16 Kasım '02
Sayı: 45 (85)


  Kızıl Bayrak'tan
  Yaklaşan savaş ve yakıcı görevler
  "İşçilerin birliği, halkların kardeşliği" şiarıyla emperyalist savaşa dur diyelim!
  Savaşa hazırlıkta son perde
  Mecliste derin devleti artık CHP temsil edecek
  TİS'lerde esnek çalışma dayatılıyor!..
  Karayolu işçisi ve saldırıyı göğüsleme sorumluluğu
  Kurtuluş kendi örgütlülüğümüzdedir!
  Emekçilerin oyuyla sermayeye hizmete!
  Aldatıcı manevralar değil çözüm!..
  ÖO direnişinde yeni bir şehit: Serdar Karabulut
  Seçim çalışmalarının ardından sınıf ve kitle çalışmasının yeni dönemi
  Çürümüş düzenin kirli meclisi
  Floransa'da yüzbinlerce kişi kızıl bayraklar ve savaş karşıtı pankartlarla yürüdü
  Floransa'da Birinci Avrupa Sosyal Forumu...
  Birinci Avrupa Sosyal Forumu katılımcılarıyla röportajlar...
  ABD'de "Bizim adımıza değil!" oluşumunun açıklaması...
  Irak'a yönelik savaşın hazırlıkları tamamlanıyor
  Ayaklanma istiyoruz!
  KADEK'in cinayetlerini durduralım!
  "Sınıfa, Partiye ve Devrime Destek Gecesi"
  Bu gidiş nereye?
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Bu gidiş nereye?

“Herşey paramparça olur, merkez tutunamaz/Anarşi zincirlerinden boşanır dünyanın üzerinde.” Geçen hafta gelişmeler bana W. B. Yates’in 1920'de yazdığı bu dizeleri anımsattı, büyük bir karamsarlıkla... ABD ara dönem seçimlerinde muhafazakârlar meclisi ve senatoyu ellerine geçirdiler. Washington Post (6/11) Yemen'deki yargısız infazı “Temiz iş” olarak niteledi. Cuma günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, ABD'nin, Irak'la ilgili önerisini, Suriye dahil oy birliğiyle onayladı. Rusya Savunma Bakanı orduya, sınır ötesi operasyonlar yapması için yetki verildiğini söylerken Stratfor, Rusya'nın, “geleneksel bağlarını” kullanarak Saddam’a karşı bir darbe/suikast gerçekleştirmeye çalıştığını yazıyordu.

Şimdi bunlara bakıp biçimsel bile olsa, uluslararası hukukun, ülkelerarası eşitlik varsayımının hızla anlamını yitirdiği, silahların iktidarının giderek önem kazandığı bir uluslararası sistemin kıvrımlarının açılmaya başladığını söyleyemez miyiz?

Muhafazakârların zaferi

ABD meclis ve senato ara dönem seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti hem mecliste hem de senatoda çoğunluğu ele geçirdi. Bu, iktidardaki bir parti açısından olağanüstü ve 1946'dan bu yana benzeri olmayan bir zaferdi. The Economist’in bu haftaki yorumlarında ayrıntılı bir biçimde anlattığı gibi, bu saptamanın, iki meclisin işleyişi açısından durumu tam olarak yansıtmadığını kabul etsek bile, uluslararası basında egemen olan genel kanı böyle: “Tarihsel zafer” , “Bush başkanlığını kanıtladı” , “Bush programını uygulamakta artık özgür” vb... Ve, esas kaygı veren de bu son saptama. Çünkü bu program uluslararası siyasi ortam, ülke içinde toplumsal ilişkiler ve küresel ekolojik denge açısından çok kötü gelişmelerin habercisi.

"Village Voice”ten “Washington Times”a kadar çok geniş bir spektrumda gazetelerin ilk tepkisi “Bush şimdi, Irak savaşı için halktan da yetki aldı” oldu. Birçok gözlemciye göre “Savaşa artık olmuş bitmiş gözüyle bakmak gerekiyordu.” Seçim sonuçları Bush'un BM Milli Güvenlik Konseyi'ni dize getirmesinde de hiç şüphesiz önemli rol oynadı.

Bush'un programının ekonomik bileşenlerine bakınca şunları görüyoruz: (1) Zenginler yararına yeni vergi indirimleri, bunların bütçe üzerindeki etkisini azaltmak için sosyal harcamalarda kesintiler. (2) Devlet emeklilik fonlarını borsaya yatırılmasına izin verip fiilen özelleştirerek çalışanların yaşlılık dönemleri için yaptıkları tasarrufları mali sermayenin hizmetine sunmak ve kumarhaneye dönmüş bir dünya ekonomisinin (üstelik Enron World Com skandallarından sonra) riskine açmak. (3) Sağlık reformunu, ilaç şirketlerinin gereksinimlerine göre yeniden şekillendirmek. Bu alandaki önergeler önceki meclise takılmıştı. Sosyal/toplumsal alanda, meclisten geçmeyi bekleyen iki önerge dikkati çekiyor, biri tüm istihbarat, casusluk ve güvenlik örgütlerini bir bakanlık altında merkezileştirmeyi amaçlayan “İç Güvenlik Bölümü” v devletin sosyal yardım kurumlarının yerine ikame edilecek “inanca bağlı hayır dernekleri” yasası. Birincisi vatandaşların hak ve özgürlüklerine yönelik büyük bir saldırı anlamına gelirken ikincisi, yoksulları tümüyle dini kurumların, fanatiklerin eline teslim ederek Bush yönetimi altında devlete yeni bir dinci boyut ekliyor.

Ama belki de en önemlisi yüksek mahkeme üyelerinin atanmasıyla ilgili gelişme. Bush yönetiminin gündeminde yargı sisteminden liberal eğilimli hâkimleri tasviye etmek var. Bush yönetimi, yargının en tepesine, muhafazakâr hâkimleri atayarak böylece “temizleyerek” , yönetimin bundan sonraki uygulamalarına olası bir yargı engelini ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Bu doğal çevrenin korunması açısından da önemli. Çünkü Bush hükümeti doğal koruma alanı olarak seçilen yerlerden ağaç kesimi yapmak, daha önemlisi, örneğin Alaska’da petrol aramak için kuyu açmak istiyor, ancak yasal süreçlerle engelleniyordu.

Özetlersek, yoksullardan zenginlere doğru yeni bir transfer atılımı sırasında, yasama, yürütme ve yargının arasındaki ayrımın pratikte ortadan kaldırılarak “monolitik bir yönetim” oluşturulması. Belki, “sinik” bilgelikle, imparatorluğa da bu yakışır denebilir, ama bu gelişmelerin hepimizin yaşamını etkileyeceğini de unutmamak gerekir.

Geçen hafta başında CIA, Yemen'de, bir pilotsuz uçaktan atılan füzeyle altı kişiyi öldürdü. Bu insanların El Kaide üyesi olduğu için öldürülmesine, diğer bir deyişle suçlanmasına, yargılanmasına ve infazına CIA bürokratları karar verdi. Böylece İsrail'in Filistinde benimsediği ve dünyada çok tepki çeken “hedeflenmiş öldürmeler” yöntemiyle tasviyeyi, ABD yönetimi de benimsemiş oluyordu. Gelişmiş ülkelerin basınında, bir iki yazarın dışında ve diğer ülkelerin liderlikleri arasında bu “yargısız infazı” kimse eleştirmedi, bunu yasa dışı keyfi bir öldürme olarak mahkûm etmedi, olağan karşıladı.

Sırada kim var?

Moskova tiyatro katliamından sonra Putin de “önleyici vuruş” prensibini benimseyerek ABD'nin izinden gideceklerini açıklamıştı. Geçen hafta The Moscow Times'ın bildirdiğine göre Savunma Bakanı Ivanov orduya, rusya sınırları dışında operasyon yapma yetkisi verildiğini açıkladı. Böylece Rusya'nın bir süredir Çeçenistan bağlamında izlediği bir politika, ABD sayesinde meşrulaşıyor ve diğer ülkelere sıçraması gündeme geliyordu. İsrail, ABD, sonra Rusya, sonra kimbilir hangi ülke... Önce terörist ilan et, sonra git yakalamakla, yargılamakla ve iddialarını kanıtlamakla uğraşmaya gerek kalmadan öldür. “Temiz iş” doğrusu...

Böyle yöntemleri olağan kabul etmeye başlayan bir uluslararası sisteminin önde gelen ülkeleri de bu mantığın bir sonucu olarak geçen hafta ABD'nin Irak önerisini, Irak sonrası dönemde kendi petrol çıkarlarını garanti altına aldıktan sonra ya da kaybetmek korkusuyla “oy birliğiyle” kabul ettiler. Böylece, sequencing (karşınızdaki önerinizi kabul etmiyorsa, önce, bir kez atılınca oluşacak yeni durumda sizin önerinizi kabul etmekten başka seçenek bırakmayan bir başka adımı attırmak) yöntemiyle sonunda savaşı da onaylamak zorunda kalacakları bir koridora sokulmuş oldular.

Artık Fransızlar kendilerini, “ama yumuşattık” diye avutabilirler. Suriye temsilcisi herkesi enayi yerine koyup “Bizim değil ABD'nin tavrı değişti” diyebilir ve bir sonraki raundu kazanacaklarını hesaplayabilirler. Onlar profesyonel diplomat, tabii ki ne yaptıklarını daha iyi bilirler ama. ABD'nin önündeki “Enerji kirini” (Bkz: Strategic Energy Policy Challenges for the 21 st Century, Council of Foreign Relations ve Baker Institute-Nisan 2001) aşmak için önce Irak petrollerini ele geçirmeyi, orda Japonya'daki MacArthur hükümetine benzer bir rejim kurmayı, sonra da Suudi petrollerine sarkmayı planladığını artık “sağır sultanın” bile duyduğunu, projenin iş çevrelerine hizmet veren internet sitelerinde ortalıkta tartışıldığını akılda tutmakta fayda var. Bir de şunu: “ABD'nin, ekonomisinin muazzam mali dengesizliklerle malül olduğu bir dönemde” bu projeyi yaşam geçirmeye kalkması “bir ekonomik felakete yol açabilir” (Prudentbear 5/11), biz de bu felaketi Bush yönetiminin etkileri altında yaşayabiliriz...

(Cumhuriyet, 11 Kasım ‘02)



İHD’den savaş karşıtı eylem

İHD İstanbul Şubesi, 9 Kasım ‘02 günü Sultanahmet Meydanı’nda savaş karşıtı bir basın açıklaması yaptı. Açıklamaya 50 kişi katıldı. Eylem, Eren Keskin’in kısa bir konuşması ile başladı, ardından basın açıklaması metni okundu. Metinde; savaşın yıkım ve acıdan başka bir şey getirmediği, ABD’nin petrol için savaşmaya hazırlandığı ve petrol kasalarına insan kanı akıtmak istendiği vurgulandı. “Savaşa hayır yaşasın halkların kardeşliği!”, “Savaş istemiyoruz!” sloganları atılarak açıklama bitirildi.

SY Kızıl Bayrak/İstanbul



İzmir’de savaş karşıtı gösteri

Savaşa Karşı İzmir Girişim tarafından haftalık olarak yapılan savaş karşıtı eylemlerin bu haftaki bölümü kitlesel bir savaş karşıtı yürüyüşe çevrildi. Saat 15:00’te İHD önünden başlayan yürüyüşe yaklaşık 800 kişi katıldı. En önde girişimin hazırlamış olduğu “Savaşa hayır!” pankartının taşındığı eylemde sloganlar atılarak Konak Sümerbank önüne gelindi.

Eylemde basın metnini İHD Şube Başkanı okudu. Açıklamada, “11 Eylül bahanesi ile yapılan Afganistan saldırısı o ülkeye daha çok açlık, yoksulluk ve yıkımdan başka bir şey getirmemiştir. Zaten on yılı aşkın bir süredir ambargo altında olan, ilaç dahi satılmayan, bir buçuk milyon insanını yitiren yoksul Irak halkına yönelik böylesi bir saldırıda ölüm ve acıdan başka bir şey getirmeyecektir. Bizler emperyalizmin kirli savaş oyunlarına gelmeyeceğimizi bir kez daha ilan ediyoruz” denildi.

Uzun bir aradan sonra yapılan emperyalist savaş karşıtı eylemin hem kitlesel hem de coşkulu geçmesi oldukça anlamlıydı. Eylemde “Faşizme karşı omuz omuza!”, “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi!”, “Irak halkı yalnız değildir!”, “ABD Ortadoğu’dan defol!”, “Yaşasın halkların kardeşliği!”, “Filistin halkı yalnız değildir!”, “Susma haykır savaşa hayır!”, “Amerikan askeri olmayacağız!”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!” sloganları atıldı.

SY Kızıl Bayrak/İzmir