24 Ağustos'02
Sayı: 33 (73)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalizme ve işbirlikçi burjuvaziye karşı işçi sınıfının bağımsız çizgisi
  Düzen siyaseti ve sendikal ihanet
  CHP solda değil sağda, işçi ve emekçilerin değil sermayenin safındadır!
  ABD'nin Ortadoğu halklarına yönelik tehdidi ve Arap ülkeleri
  Ebu Nidal'in ölüm haberleri ve "sahibinin sesi" medyanın Filistin düşmanlığı
  Sendika ağaları ihanette sınır tanımıyor
  Emperyalist savaşa ilişkin çatlaklar
  Hacıbektaş şenlikleri ve komünistlerin müdahalesi...
  Hacıbektaş şenliklerine yapılan müdahalenin anlamı, önemi ve sonuçları
  Devrimci basına baskın ve gözaltı terörü...
  Seçim gündemi ve burjuva siyaset arenasına yansıyanlar
  Onbini aşkın kamu emekçisinin coşku ve kararlılık dolu eylemi
  Ankara Öncü İşçi-Emekçi Platformu Bülteni'nden...
   Mevzi direnişlere devrimci müdahalenin önemi
   Anadolu Yakası İşçi-Emekçi Platformu Bülteni'nden...
   Metal işçilerinin TİS döneminde sorunları ve görevleri
   İspanya'da iç savaş ve Federico Garcia Lorca
   Güney Kürdistan ve devrimci yurtsever görevler
   İş güvencesi yasası seçim malzemesi
   Melek Birsen Hoşver zorla müdahale sonucu şehit düştü
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Kızıl Bayrak'tan

Ölüm Orucu direnişinde bir devrimci daha şehit düştü. 26 Eylül 2001 tarihinde Malatya Hapishanesi’nde direnişe başlayan Melek Birsen Hoşver, 22 Ağustos 2002’de, eyleminin 330. gününde, Ankara Numune Hastanesi’nde uygulanan zorla müdahale sonucu yaşamını yitirdi. Direnişin 94. şehidi olarak zindan mücadeleleri tarihine adını yazdıran Hoşver diğer devrim şehitleriyle birlikte ölümsüzlük kervanına katılmış oldu. Adı hep onurla anılacak. Onu hücre saldırısıyla ölüme mahkum edenlerse tarihe bir kara leke daha eklemek dışında hatırlanmayacaklar.

Sistemin tek katliam aracı zorla tıbbi müdahale değil kuşkusuz. Ve tek maktulü de devrimciler değil. Her fırsatta, her vesileyle ölüm kusuyor insanların üzerine. Depremler, seller, trafik kazaları... öyle kendiliğinden, doğal ve zorunlu afetler değil artık. Bunların tümü için önlem alınabilir. Ölümler engellenebilir. Ancak biraz masraf, daha fazlasından vicdan ve insan sevgisi gerektirmektedir. Sermaye düzeninde ise bunların hiçbiri bulunmuyor. Önceki hafta yaşanan sel felaketlerinden sonra, geçtiğimiz hafta da Hacıbektaş şenliğinden dönenlerin bulunduğu otobüsün kaza yapması sonucu 33 can yaşamını yitirdi. Bu kazada da devlet en az Sivas katliamında olduğu kadar sorumludur. Sorumluluktan sıyrılmak için getirilen tüm bahaneler dönüp devletin suçuna kanıt oluşturacak niteliktedir. Aracın uygunsuzluğu, şoför¨n deneyimsizliği, yolların bozukluğu, tümüyle devletin denetim ve sorumluluk alanında olan konulardır. Ancak, yukarıda da belirttiğimiz gibi, sermaye devleti için insan en ucuz meta sınıfından bile sayılmamakta, onun için yapılacak her türden masraftan kaçınılmaktadır. Bunu depremlerde de yaşıyoruz, sel ve diğer “doğal” felaketlerde de. Ama daha önemlisi, yakınlaşan savaş tehlikesine ilişkin tutumu, insanları binlerle, nbinlerle ölüme sürükleyecek kararlara imza atmasıdır. İlkinde umursamadığı için ölüme sebebiyet veriyor. Savaş kararında ise bilerek ve isteyerek, sırf emperyalist efendilerinin sefil çıkarlarına hizmet etmek için boynumuza ipi elleriyle geçirecektir.

Güya idam cezasını yasalardan çıkarmışlar ve böylelikle “demokrat” olmuşlardır. Ancak, bu yasanın hazırlandığı, görüşüldüğü ve kabul edildiği aynı günlerde, binlercemizin idamına onay anlamına gelen ABD’nin Irak savaşına katılma kararını da imzalamaktan geri durmadılar. Onların demokrasisi, Amerikan emperyalizminin sözde teröre karşı savunduğu “demokratik rejim”inin bir karikatürüdür. Bir cellat demokrasisidir.

İnsanlığın geleceği sermayenin bu kanlı demokrasisinin ortadan kaldırılmasına bağlıdır.