23 Kasım '02
Sayı: 46 (86)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emek düşmanı ve Amerikancı hükümet işbaşında
  İşçi sınıfına yeni saldırıların adı: "Acil eylem planı"
  Savaş ve yıkım programında hızlı icaat
  Sendika bürokatlarının yeni hükümet karşısındaki tutumu...
  "İş Kanunu Ön Tasarısı" saldırısı yüzyıllık kazanımlarımızı hedefliyor
  İş güvencesi yasası işçı kıyımının gerekçesi yapılıyor...
  "İş güvencesi" aldatmacası ve sermayenin kural tanımazlığı
  Yeni hükümetin sınıfa yönelik saldırı hazırlığı
  1 Aralık'ta alanlara!
  Sefaköy Emperyalist Savaş Karşıtı Platform Girişimi oluşturuldu...
  Seçimler ve sol hareket...
  Türk Metal çetesi satış sözleşmesini imzaladı
  Türk-İş Başkanlar Kurulu toplantısının gösterdikleri...
  ÖO 5. Ekibinden İmdat Bulut şehit düştü...
  Kıbrıs sorununa emperyalist çözüm
  AKP hükümeti...
  Emperyalist savaşı engellemek için mücadele saflarına!
  Ekim Gençliği'nden...
  Afrika'dan yükselen çığlık: Açlık, hastalık, ölüm!
  Dünyadan...
  Blix Bağdat'ta...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Seçimler ve sol hareket...

Tasfiyeci sürecin yeni aşaması

71 Hareketi çıkışıyla terkedilen burjuva
parlamentarist hayallere dönüş

3 Kasım seçimleri, reformist sol cephe ile onun yörüngesindeki ara akımlarda uzun süredir yaşanmakta olan ideolojik çürümeyi ve tasfiyeci savrulmaları tüm açıklığı ile gözler önüne sermek gibi yararlı bir işlev de yerine getirmiş durumda. Sol hareketin büyük bir bölümü 3 Kasım sürecinde alınan tutum/izlenen çizgi çerçevesinde, 12 Eylül darbesinden beri girilen liberal tasfiyeci süreçte yeni bir aşamaya geçmiş oldu ve artık açıkça parlamentarizm çizgisine oturdu. Böylece, 12 Eylül’ü önceleyen 20 yıllık süreç içinde ideolojik-politik çizgi ve moral değerler planında kazanılan hemen herşey, onu izleyen son yirmi yıllık süreç içinde adım adım terkedilerek, sonuçta bugünkü noktaya varılmış oldu.

Bunu aşağı yukarı başa, ‘60’lı yılların ortasındaki TİP çizgisine dönüş olarak niteleyebiliriz. Şu farkla ki, TİP çizgisi ‘60’lı yılların büyük uyanışı içinde ileriye doğru bir gelişme seyri içindeki sol hareket için çok geçmeden aşılacak olan bir ara momentti. Şimdiki durum ise tam tersinden bir seyrin; ‘70’li yıllarda ulaşılan düzeyden 12 Eylül’le birlikte başlayan kesintisiz tasfiyeci gerilemenin, gelinen yerde artık dibe vurmasıdır. Başka bir ifadeyle, ilk yirmi yıllık gelişmenin başlangıç noktası son yirmi yıllık gerilemenin dip noktası olmuştur.

Fakat bunu yalnızcı, ‘60’lı yıllardaki gelişmenin ‘70’li yıllara devrimci konum ve kimlik üzerinden devrettiği geleneksel akımların büyük bir bölümünün yaşadığı bozulma, yozlaşma ve çürüme sürecinin vardığı nokta olarak ele almak durumundayız. Bu akımlardan bazıları hala da devrimci kimlikte tutunmaya çalıştıkları gibi, hareket kendi bünyesinden bugün TKİP tarafından açık, sağlam ve tutarlı bir devrimci ideolojik çizgi, program ve pratik tarafından temsil edilen bir komünist akım da çıkarabilmiştir. Geleneksel akımlar ideolojik bozulma ve çürüme içinde çıkış noktalarına dönerlerken, böylesine diri ve dinamik bir hareketin varlığı, geçmişin tüm devrimci kazanımları ve mirası kadar geleceğin büyük devrimci görevleri için de tarihsel değerde bir güvencedir. TKİP Kurulş Bildirisi’nin bunu tam da böyle saptamış olması, sol hareketin tarihi ve geleneksel akımlardaki bozulma ve çözülme sürecinin seyri konusunda açık bilincin bir yansımasıdır. TKİP, son seçimlerde kendini gösteren reformist-parlamentarist cereyan karşısına bağımsız devrimci sınıf çizgisi ve pratiğinin temsilcisi olarak çıkarak, bu konum ve misyonunun hakkını verebilecek yetenekte olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Sağındakinin boşalttığı yeri doldurarak daha da sağa kayma

Geleneksel sol akımlar hakkında yukarıda dile getirilen genel yargının ışığında, seçimlerle birlikte ortaya çıkan sol hareket tablosuna kabaca bir göz atalım.
ÖDP, devrim ve sosyalizmle tümüyle söylem düzeyinde kalan duygusal bağlarını da kopararak kendini artık sosyal-demokrat solun bir parçası olarak gören bir noktaya gelmiştir ve kendince onun sol kanadı olma misyonuna soyunmaktadır.

EMEP, içinde yılların gizli özlemi olarak saklayıp biriktirdiği parlamentarist arzu ve hevesleri, DEHAP Bloku’nun oluşumuyla birlikte artık kendinden geçerek ve adeta kusarak açıkça dışa vuruyor.

ÖDP’den zorunlu kopuşlarına “devrimci” bir kılıf geçirmeye çalışan Kurtuluş ağırlıklı liberal çevreler, reformist DEHAP Bloku içindeki yerleriyle gerçek konumlarını tartışma götürmez bir açıklıkla gözler önüne sermiş oluyorlar.

Halkçı demokratından troçkistine ve TKP artıklarına kadar irili ufaklı pek çok çevre, grup, dergi çevresi vb., ideolojik ilkesizliğe ve programatik belirsizliğe dayalı reformist DEHAP Bloku’nu coşkuyla karşılıyor ve hararetle destekliyor.

Temel siyasal sorunların üzerinden atlayarak rejimin tepkisine neden olabilecek hemen her konudan özenle uzak duran SİP-TKP, tam da bu nedenle düzen çevreleri ve medyası tarafından ÖDP’nin kuruluş dönemindekine benzer türden bir ilgi ve kayırmaya konu olmayı, bu utanılacak durumu tutup sol çevrelere “etki ve saygınlık” göstergesi olarak pazarlayabiliyor.

İmralı sürecinin başlıca kurbanı Atılım çevresi, reformist DEHAP Bloku’ndan ideolojik-programatik nedenlerle değil de HADEP ve EMEP’in SHP ile yürüttükleri sancılı diplomasi sürecinin aday kontejanını yeniden düzenlemeyi olanaksız kılacak bir zaman sıkışması yaratmasından dolayı, yalnızca ama yalnızca bu pratik güçlükten dolayı ayrı düşebiliyor.

Bir de siyasal ilginin yoğunlaştığı bir dönemde boykotçuluğu edilgenlik ve eylemsizlik haline getirenlerin; bir yandan güya kitleleri “devrime çağırmak” gibi “zor bir yol” seçerlerken öte yandan oy vereceklere de tutup reformist DEHAP Bloku’nu adres olarak gösterenlerin durumu var. Fakat herşeye rağmen hala da ayrı bir yerde durmaya çalıştıkları için şimdilik onları burada konu dışı tutalım.

Bu tablo, aynı zamanda, sağındakinin daha da sağa kayarak boşalltığı yeri kendi sağa kayışıyla dolduran bir sol hareket tablosu da vermektedir bize. Bir örnek: ÖDP’den boşalan yeri dolduran EMEP’in boşalttığı yer adım adım MLKP tarafından doldurulmaktadır. Halihazırdaki biçimsel görüntünün aksine, bugünün MLKP’si ile ‘90’lı yılların ortasındaki EMEP arasında pek az fark vardır.

İmralı teslimiyeti dönüm noktası oldu

Solun büyük bir bölümünde kendini dışarı vuran bu yeni tasfiyeci çıkış şaşırtıcı bir gelişme de değildir. Bunun koşulları, bu yeni tasfiyeci “sıçrama”yı olanaklı kılan birikim, daha ‘90’lı yılların ortalarından itibaren adım adım oluşmaktaydı. Kürt hareketinin İmralı teslimiyeti bu süreci hızlandıran temel önemde bir yeni etken oldu ve deyim uygunsa bir dönüm noktasını işaretledi.

Bu gelişme sosyal-reformist akımların kendilerini daha rahat ifade edebilecekleri bir politik-psikolojik ortam yarattı. Bunların tümü de İmralı teslimiyetini ve buna eşlik eden yeni çizgiyi gizlenemeyen bir memnuniyetle karşıladılar. İmralı sonrası dönemde EMEP’teki belirgin tutum değişikliği buna çarpıcı ve son derece açıklayıcı bir örnek olarak verilebilir.

O güne kadar Kürt hareketi ile arasına özenle mesafe koyan, hatta ortada henüz İmralı savunmaları yokken gerçekleşen 19 Nisan seçimlerinde HADEP’le ittifak yapmaktan sözde “bağımsız sınıf çizgisi” adına kaçınan bu liberal çevre, tam da İmralı teslimiyeti sonrasında, Kürt hareketi ile ilişkilerini geliştirmek için özel bir gayret içine girdi. Evrensel gazetesi sayfalarını cömertçe Kürt hareketine ilişkin gelişmelere açtı ve Kürt sorununda İmralı’da geliştirilen anayasal çözüm çizgisine uygun düşen bir yayın çizgisi izledi. Oysa aynı EMEP Kürt hareketinin devrimci platformunu iyi kötü koruduğu bir dönemde, ‘90’lı yılların büyük bir bölümü boyunca, sözde sosyalizme dayalı “devrimci çözüm” adına Kürt hareketine karşı hasmane bir tavır almıştı.(Reformizm ile sosyal-şovenizm karışımı bu tutuma Marksizm adına teorik dayanaklar sağlamak üzere, saflarındaki Suslovlar tarafından kaleme alınan iki koca kitap bugün bunun ibretlik belgeleri olarak duruyor orta yerde). Ama tam da Kürt hareketinin devrim hedefini resmen de terkederek herşeyiyle anayasal çözüm çizgisine oturduğu bir dönemde, EMEP’in Kürt sorunundaki sol keskinliği bir anda kayboldu ve hasmane tutum yerini yakın işbiriğine ve giderek seçimler öncesinde gerçekleşen Blok ortaklığına bıraktı.

Geleneksel küçük-burjuva ara akımlarda ise zaten epeyce erozyona uğramış durumdaki devrim inancı ve umutları İmralı teslimiyeti ile birlikte etkili bir yeni darbe yedi ve böylece ideolojik çürüme ve çözülme sürecinin önü hepten açıldı. Bunun başlangıçta kendisini açıkça dışa vurmamasının anlaşılır nedenleri vardı. İmralı’da ortaya konulan teslimiyete dayalı yeni liberal çizgi, herkesi şaşırtacak denli köklü bir konum ve tutum değişikliğinin ifadesiydi. Devrimi kategorik olarak ve kabaca reddeden; “demokratik uygarlık” olarak kodlanmış emperyalist-kapitalist sistemin 20. yüzyıldaki “kesin zaferini” kutsayan; Kürt ulusunun tarihini ve Kürt hareketinin kazanımlarını inkarcı bir yeni yoruma tabi tutan; ve bu arada Kürtler’in temel ve meşru ulusal haklarını bir yana bırakarak, Kürt sorununu anayasal çerçevede baı hak kırıntılarına indirgeyen bir yeni yönelim vardı orta yerde.

Bu özellik, doğal olarak, başlangıçta bazı çevrelerde yüzeysel bir “devrimci” tepkiye neden oldu. Görünürde birçok çevre teslimiyeti mahkum ediyor ve devrimi savunuyordu. Oysa gerçekte, bu, Kürt hareketinin büyük yenilgisinin ve dolayısıyla İmralı teslimiyetinin gerçek etkileri konusunda bir süre için yanıltıcı bir görüntü oluşturmaktan öte bir anlam ifade etmiyordu. Bunun bir görüntü olduğunu olayların akışı, özellikle de zindan direnişi süreci, giderek daha çok açığa çıkardı. Son seçimler ise katedilen mesafeyi ve varılan noktayı gözler önüne serdi.

Öznel ve nesnel koşullara somut olarak baktığımızda bu sonucun kaçınılmaz olduğunu görüyoruz. İmralı’ya karşı başlangıçta “devrimci” tepki veren çevrelerin bir bölümü ortaya çıkan durumu göğüsleyecek, ortaya koydukları refleksi geliştirip kalıcılaştıracak ideolojik ve moral koşullara sahip değillerdi. Bu öznel durum toplumsal-siyasal ortamın elverişsizliği ve kitle hareketinin belirgin zayıflığı ile de birleşince, İmralı teslimiyetine karşı tutumlar da çok geçmeden tavsamaya başladı. Hele de Kürt hareketi ve kitlesi anlamlı bir iç ayrışmaya uğramaksızın İmralı yönelimine uyum sağlayınca, bazı çevreler için Kürt hareketinin yörüngesinde siyaset yapma konumuna gerisin geri dönmek hepten kolaylaştı. Böyleleri bir bakıma buna mecburlardı; zira ‘90’lı yıllar boyunca bunu kendileri için aeta bir siyasal yaşam alanı haline getirmişlerdi ve kendilerini başka türlü ayakta tutacak öznel koşullardan gerçekten yoksunlardı.

3 Kasım seçimleri sürecinde karşı karşıya kaldığımız sol hareket tablosu bu sürecin bir ürünü oldu.

3 Kasım seçimleri ve solda iki çizgi

Politik edilginlik anlamına gelen ve fiilen reformist DEHAP Bloku destekçiliğine varan boykotçu tutumu bir yana bırakırsak, sol hareket son seçimlerde iki ana çizgi tarafından temsil edildi. Bunlardan ilki esas temsilcisini ve eksenini DEHAP Bloku’nda bulan reformist-parlamentarist çizgidir. İkincisi ise TKİP tarafından temsil edilen devrimci sınıf çizgisidir.

Seçimlere kendi adlarına katılsalar da ÖDP, SİP-TKP ve ESP, DEHAP Bloku’nun temsil ettiği çizgi ile aynı kategorinin içindedirler. Bu parti ve çevrelerin 3 Kasım seçimlerinde DEHAP Bloku içinde yer almamaları ilkesel ve programatik değil fakat tümüyle özel nedenlere ya da SİP-TKP örneğinde olduğu gibi geçici kaygılara bağlı pratik bir sonuç olmuştur.

Blok’un oluşum sürecine baştan itibaren katıldıkları halde son anda farklı nedenlerle dışında kalan ÖDP ve ESP için bu durum yeterince açıktır. Karmaşık diplomasi hesapları ve oyunları süreci tıkamasaydı ÖDP gerçekleşecek ittifakın temel bileşenlerinden biri olacaktı.

Aynı şekilde, Blok’un milletvekili listelerinde iki adayına “seçilebilir yerlerden” yer açılabilseydi (son ana sıkışan diplomasi trafiği buna zaman olarak elverebilseydi), ESP de Blok bileşenleri arasındaki yerini almış olacak ve “ezilenlerin bağımsız platformu” üzerine sonradan edilen onca keskin lafın herhangi bir anlamı ve değeri de kalmayacaktı.

Geriye rantiye kafasıyla TKP adına sarılan ve seçimleri bundan en iyi şekilde yararlanmanın vesilesi olarak değerlendiren SİP kalıyor ki, onun da gerçekte bu türden bir bloka yatkınlığını ‘95’teki 20 Aralık seçimlerinde yaşanan benzer bir reformist blok deneyiminden zaten biliyoruz. (3 Kasım öncesinde EMEP’lilerin yaşadığı türden bir parlamentarizm heyecanını o günlerde SİP’liler yaşıyordu.)

Sözü edilen iki çizgi ilkesel, programatik ve politik planda birbirine taban tabana zıttır. DEHAP Bloku’nun temsil ettiği çizgi, seçim sürecinde barajın mutlaka aşılacağı yanılsamasının da verdiği heyecanla kabaca dışa vurulduğu gibi, devrim perspektifiyle ve devrimci iktidar yönelimiyle uzaktan yakından herhangi bir ilişkisi bulunmayan reformist-parlamentarist bir çizgidir. Bu çizgide temel amaç ve kaygı, kitlelerin oy desteğini alarak parlamentoda bir güç olmak ve bu gücün olanaklı kıldığı sınırlar içerisinde kitleler lehine bazı demokratik ve sosyal kazanımlar elde etmektir. Barajın aşılacağı inancının ısrarlı bir tutumla “iktidar yürüyüşü” olarak tanımlanması, parlamentoya bir grup sokabilmenin “tarihi bir dönüm noktası” olacağı ve Türkiye’de artık “tümüyle yeni bir dönem”n başlayacağı iddiaları vb., bu burjuva parlamentarist yaklaşımın kaba yansımaları olmuşlardır.

İlhamını ‘60 yıllardaki TİP deneyiminden ve günümüz Latin Amerikası’ndaki bazı reformist sol deneyimlerden alan bu reformist çizgi parlamentarizmi esas alır ve öteki herşeyi buna tabi kılar. Buna seçim başarısızlığının ardından şimdilerde bir kazanım ve teselli unsuru olarak sunulan eylemli kitle desteği de dahil. Parlamentarizmin ayırdedici özelliği, parlamento dışı mücadeleyi ve bu arada kitle eylemlerini reddetmek değil, fakat bunları parlamenter amaç ve hedeflere tabi kılmaktır. Reformist DEHAP Bloku’nda da gördüğümüz tamı tamına budur. Nitekim Blok’un 3 Kasım sonrasına ilişkin çalışma ve mücadele planı, göze batan bir ortak tutumla, önümüzdeki yerel seçimler ve çok geçmeden gündeme gireceği umulan yeni bir erken genel seçime göre, buna endeksli olarak tanımlanmaktadır.

Seçimlerde TKİP tarafından temsil edilen devrimci sınıf çizgisi ise bunun tam karşıtıdır. Devrimci sınıf çizgisi doğası gereği devrimci hedef ve amaçlara dayalıdır; kullanacağı mücadele araç ve yöntemleri de bu çerçevede yerini ve anlamını bulur. Devrimci sınıf çizgisi devrimi şaşmaz bir hedef olarak alır; sınıfın ve emekçi kitlelerin devrimci bilincini ve eylemini bu doğrultuda geliştirmeye çalışır. Bu çizgi burjuva legalitesinin araç ve imkanlarını kullanmayı, bunun bir parçası olarak seçimlere katılmayı ve parlamento kürsüsünden yararlanmayı tümüyle devrimci amaç ve kaygılara tabi kılar; bu çerçevede burjuva legalitesinden en iyi, en etkin, amaca en uygun biçimde yararlanmaya çalışır. (Son seçimlerde bu çizginin somutlanmış biçimi olarak ortaya çıkan BDSP deneyimi, sınırlı gü&ccedi; ve imkanlara rağmen, ilke planında bunun nasıl yapılabileceğinin son derece başarılı bir örneğini sunmuştur.)

Parlamentarizm reformist kimlik ve
konumun bir ürünüdür

Seçim olgusu onun parlamentarist karakterini öne çıkarsa da, DEHAP Bloku’nun asıl vurgulanması gereken yönü her türlü devrimci amaç, hedef ve moral değerden kopmuşluğun ifadesi reformist kimliği ve platformudur. Parlamentarizmi de zaten bu kimlik ve platformun bir ürünü ve yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Reformist kimlik ve platform, DEHAP Bloku bildirgesi üzerinden özel bir açıklamayı ve kanıtlamayı gerektirmeyecek denli açıktır. Fakat bu bildirgeyi bir uzlaşma metni saysak ve sorunu bileşenlerinin konumu üzerinden ele alsak bile sonuç değişmemektedir.

Kürt hareketinin İmralı teslimiyeti sonrasındaki ideolojik çizgisi devrimin ve devrimci yöntemlerin kategorik olarak reddi, politik programı ise anayasal çözüm çerçevesinde Kürt kimliği, dili ve kültürü alanında sınırlı bazı demokratik kazanımların elde edilmesidir. Bu ideolojik çizgi ve programın temsilcileri, Kürt sorunu çerçevesindeki amaç ve hedeflerini, “Türkiye’nin demokratik bir yeniden yapılanması” genel hedefine bağlamakta ve bu konuda içerde TÜSİAD’ın temsil ettiği işbirlikçi büyük burjuvaziden, dışarıda ise emperyalizmden medet umduklarını gizleme gereği duymamaktadırlar.

KADEK-HADEP çizgisi için emperyalizm olgusu ve dolayısıyla anti-emperyalist amaç ve hedeflere artık söz konusu değildir. Kullandıkları dile, yürüttükleri ajitasyona ve tanımladıkları hedefler bakıldığında, bu alanda belirgin bir tutum açıklığı ve tutarlılığı içinde oldukları görülmektedir. Nitekim bu tutum DEHAP’ın seçim çalışmasına da yansımış, Blok’un Kürt kanadı kitlelerin karşısına “Kopenhag Kriterleri”ni uygulamak ve “Türkiye’yi AB’ye sokmayı başarmak” iddia ve misyonuyla çıkabilmiştir. Bundan da öte; KADEK’in Amerikan emperyalizminin Irak üzerinden Ortadoğu’ya müdahalesine sempatiyle yaklaştığını, bunu “Ortadoğu’da köklü demokratik dönüşümler” için bir imkan saydığını, bu tutumun bu denli kaba bir biçimde olmasa da HADEP yöneticilernin söylemine de yansıdığını biliyoruz.

Blok’un öteki bileşeni EMEP’in ise, reformist kimlik planında benzeri olduğu ortağından biricik farkı da işte yalnızca bu alandadır. O şimdilik “Avrupa solu” kategorisinin dışındadır ve haliyle anti-emperyalist duyarlılığını henüz tümden yitirmemiştir. Ne var ki onun bu alandaki duyarlılığı, tıpkı demokratik ve sosyal duyarlılıkları gibi, reformist sınırlar içindedir. Selahattin Erdem’in KADEK adına “Türkiye’nin demokratik bir yeniden yapılanması” dediği yerde (Özgür Politika, 18 Kasım 2000), A. Cihan Soylu EMEP adına “ülkenin bağımsız ve demokratik yeniden yapılanması” demeyi tercih etmektedir (Evrensel, 21 Kasım 2002).

Denebilir ki bütün fark bundan ibarettir; bunun ötesinde, ideolojik ve programatik temel özü itibariyle aynıdır. Her iki akım da kendine özgü tasfiyeci süreçler sonucunda devrimci geçmişlerinden tümden ve geriye dönülmez bir biçimde kopmuş, sonuçta anayasal reformlar çizgisinde buluşmuşlardır. DEHAP Blok’u bu buluşmayı somutlamış ve kurumlaştırmıştır. Şimdi her iki taraf da bu kurumlaşmayı kalıcılaştırmak, onu gelecek seçimlerle yeniden güncelleşecek olan “iktidar yürüyüşü”ne birlikte hazırlamak doğrultusundaki ortak istek ve heyecanlarını dile getiriyorlar.

Burada da ortak bir tutarlılık var. Tek tutarsızlık EMEP cephesinden kendini göstermektedir. Bu da onun Blok deneyiminin yeterli açıklıkta somutladığı kaba reformist-parlamentarist konum ve kimliğini gizlemek üzere hala da ikiyüzlüce bir tutum ve çaba içerisinde olmasıdır.

Denizler’in değil TİP oportünizminin mirasçıları!

EMEP’in gelinen yerde giderek anlam ve inandırıcılığını yitiren bu ikiyüzlülüğü, Blok pratiğine Deniz Gezmişler, Sinan Cemgiller şahsında moral dayanaklar bulmaya yeltenince hepten çirkin, giderek tiksinti veren bir hal almaktadır. Devrimden koparak tümüyle reformizme yönelen bir akımın, reformizmden koparak devrime yönelen bir akımın temsilcilerinden moral destek bulmaya kalkması başlı başına bir çirkinliktir ve burjuva pragmatizminin son derece kaba ve arsız bir örneğini sunmaktadır.

EMEP, ideolojik, politik ve moral anlamını çoktan yitirmiş kökenini kullanarak bu alanda her türlü ölçü ve ahlaki değerden yoksun bir kampanya yürütmekten yarar umabilmektedir. Oysa revizyonizmin temsilcisi Kruşçev ve avanesi Lenin’in partisini ve dolayısıyla mirasını ne denli temsil ediyorlardıysa, bugünün EMEP takımı da Deniz Gezmişler’i, onların mücadelesini ve mirasını işte ancak o kadar temsil edebilir.

EMEP’in kampanyası Mustafa Yalçıner şahsında hepten bayağı bir hal almıştır. Devrimci kimlik ve değerleri daha 12 Eylül başında ve üstelik en utanç verici biçimde ayaklar altına sermiş, Denizler’e daha o günden ihanet etmiş bu sahte “Nurhak kahramanı”, devrimci geçinmekten yarar uman bu liberal düzenbaz, ahlaki değer ve kaygılardan yoksunluğun bir örneği olarak Denizler adına konuşma, onlar adına bugünün genç kuşaklarına seslenme hakkını kendinde bulabilmektedir.

Fakat sorun kişisel ve ahlaki olmaktan öte siyasaldır ve asıl tahrip edici yönü de buradadır. Liberal düzenbazların sorunu “Denizler’in yolu meclise çıkmıştır” biçiminde sunmaları bu tahribatın özünü ortaya koymaktadır.

Gençliğin ‘68’deki kitlesel dinamizmi ve genç devrimcilerin ‘71’deki devrimci çıkışları, dönemin reformist-parlamentarist çizgisinden kopuşun bir ifadesiydi. O dönemin reformist-parlamentarist çizgisini Aybar-Boran-Aren üçlüsünün simgelediği TİP yönetimi temsil ediyordu. Deniz Gezmişler’in temsil ettiği hareket ise tüm tarihsel anlamını ve önemini bu çizgiden kopuşta bulmaktadır. Bunu ‘70’li yılların ortasından itibaren ve ‘90’lı yılların başına kadar bugünün bu liberal düzenbazları da pekala iyi bilmekte ve savunmaktaydılar.

Fakat onlar ‘90’lı yılların ortalarından itibaren devrimden ve devrimcilikten tümden koptular ve gelinen yerde reformist-parlamentarist çizgiye tam olarak oturdular. Böylece ‘60’lı yılların sol siyasal yelpazesi ışığında bakıldığında, dönemin TİP yönetiminin temsil ettiği çizgiye geri dönmüş oldular. Kendilerine illa geçmişten ideolojik, politik ve moral bir dayanak arayacaklarsa, bu, dönemin parlamentarist avanaklığa dayalı Aybar-Boran çizgisinden başka bir şey değildir. Bir parça dürüst davranabilseler, yapmaları gereken tamı tamına budur.