bantı takıp, bütün ülkenin F tipi haline çevrilmesini amaçlayan bu saldırı karşısında örülen barikata bedeniyle katılmaktı.

Bu onurla ve zorlu görevi, layıkıyla yerine getirdi.

Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi’nin açıklamasından...



Ölüm Orucu 5. Ekibinden İmdat Bulut
19 Kasım’da şehit düştü...

Ölümlerin haykırışını duyuyor musunuz?

(...) Yoldaşımız İmdat Bulut, Kars-Akyaka’da 1966 yılında doğdu. Terekeme milliyetindedir. O, halktan biriydi. Ve bir halk kurtuluş savaşçısıydı. Sömürenleri, zulmedenleri köyünde tanıdı. Büyük şehirlere çalışmaya gitti, sömürüye ve zulme daha yakından tanık oldu. Sadece ilkokulu okuyabilmişti; delikanlılık çağında, kah terzilik, kah boyacılık yaptı. Düzene karşı öfkeliydi, ama henüz bu düzene karşı mücadelenin yolunu bulamamıştı. Askerlik yaşı geldiğinde, askere gitti. Tekirdağ İl Jandarma Alay Komutanlığına bağlı Merkez Cezaevi’nde askerliğini yaptı. Askerlikten sonra bir emekçi olarak yaşamaya, çalışmaya devam etti. İlkokul mezunuydu, ama hayatı tanımıştı artık, kurtuluşun yolunu, bu yoksulluğa, adaletsizliklere son vermenin yolunu bulmuştu. Mücadele dergisini okuyor, kendi köyünde dergi dağıtıyor, harekete yardım etek için çerçilik yapıyordu. Kars’ta 1994’te devrimci hareketle tanıştı. Tanıştıktan hemen kısa süre sonra gerillaya gitmek istediğini söyledi. Kısa süre sonra da bu isteğine ulaştı. Karadeniz dağlarında bir gerillaydı artık. Özgür bir ülke düşüyle dağlarda mücadele etti.

2000 Mart’ında tutsak düştü. Düşüncelerini ve düşlerini hapishanelerde yaşatacak, savunacaktı artık. Onun hareketine ilişkin düşüncesi şöyleydi: Hareketimizi, halkımıza olan güveni, sevgisi ve pratiğiyle, yol gösterici yanlarıyla, kusursuz bir yol gösterici olarak görüyorum. Kısacası kendi kimliğim gibi görüyorum.

Yani; devrimci düşünce, halkın iktidarı, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm ideali, onun kimliğiydi. Bu kimliği için ölüme yattı. Bu kimlik uğruna şehit düştü.

Düşüncelerimizle yaşayacağız diye ölümlere yatılan direnişte, 5. Ölüm Orucu ekibinde alnına kızıl bantını kuşanarak ölüme yattı. Zulme boyun eğmedi. Düşünceleriyle ölümsüzleşti.

Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi’nin açıklamasından...