24 Ağustos'02
Sayı: 33 (73)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalizme ve işbirlikçi burjuvaziye karşı işçi sınıfının bağımsız çizgisi
  Düzen siyaseti ve sendikal ihanet
  CHP solda değil sağda, işçi ve emekçilerin değil sermayenin safındadır!
  ABD'nin Ortadoğu halklarına yönelik tehdidi ve Arap ülkeleri
  Ebu Nidal'in ölüm haberleri ve "sahibinin sesi" medyanın Filistin düşmanlığı
  Sendika ağaları ihanette sınır tanımıyor
  Emperyalist savaşa ilişkin çatlaklar
  Hacıbektaş şenlikleri ve komünistlerin müdahalesi...
  Hacıbektaş şenliklerine yapılan müdahalenin anlamı, önemi ve sonuçları
  Devrimci basına baskın ve gözaltı terörü...
  Seçim gündemi ve burjuva siyaset arenasına yansıyanlar
  Onbini aşkın kamu emekçisinin coşku ve kararlılık dolu eylemi
  Ankara Öncü İşçi-Emekçi Platformu Bülteni'nden...
   Mevzi direnişlere devrimci müdahalenin önemi
   Anadolu Yakası İşçi-Emekçi Platformu Bülteni'nden...
   Metal işçilerinin TİS döneminde sorunları ve görevleri
   İspanya'da iç savaş ve Federico Garcia Lorca
   Güney Kürdistan ve devrimci yurtsever görevler
   İş güvencesi yasası seçim malzemesi
   Melek Birsen Hoşver zorla müdahale sonucu şehit düştü
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
İspanya’nın çiçeği, en kırmızı çiçeği halkın...

İspanya’da iç savaş ve Federico Garcia Lorca

İren Deniz

Artık kat’iyen biliyoruz;
Halk adına dökülen kan
Sapı güldalı güzelliğinde bir bıçaktır.
Dişlerin arasında...
İspanya’da
Ve her yerde...
(Turgut UYAR)

Askeri darbelerin ve ayaklanmaların İspanya’sı

Peru’dan Hollanda’ya uzanan İspanya krallığının yaşadığı gerileme; 16. yüzyıldan başlayarak sömürgelerini bir bir kaybetmesi, 19.yüzyılın sonunda Küba’yı da yitirmesiyle beraber iyice belirginleşti. Gerileyen gerici krallık 19. yüzyıldan itibaren bir başka düşmanının, işçilerin ve emekçilerin mücadelesine hedef oluyordu. Ayaklanmaları bastırmak, emekçilerin mücadelesini ezmek için sık sık kanlı darbeler tezgahlanıyordu.

19. yüzyıldan beri İspanya halkları ordu darbelerine alışkındı. 19. yüzyılın ortalarından itibaren emekçi yığınlar yavaş yavaş siyasal arenada boy göstermeye başladılar. Ordu darbeleri karşısında işçi örgütlerinin radikal olduğu bir ülkede ise direniş kaçınılmazdı. Dayatılan ağır çalışma koşulları altındaki ölü yaşamı diriltmek için emekçi yığınlar sık sık ayaklanıyorlardı. Onbinler 1 Mayıs’larda sokaklara dökülüyor, sık sık genel grevler ve siyasal grevler örgütleniyordu. Faşist Franco’nun emriyle 4 bin madencinin öldürüldüğü Asturias’taki ayaklanmaya 70 bin madenci katılıyor, Biscan ve Bilbao’da kitlesel işçi direnişleri gerçekleşiyordu.

Grevlerde, ayaklanmalarda binlerce emekçi hayatını kaybetse de, ayaklanmalar kanlı biçimlerde bastırılsa da, İspanya proletaryası hiçbir zaman yılmadı. Yılmadığını 1936 Temmuz’unda İspanya’nın tek sömürgesi Fas’tan getirilen darbecilerin karşısında dimdik ayakta çarpışarak gösterdi.

Bütün İspanya’ya yayılan kanlı iç savaşta Halk Cephesi’nin temsil ettiği cumhuriyetçi güçler yenildi. Çoğu emekçi yaklaşık 1 milyon insan hayatını kaybetti. Temel hak ve özgürlüklerin yokedildiği faşist Franko diktatörlüğü kuruldu. Bu durum daha kanlı bir saldırıya hazırlanan Alman ve İtalyan faşistlerine cesaret verdi. İspanya’da direnişin simgesi olan “NO PASARAN!” sloganı ise, 1945’te faşizmin yenilgiye uğratılmasının esin kaynağı oldu. Yıllarca iktidarda kalmayı başarsa da, İspanyol faşizmi de aynı akibete uğramaktan kurtulamadı.

İç savaşa hazırlık

1933 yılına gelindiğinde CEDA (Sağ Partiler Konfederasyonu) genel seçimlerde birinci parti oldu. Uluslararası planda Hitler’in iktidara gelmesi orta sınıfların sağa kayışını hızlandırdı. Seçim başarısı ve faşizmin güç kazanması, emekçi kitlelere ve işçi sınıfına karşı harekete geçmeyi kolaylaştırdı. Faşist bir örgüt olan Falanjlar bu dönemde sahneye çıkmaya başladılar. 1936 yılında faşist sivil ve askeri örgütlerin sayısı onikiyi bulmuştu. Falanjlar dışında Sivil Muhafızlar ve Kara Müfrezeler bunlardan başlıcalarıydı. Vurucu gücünü lümpenlerin oluşturduğu Kara Müfrezeler en azılı olanıydı. Halkı katletmekte sınır tanımıyordu bu faşist caniler.

1934 yılındaki yeni grev dalgası devlet baskısını da beraberinde getirdi. İçişleri Bakanı “Marksist devrimcilere karşı savaş zamanı geldi” diyerek dört sosyalist milletvekiliyle birlikte grevci yüzlerce köylüyü tutuklattı. Bu arada CEDA giderek güçlenmiş, devlet baskısı artmış, sivil faşist terör hız kazanmıştı.

Katliamların ardı arkası kesilmiyordu. Sokaklarda faşist terör hüküm sürüyor, emekçi, işçi ve öğrenciler katlediliyordu. Baskı ve terörden bıkan halk umudu 16 Şubat 1936 seçimlerinde Halk Cephesi’nde aradı. Halk Cephesi’nin programında siyasal tutuklular için af ve siyasal nedenlerle işten atılmış olanların tekrar işe alınması yeralıyordu. Bununla birlikte bir burjuva partisi olan Cumhuriyetçi Parti programından önemli etkilenmeler sözkonusuydu. Programda toprağın ve bankaların ulusallaştırılması yer almazken, sanayiye yardım savunuluyordu.

Cumhuriyetçi partiler ile sol partilerin katılımıyla kurulan Halk Cephesi, seçimleri ezici çoğunlukla kazandı. Kazanılan bu başarı, Cephe’nin programından değil, esas olarak ülkede yaşanan dramdan kaynaklanıyordu.

Yeni hükümeti Azana’nın başkanlığındaki Sol Cumhuriyetçiler kurdu. Komünist ve sosyalistler burjuva hükümete katılmama kararı almakla birlikte dışardan destek verdiler. Azana hükümeti, otoritesini arttırmak ve kamu düzenini yeniden sağlamak gibi önüne iki hedef koydu. Genel af ilan edilip, Falanj yasadışı ilan edildi. Olağanüstü hal genişletildi, ülkede etkili olan anarşistler üzerindeki baskı arttırıldı.

Cumhuriyetçilerin hükümete gelmiş olması, emekçi yığınların yaşam ve çalışma koşullarında köklü bir değişim yaratmadı. İşçi ve emekçi yığınlar seçim başarısının bir zafer olmadığının bilincindeydiler. Seçimlerde elde edilen kısmi başarı, faşizm tehlikesini ortadan kaldırmadığı gibi daha kanlı bir çatışmanın da zeminini döşüyordu. Ya devrim ya da karşı devrim; ortası yoktu. Seçimlerle ortaya çıkan tablo geçici bir durumdu.

Her iki cephe de kesin üstünlük için hazırlık yapıyordu. Karşı-devrim güçleri daha hazırlıklı ve daha inisiyatifli davranıyordu. Hükümetin izlediği denge politikasından köklü bir biçimde kopamayan komünistlerin taktik hataları, işçi ve emekçiler cephesinde daha ileriden bir toparlanmayı ve safları netleştirmeyi geciktiriyordu. Bir yanda çalışma haftasının kısaltılması, ücretlerin yükseltilmesi, ücretli izin hakkı için mücadeleler yoğunlaşıp köylülerin toprak işgalleri başlarken, diğer tarafta darbelerin ülkesi İspanya’da Franco, Mola gibi birçok general darbe hazırlıkları yapıyorlardı.

Hitler ve Mussolini İspanyol faşizminin yurtdışı destekçileriydi. Darbe planlayıcılarının hedefleri arasında farklılıklar vardı. Falanj, Mussolini tipi ulusal-korporatist bir faşist rejim kurmayı hedeflerken, Carlistler (“Tek sürü, tek çoban, tek kral, tek kılıç” sloganı ile hareket eden Don Carlos olarak tanınan VII. Fernando yanlısı kesim) monarşiyi ve Bourbon hanedanını geri getirmeyi istiyordu. Parlamentoyu ve yasal olarak seçilmiş olan hükümeti bertaraf etme planları yapılıyor, sayısız provokatif eylemler, Falanj tarafından gerçekleştirilen cinayetler, polis ve ordu tarafından düzenlenen kanlı baskınlar ardarda yaşanıyordu. Hükümet generallerin yerlerini değiştirerek darbe girişimlerini önleyeceğini düşünüyordu.

Temmuz 1936’da siyasi eylemin merkezi sokaktı artık. Ülkede durum iyiden iyiye gerginleşmişti. Faşistlerin giriştiği kıyımlar, adam öldürmeler, genel grevler, kilise yakmalar... Askeri darbe kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Fakat hükümet herhangi bir girişimde bulunmuyor, işçi örgütleri UGT (Sosyalist İşçi Sendikası), PSOE (İspanya Sosyalist İşçi Partisi) ) de taraftarlarını hazırlamasına karşın, kitlelere siyasal bir yön veremiyordu. Darbe öncesi sokak çatışmaları ve suikastler giderek arttı. 12 Temmuz’da ordu içindeki sol subayların örgütü olan UMRA üyesi teğmen Jose Del Castilol’un faşistlerce öldürülmesi, ülke çapında anti-faşist gösterilere neden oldu.

Savaşarak ölenlerin sloganı:
NO PASARAN!

Takvimler 17 Temmuz 1936’yı gösterdiğinde, Nisan 1939 tarihine kadar sürecek ve yaklaşık bir milyon kişinin hayatını kaybedeceği iç savaş başlamıştı. İspanya’nın sömürgesi Fas’ta başlayan ayaklanmanın ülkenin diğer şehirlerine yayılarak genişlemesi, Azana burjuva hükümetinin düzenin temellerini sarsacağı korkusuyla işçi ve emekçilerin silah taleplerini geri çevirmesi, faşistlerin dizginsiz saldırılarını da beraberinde getirdi. Almanya, İtalya ve Portekiz’in desteğiyle Ağustos başında general Franco inisiyatifi ele alarak, acımasızlıklarıyla ünlü Fas birlikleriyle ilerlemeye devam etti.

Fakat hiçbir şehirde teslimiyet yaşanmadı. İşkence ve vahşet direngenliği kıramadı; işçi hareketinin kalesi Sevilla’da, Saragosa’da, 4 bin şehit vererek direnen Asturias’lı madencilerin kalesi Oveido’da, sanayinin merkezi Barcelona’da, Madrid’te… Her yerde ölümüne bir direniş yaşandı.

Direnişin sembollerinden biri haline gelen komünist kadın önder Pasionaria’nın "İspanya halkı! Kadınlar! Silahınız yoksa bıçaklarınızla, kızgın yağlarla savaşın. Diz çöküp yaşamaktansa, ayakta ölmek yeğdir. NO PASARAN!" sözleri, radyodan tüm İspanya’ya ve dünyaya yapılan bir direniş çağrısıydı. Ve bu çağrı karşılıksız kalmadı.

Hükümetten umudunu kesen işçi ve emekçilerin kendi olanaklarıyla silahlanıp duruma müdahale etmeye başlaması, darbecilerin beklemediği direnişi de beraberinde getirdi. İşçiler kısa sürede Madrid, Barcelona, Valencia, Malaga gibi önemli merkezlerde denetimi ele almışlardı. Silahlanmış işçi ve emekçilerin kurdukları komiteler ve konseyler fiili olarak iktidarı ele alıyor, burjuva düzeni siyasal, ekonomik ve toplumsal alanlarda sarsacak eylemlere girişiyorlardı. Halk Cephesi’nin etkin olduğu bölgelerde tüm siyasi tutuklular serbest bırakılmış, topraklara el konulmuş, kiliseler yakılmış ya da hastane veya okula dönüştürülmüştü. Kadınların özgürlükleri genişlemişti. Ev kiraları ve kamu taşımacılığı ucuzlatılmış, topraklara ve fabrikalara işçi komiteleri el koymuştu.

Darbenin hemen ardından başlayan İtalyan ve Alman yardımı savaşın kaderini Franco lehine değiştirdi. İtalya, Almanya ve Portekiz ile birlikte darbenin başlıca destekçileri iken, Amerika ve İngiltere tarafsız görünüyordu. Meksika’nın sembolik silah yardımı dışında sosyalist Sovyetler Birliği cumhuriyetin tek gerçek destekçisi idi.

Enternasyonal dayanışma:
Her yer İspanya, hepimiz İspanyoluz!

İspanya iç savaşı, dünyanın bütün ülkelerinden yüzlerce devrimci ve anti-faşist aydını Halk Cephesi saflarında, ilk temeli atılacak Uluslararası Tugaylar’da birleştirdi. Dünyanın dört bir yanından 3 bini aşkın gönüllü faşizme karşı emekçilerin, işçilerin İspanya’sını savunuyordu şimdi. Tarafsızlık utanılacak işbirliğinin diğer adıydı.

Sartre’den Malraux’ya, Robenson’dan Picasso’ya, Brecht’ten Romain Rolland’a, Couldwell’dan Hemingway’e ve Yves Montand’a kadar, tüm ülkelerin önde gelen aydınları, halkın İspanya’sını savunmayı aydın kimliklerinin odağına yerleştirdiler. Ülkelerinde ya da sıcak savaş cephesinde anti-faşist mücadeleye katıldılar. Hem kalemleriyle hem de silahlarıyla savaştılar. Darbeciler ve onların emperyalist destekçileri kendilerinden yana tutum almayı ya da susmayı dayatırken, onlar “hayır” dediler. Faşist katil sürüleri teslimiyeti dayattıklarında, yüzbinlerce direnişçiyle beraber aynı şiarla yanıt verdiler: “Teslim olmaktansa ayakta ölmek yeğdir!” Couldwell ve daha niceleri, binlerce kilometre uzaktaki topraklarda ölümü onurluca karşıladırlar.

Federico Garcia Lorca da, bu aydın ve sanatçılardan biri olarak, Granada’da karşıladı ölümü, 19 Ağustos 1936’da. Faşist katiller onu katlederek İspanyol halkına gözdağı vermeyi, korku tohumları ekerek direnişi zayıflatmayı hesaplamışlardı. Onun şahsında devrimci aydın ve sanatçıları, anti-faşist direnişçileri susturmayı umanlar yanıldılar. Bu savaşta ve daha nicelerinde katledilen halkların devrimci, ilerici aydın ve sanatçıları, onların eserleri yaşamaya, mücadeleye güç vermeye devam ediyor.

Halkının özgürlüğüne ve sanata
adanmış bir yaşam

Lorca, Granada yöresindeki Fuente Vaqueros kasabasında 5 Haziran 1898 tarihinde doğar. Sanatın bütün dallarıyla ilgilenen ilerici aydın bir aileden gelmesi, İspanyol halklarının kültürel zenginlikleriyle beslenmesi, doyumsuz eserler yaratmasını sağlar. Ülkesini tanımak için gezilere başlar, İspanyol halklarının kültürlerini inceler, her konuyla ilgilenir. Başlangıçta yoğunlaştığı müzikten edebiyata dönüş yapar.

Devrimci fikirlere yakınlık duymaya başladığında Hukuk Fakültesi’nde öğrencidir. Yeni yeteneklerin gelişme zemini olan ilerici İspanyol aydınlarının biraraya geldiği Madrid Öğrenci Yurdu çevresine katılır. İlk kitabı “Simgesel Düşlemi” ve ikinci kitabı “İzlenimler ve Manzaralar”ı bu dönemde yazar. Bu yıllarda politik tercihini de yapar ve kendisini “Her gerçek şair gibi ben de devrimciyim” diye tanımlar.

Faşizmin ortalığı kasıp kavurmaya başlamasından önce safını belirlemiştir o: “Dünyada iktisadi eşitsizlik hüküm sürdükçe, düşünmek diye bir şey olmayacaktır. Açlık kökünden sökülüp atıldığı gün, dünyanın hiç görmediği bir manevi coşku olacak. Büyük ihtilal geldiği zaman kopacak sevinci gözümüzün önüne getiremeyiz.”

Yaratıcılığının baharında olan Lorca, birçok ülkeyi gezer, oralarda şiirler yazar. Gittiği ülkelerde sanat üzerine verdiği konferanslar hep ilgiyle izlenir. Her konferansta okuduğu, bir bayrak üzerine özgürlükle ilgili sözler işlediği için ölüme mahkum edilen Mariana Pineda dramı büyük ilgi ve beğeni görür. Konferanslarında kalabalık nedeniyle yer bulunamaması izdihamlara neden olur. Gittiği bütün ülkelerde öylesine coşkuyla karşılanır ki, Arjantin’de kendisine “İspanya Edebiyat Elçisi” ünvanı verilir. Çinlisi, İspanyolu tüm ezilenlerin yanında saf tutup onlar için baladlar yazarak dünya çapında tanınır. “Herkesin kardeşiyim ben. Siyasal sınırlara inanmadığımı söylememe gerek bile yok” der.

Daha genç yaştayken tutkuyla bağlı olduğu İspanyol halkının özgürlüğü için pek çok şiir ve oyun yazar. 1928 yılında ilerici “Gallo” dergisini çıkarır. Tiyatroyu, toplumsal eşitsizliğe karşı direnen halkın eğitimi için bir araç olarak görüp, 1932 yılında kurduğu “La Barraca” adlı Gezici Üniversite Tiyatrosu’yla, İspanya’yı köy köy dolaşıp halkta devrimci ruh yaratmaya çalışır. Siyasi tutukluları desteklemek için binlerce işçinin doldurduğu salonlarda tiyatro oyunları sahneler. Duyarlı İspanyol aydınlarıyla birlikte hazırladıkları 1 Mayıs bildirilerinin altına imza atar, her vesileyle halkın yanında, zorbaların ve sömürücülerin karşısında olduğunu gösterir. Faşist darbe yaklaştığında yapılan çağrılara uyar: “Hiçbir şeye sahip olmayan, hiçbir şeyi olmamanın huzuru bile kendisine çok görülenlerin yanında olacağım. Biz -’biz’ dediğim, varlıklı orta sınıf ailelerinden eğitim görmüş aydın kişilerdir- fedakarlığa davet ediliyoruz. Bu çağrıyı kabul edelim.”

Bütün bunlar gözü dönmüş faşist çetelerin gözünden kaçmaz. Genç yaşına rağmen İspanya’da ve dünyada tanınan-sevilen bir sanatçı olması, faşist darbecilere karşı aldığı tutum, onu daha tehlikeli bir sima olarak hedefe koymaktadır. Özellikle Sivil Muhafızlar’ın kanlı yüzünü teşhir etmek için yazdığı şiirden sonra katiller sürüsünün öfkesini iyice azdırır. Ölüm fermanının çıkarılmasında yazdığı bu şiir son gerekçe olur.

Karadır atları, kapkara
Nalları da kapkara demir.
Pelerinlerinde parıldar
Mürekkep ve mum lekeleri
Ağlamak nerede onlar nerede
hepsinin de kurşundan beyni
Yoldanağrı çıkageldiler
gönülleri cilalı deri.
O çılgınlar, o gececiler
boğarlar geçtikleri yeri
Zamk karası bir sessizliğe
ve bir dehşete kum incesi…

(İspanyol Sivil Muhafız Baladı/F. LORCA)

Ölüm çok sevdiği, doğup büyüdüğü Granada’da bulur onu.16 Ağustos’ta gözaltına alınır. İkibuçuk gün süren gözaltıdan sonra Viznar vadisinde katledilir ve cesedi ortadan kaldırılır. Binlerce anti-faşist savaşçı gibi başı dik, korkusuzca karşılar ölümü.

***

Şiirlerini, İlk Şiirler, Cante Jondo Şiiri/Şarkılar, Çingene Romansları/Ozan New York’ta, Tamarit Divanı/Dağınık Şiirler adı altında toplamıştır.

Oyunları: Kanlı Düğün, Mariana Pineda, El Defensor, Yerma, Dona Rosita, İhtiyar Kız, Bernarda Alba’nın Evi.



Atlının şarkısı

Cordaba.
Uzak, yalnız.

Ay kocaman, at kara
ve zeytinler torbamda.
Bilirim ya yolları
varamam Cordoba’ya.

Ovasından, yelinden
kara at, kırmızı ay.
Ölüm gözlüyor beni
Cordoba surlarında.

Ah benim yiğit atım!
Ah ne uzunmuş yol da!
Ah ölüm bekler beni
varmadan Cordoba’ya!

Cordoba.
Uzak, yalnız.

F. G. Lorca



Cinayete katılan Sivil Muhafızlar’dan birinin ağzından Lorca’nın katledilmesi:

“Garcia Lorca metin, muhteşem
bir gururla yürüyordu...”

O gün nöbetçiydim. Bu genç adamın kışlaya girdiğini gördüm. Yüzü sapsarıydı ama dimdik yürüyordu. Federico Garcia Lorca’ydı. Onu görür görmez korkunç bir dram oynanacağını anladım. Garcia Lorca, Sivil Muhafızlar (*) hakkındaki ünlü Baladı yazdığı gün idam kararını imzalamıştı…

Bana onu Fransız Elçiliği’nde bulduklarını söylediler. Binadan çıkması için kandırmış, sonra da tutuklamışlardı. Ondan önceki kurbanlar gibi, tabii, o da hiç yargılanmadı; Aynı gece bir Sivil Muhafız Postası arasında kışladan götürüldü. Bunu itiraf etmek korkunç birşey. Ama ben de Muhafız’ların arasındaydım. Otomobiller Padul yolunun kenarında durdu. Uğursuz konvoy Granada’nın on mil ötesine varmıştı. Saat sekizdi. Otomobillerin farları ölümüne giden adamı aydınlatıyordu. Gece karanlığında silüeti göze çarpıyordu. Posta, kurbanının göremeyeceği bir yerde, farların arkasında durdu.

Garcia Lorca metin, muhteşem bir gururla yürüyordu. Birden durdu, konuşmak istiyormuş gibi bize döndü. Bu büyük bir şaşkınlık yarattı, özellikle postaya komutanlık eden Teğmen Medina’da.

Ve konuştu. Garcia Lorca metanetle, hiç titremeyen bir sesle konuştu. Sözleri güçlüydü, aman dilemiyordu. Her zaman sevdiği özgürlüğü savunan erkekçe sözlerdi. Kendi davası olan Halkın Davası’nı, böyle korkunç bir barbarlık ve cinayet karşısında başarılan iyi işleri övdü.

İhtiras ateşiyle söylenen o sözler silahlı adamlar üzerinde büyük etki yaptı. Bana beynimin içine giren bir kuvvetli ışık gibi geldi. Şair konuşmaya devam etti…

Ama sözlerini bitiremedi. Korkunç, canavarca, caniyane bir şey oldu: Teğmen Medina, iğrenç küfürler savurarak tabancasını çekti ve Muhafızları kışkırttı.

Manzara karşısında dehşete düştüm. Tüfeklerinin dipçikleriyle vurarak, ona ateş ederek (içimizden bazıları korkudan donup kalmıştık) Garcia Lorca’ya saldırdılar. Vızıldayan kurşunlar arasında Lorca koşmaya başladı. Yüz yarda kadar ötede yere düştü. İşini bitirmek için arkasından gittiler. Ama Federico, kanlar içinde, yeniden ayağa kalktı ve korkunç bakışlarla adamlara döndü. Adamlar dehşet içinde gerilediler. Bütün Sivil Muhafızlar koşup otomobillerine bindiler, yalnız Teğmen, elinde tabancasıyla orada kaldı. Garcia Lorca son olarak gözlerini kapadı, kanına bulanmış toprağın üstüne yığıldı.

Medina hızla yaklaşarak zavallı Federico’nun gövdesine üç el tabanca sıktı.

Şairi oracıkta bıraktılar gömmediler…Granada’nın dışında, onun Granada’sı…”

(Lorca’nın Öldürülüşü, I.Gibson, çev. Murat Belge. Kavram Yayınları, S.160-161)

(*) Sivil Muhafızlar: Yıldırma Hareketi sırasında kıyıcılıklarıyla ün yapan, Falanj’la birlikte mezarlıktaki cinayetlerde rol oynayan faşist cinayet şebekesi.



Yanıtlayalım

Bana soracaksınız: Leylaklar nerde diye?
Nerde gelinciklerle kaplı fizik ötesi?
Eleklerden elenmiş sözcüklerin yağmuru,
Boşluklar ve kuşlar yağmuru nerde?

Söyleyeyim, nerde:

Madrid’in bir mahallesinde kalırdım
Çanlarla ve çalar saatlerle,
Ağaçlarla birlikte.

Görünürdü, ordan uzaktan
Kastilya’nın çökük yüzü
Kocaman deri bir okyanus gibi!

Çiçeklerin eviydi
Evimin adı. Fışkırırdı
Sardunyalar her yandan;
Evim güzel bir evdi
Köpekler vardı, çocuklar vardı.

Anımsar mısın, Raoul?
Anımsar mısın Raphael?
Anımsar mısın, Federico?
Federico, şimdi toprakta uyuyan sen

Anımsar mısın balkonlu evimi,
Nasıl da boğazlardı orda haziran güneşi
Ağzındaki çiçekleri.

Kardeşim, kardeşim!
Her şey
Kızgın seslerdi yalnızca, eşyaların tuzuydu
Çırpınan ekmek yığınlarıydı;
Argüelles mahallesinde otururdum,
Mahallemde pazarlar kurulurdu,
Bir de heykeli vardı
Solgun bir hokkaya benzerdi
Yuvarlanırdı kaşıklarda yağ,
Ayakların ellerin derin gürültüsü
Doldururdu sokakları.
Metreler, litreler, yaşamın derin özü.
Ve balıklar küme küme balıklar

Ve çatılar
Ve içinde yorgun bir okun
Dikildiği soğuk güneş,
İnsanı deli eden o ince fildişi patateslerin,
Denize dek yuvarlanıp uzanan
Çalkantılı domateslerin dalgaları.
Derken bir sabah
Her şey alev aldı birden
Bir sabah, korlar
Yalayıp yutarak insanları
Çıktı topraktan,

O günden beri ateş
O günden beri barut
Ve o günden beri kan.

Haydutlar uçaklarıyla, magriplilerle
Haydutlar yüzükleriyle ve düşeslerle,
Haydutlar kara keşişleriyle ve dualarla
İndiler gökten yere öldürmeye çocukları.
Koştu çocuk kanı gibi
Sokaklarda çocukların kanı.

Çakallar ki çakallar bile ürkerdi onlardan
Taşlar ki deve dikeni ısırırsa tükürürdü
Yılanlar ki yılanlar bile iğrenirdi onlardan!
Gördüm İspanya’nın kanı ayaklanmıştı
Boğmak için onları
Gururun ve bıçağın dalgaları altında.

Generaller
Hainler:
Şu ölmüş evime bir bakın
Yaralı İspanya’ya bir bakın.
Ama her ölmüş evden, çiçek yerine
Çıkıyor kızgın bir maden,
Ama İspanya’nın her yarasından
Çıkıyor bir İspanya daha,
Ama her ölü çocuktan
Bir tüfek çıkıyor bakan
Ama her cinayetten
Bir gün yüreğinizde gerçek yerini
Bulacak mermiler çıkıyor.
Soruyorsunuz, niye
Şiirlerim düşten ve yapraklardan
Yurdumun büyük yanardağlarından
Söz etmiyor diye?

Gelin görün sokaklardaki kanı,
Gelin görün
Sokaklardaki kanı,
Gelin görün sokaklardaki
Kanı!

Pablo Neruda



Toroslar’da gürleyen nefes

(Adnan Yücel’in anısına...)

Ustalardan sonraki, usta ses
Toroslar’da gürleyen nefes.
Buğdayda başak, tütünün koyu yeşili...
Dağılıyor her yana
direnmenin yeni soluklarından
ilmik ilmik dokuduğun ses...

Sen ki her meltemden
fırtına çeken
karanlık bakışlı zamanlarda
geceleri delen.
Ayakları binlerce yıllardan gelen,
çağların ötesini soluyan nefes...

Sen ki tutsak edilirken birer birer
her meşale, her alev,
yiğitliği yüreğinde büyüten ses...

Kentlerde özlemleri büyütürken
kırların karşı konulmaz coşkusuna duran,
ekmeğin ve onurun şarkısını
destan destan
dizen ozan...

Ozanım, yüreği depremler diyarı,
dili bitimsiz umutlar diyarı...
Sözcük sözcük büyüyen ses.

Direnmenin ak alınlarında
dize dize parlayan,
karanlıkları yırtan nefes...

Rahime Henden