10 Ağustos '02
Sayı: 31 (71)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sermaye düzeninin aldatıcı manevraları
  Temel demokratik hak ve özgürlükler için mücadeleyi yükseltelim!
  "AB uyum yasaları" ve Kürt sorunu
  Artık devlet adam öldürmeyecek mi?
  Türkiye demokratikleşiyor mu?
  İdam tartışmasının gizledikleri
  Düzen siyasetinde ittifak tartışmaları
  İşçi sınıfına büyük tuzak!
  Sendika ağaları yine işbaşında!
  Paşabahçe direnişi ihanete yenildi!
  "AB uyum yasaları" ve sahte demokrasi hayalleri
  Emperyalizme taşeronluk için kollar sıvandı
  Grev hakkı için grev ve direniş çizgisi!
   Filistin işgali yeni boyutlar kazanırken, BM siyonist katliamlara destek veriyor!
   Hızır Paşalar hak ve özgürlüklerimizin düşmanlarıdır!
   Devrimci basına yönelik davalar üzerine...
   L tipi cezaevleri
   Dersim, barajlar ve kalkınma/2
   "Munzur Kültür ve Doğa Festivali" üzerine...
   Türkiye'nin dış politikası kimin?
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Türk-İş ve Kristal-İş’in başındaki hainler çetesi elbirliği ile Paşabahçe işçisini sattı...

Paşabahçe direnişi ihanete yenildi!

Paşabahçe Cam Fabrikası’ndaki işgal eylemi 18. gününde sona erdi. Şişecam işvereni ve Kristal-İş Sendikası arasında yapılan görüşmelerin sonunda bir uzlaşma(!) sağlandı. Yapılan protokolün ayrıntıları, gazetemiz yayına hazırlandığı sırada henüz açıklanmamış olsa da, son üç gündür sendika ve işveren cephesinin yaptığı açıklamalardan yola çıkarak bunu tahmin etmek güç değil.

6 Ağustos günü Şişecam grubu fabrikanın kapatıldığını açıkladı. İşçilerin mağdur edilmeyeceğini söyleyen şirket yetkilileri, emekliliği hak edenlerin dışında kalan çalışanlara, iş imkanı sağlanacağını da söylemeyi ihmal etmedi. Kristal-İş Sendikası ise bunun tek yanlı bir uygulama olduğunu, sendikanın muhatap alınmadığını, bir kapatma kararı alınsa dahi bunun sendikayla görüşülmesi gerektiği söyleyerek, “eylemin devam edeceğini” açıkladı. Bunun ardında yapılan görüşmeler sonunda ise Kristal-İş Sendikası fabrikanın kapatılmasına razı oldu.

Eylemin bitmesinden bir gün önce açıklama yapan Türk-İş ve Kristal-İş yetkilileri, işçilerin iş güvencesi istediğini, bu sağlanmadan eylemin bitmeyeceğini söylemişlerdi. Hatta geride kalan iki hafta boyunca bir türlü akıllarına gelmeyen bir şeye yeltenmişler, örgütlü oldukları diğer Şişecam fabrikalarında işyerinde bekleme eylemi yapmak gibi bir tepki bile göstermişlerdi.

Görüşmeler devam ederken ve artık uzlaşma kesinleşmişken açıklama yapan Türk-İş ve Kristal-İş yetkilileri, mevcut durumun sendikanın istediği bir durum olmadığını, ellerinden gelen herşeyi yaptıklarını ancak çaresiz kaldıklarını söylediler.

İşçilerin önemli bir kısmının sendikacılara inanmadığı açıktı. Eylemin sona erdirildiği 8 Ağustos sabahı sloganlarla fabrikadan sendikaya yürüyen yaklaşık 400 Paşabahçe işçisi, sendika binasanın kapısını ve tabelasını yerinden sökerek çöp tenekesine attı.

Direniş, sendika ve ihanet!

Türkiye’deki sınıf mücadelesinde sendikal ihanetin pek çok örneğini saymak mümkün. Fakat çok azına Kristal-İş gibi bunu bu kadar aleni ve alçakça yapmak nasip oldu. Tüm yukarıda anlatılanlar bir yana, Paşabahçe direnişi daha başından itibaren sendika aracılığıyla yenilgiye sürüklenmeye çalışılmış, maalesef ki sonuçta bunda başarı da sağlanmıştır. Direnişin genel olarak işçi sınıfı üzerinde yarattığı olumlu havaya ve Beykoz halkının yoğun desteğine rağmen, daha ilk günlerden “fabrika nasıl olsa kapanacak, önemli olan bunun nasıl olacağı” söylemleri hakim kılınmaya çalışılmıştır. Yatay geçiş, erken emeklilik senaryoları tek çözüm olarak ortaya konmuştur.

Bu söylemlerle işçinin bilinci ve direnme gücü üzerinde tahribat yaratmaya çalışan Türk-İş ve Kristal-İş bürokratları bunu yaparken, bir taraftan da “biz Beykoz için direniyoruz, rant çevrelerinin önünü kesmeye çalışıyoruz, üretimden yanayız” gibi açıklamlar yapma yüzsüzlüğünü göstermekten uzak duramamışlardır. (Gerçi her açıklamanın arasına sıkıştırılmış olan “uzlaşma”, “makul çözüm” söylemleri asıl niyetlerini bütünüyle ortaya koymaktaydı.)

Tüm dineniş süreci göstermektedir ki, sendika başından itibaren gelinen duruma razıdır. 18 günlük direnişe rağmen varılan sonuç, Şişecam işvereninin en baştan ifade ettiği noktadır. Sendikanın tek taraflı diye kabul etmediği 6 Ağustos tarihli açıklamadan farklı bir yanı yoktur. Sendikanın yaptığı, bu açık ihanetini bir parça da olsa örtme çabasından başka bir şey değildir. Kristal-İş bürokratları oynadıkları oyunlarla amaçlarına varmışlar, sermayeye hizmet noktasında önemli bir başarı kazanmışlardır. Ancak sendika tabelasının 400 işçi tarafından çöpe atılmasına engel olamamışlardır.
Sendikaya yürünmesi ve tabelanın indirilmesi az çok bilinçli bir tepkinin ürünüdür. Sorulması gereken soru şudur. İşçiler, sendikanın ihanetine böyle bir tepki gösterebilirken direnişin kaderini neden sendikacılara bırakmışlardır?

Direnişin zayıf yönleri

Diğer tüm mevzi direnişlerde olduğu gibi Paşabahçe direnişinde de sınıf hareketinin genel durgunluğunun zayıflatıcı bir etkisi olduğu açık. Fakat bunun yanında belli bir direniş deneyimine sahip olan ve bölge halkının yoğun olarak desteklediği direnişin yenilmesinde, daha doğrusu sendikanın ihanetine teslim olmasında, bir dizi öznel neden de var. Bunlar arasında en önemlisi kuşkusuz ki örgütlülük düzeyinin ve sınıf bilincinin zayıflığıdır.

‘91 direnişinin kazanımla bitmesinden sonra işverenin uyguladığı tensikat politikalarıyla fabrikada çalışan işçi sayısı hızla düştü. Mevcut tensikatların kabul edilip sineye çekilmesi sürekli olarak fabrikanın kapatılması tehlikesine bağlandı, bu ise işçilerin mücadele bilincinde önemli bir kırılmaya yol açtı. “Uzlaşmacı olmazsak fabrika kapanır” düşüncesi, sendika tarafından sürekli olarak işçilere pompalandı ve hakim kılındı.

İşçilerin ise tüm mücadele birikimine rağmen sendika dışında bir örgütlülükleri yoktu. Kapanma noktasına gelinmesinde sendikanın sergilediği uzlaşmacı tutumun da payının olduğu en azından öncü işçiler tarafından bilinse de, sendikanın uzlaşmacı çizgisinden bir bilinç kopması son ana kadar yaşanmadı. Yer yer değişik konular üzerinden sendikayla gerilimler yaşansada hiç bir zaman açık bir çatışmaya dönmedi. Direnişin kaderini değiştirebilecek tarzda bir iç örgütlük kurulamadı. Gerek ablukaya karşı alınan pasif tutumda, gerekse dışardan gelen desteğe karşı yeterince kucaklayıcı olamamakta gerisinde, işçilerin sendikanın yönlendiriciliğinden bir türlü kopamaması önemli rol oynadı. Devletin kolluk güçlerinin uyguladığı abluka ile sendikanın, “dışarıdan gelenler sizi provoke eder” söylemişliğinde dıştan müdahalelere karşı tedbirler alması birleşince, işçiler sendika ve mevcut örgütlülük bilinçleriyle baş başa kaldılar. Herşeyden öte direniş sürecinde ve ondan önce devrimci çizgiden ve bu yönde bir müdahaleden mahrum kalmaları direnişin en büyük handikapı oldu.

Uzun sözün kısası, Paşabahçe örgütlü görünen fakat gerçekte örgütsüz olan fabrikalarımızdandı. Tüm mücadele birikimi bu gerçekliği değiştirmiyordu. Sendika bunun için tüm direniş boyunca hakimiyeti elinde tutabildi. Kendine olan güveni süreç içinde kaybettirilmiş, bilinci kötürümleştirilmiş Paşabahçe işçisi bu cendereyi 18 gün boyunca aşamadı. Sonuçta uzlaşma adı altında kotarılan ihanete karşı tepki de ancak her şey bittikten sonra patlayabildi.

Kısa dönemli direnişten uzun döneme dersler

Her direniş sınıf mücadelesine şu veya bu oranda bir dizi deneyim ve ders bırakır. Bu derslerden bir kısmı zaten bilinenlerin hatırlanıp pekiştirilmesine yarar. 18 gün sürmesine rağmen Paşabahçe direnişi bir temel işletmede gerçekleşen ve özellikle bölge halkıyla bütünleşen bir direniş olarak özgün deneyimler içermektedir.

Her şeyden önce Paşabahçe direnişi de bir kez daha göstermiştir ki Türkiye’de sendikal bürokrasi sendikaları ele geçirmiştir. Onlar sermayenin sınıf içindeki ajanlarıdır. Sermayenin tercih ve isteklerinin işçi sınıfı tarafından kabul edilmesini sağlamak misyonuyla hareket etmektedirler. Öte yandan sermaye tarafından ele geçirilmiş bu sendikalar işçi sınıfının halihazırdaki tek kitlesel örgütlenmeleri durumundadırlar. Sendikaları bu durumdan kurtarmaksızın bırakın yeni haklar elde etmeyi, mevcut haklarımızı bile korumak mümkün değildir.

Sendikal bürokrasiye karşı mücadelenin en temel koşulu onu doğrudan hedefe koymaktır. İkircikli davranarak ya da küçük hesaplar yaparak bu mücadele yürütülemez. Yapılması gereken sendikalardan değil, burjuvazinin hizmetindeki sendikal bürokratik çizgiden kopmaktır. İşçi sınıfı hak alma mücadelesinde ve her türlü eylemde ancak bunu yaparsa başarılı olabilir. Paşabahçe’nin de gösterdiği gibi bu kopuşun sendikal bürokrasinin her türlü ihanetine rağmen kendiliğinden olması oldukça zordur. Bu kopuş ancak sınıf hareketine devrimci bir müdahaleyle sağlanabilir.

400 Paşabahçe işçisine sendika tabelası indirten tepki, sınıf genelinde açığa çıkarılmadan ve bu tepki sendikanın tabelası yerine sendikal bürokrasinin koltuğunun yöneltilmeden, ihanet ve yenilginin kökünü kazımak mümkün olmayacaktır.

Tabi ki bu görev öncelikle sınıf devrimcilerine ve onun partisine düşmektedir.

Anadolu yakasından komünistler



Göstere göstere gelen ihanetin belgesi

Sendikamız, bugüne kadar Paşabahçe işyerinde yaşanan sorunların çözümünde önemli fedakarlıklarda bulunmuştur. 3200 kişinin çalıştığı fabrikada bugün 870 kişi çalışmaktadır. Sendikamız karşılıklı bir uzlaşmayla işyerinin daralmasına onay vermiştir. Sendikamız iş yerinin sorunları nedeniyle 2001-2002 sözleşmesinde iki yıl boyunca sıfır zamma evet demiştir. Ancak sendikamızın bu yaklaşımları karşısında Şişe-Cam fabrikada hazır duran fırınları ateşlemekten kaçınmıştır. (...)

Bugün (22 temmuz 2002) yaptığımız toplantıda Paşabahçe’deki sorunu diyalog ve uzlaşma yolu ile çözme talebimiz yine yanıtsız kalmıştır. (...)

22 Temmuz 2002
Mustafa Bağçeci Kristal-İş Genel Başkanı



Paşabahçe işçileri direnişi değerlendiriyor:

“Satıldık diyorum, başka bir şey değil...”

12 yıllık bir Paşabahçe işçisinin anlatımından:

Geçmişte, Fabrikanın açık kalması gerekçesiyle bir çok şeyi kabul ettik. Örneğin, teşvikli emeklilik, yatay geçişler gibi. (...)

Geldiğimiz noktada kendimizi de eleştirmeliyiz. Beykoz 210 bin yaşayanı olan bir ilçe. Akşamları buraya 5 bin insanı zor indirebildik. Halbuki, Paşabahçe Cam fabrikasının kapanması, buranın tarihinin bitmesi demek. Buradan emekçilerin gitmesi, diğer iki fabrikanın kısa sürede tahliye edilmesi demek. Emekçilerin hastanelerinin, SSK Hastanesinin, çocuk hastanesinin olmaması demek; emekçilerin olmadığı yerde gecekondularının olmaması, okullarının olmaması demek. (...)

Başarısız olan biziz; başarısız olan Kristal-İş, Şube, Türk-İş. Türkiye’deki sendikaların, platformların başarısızlığı tescillendi. Maalesef, sınıf bilinci, sınıf direnci, sınıf ahlakı ve becerisi olmayan sendika bürokratları tarafından yönetildiğimiz bir kere daha ortaya çıktı. Satıldık diyorum, başka bir şey değil...

Her akşam mahalleli aşağıya iniyordu. Sistemli bir şekilde, biz gitmesek bile halk toplanıp yürüyordu. Karagöz Sırtı, Çiğdem Mahallesi, Caferağa, Tepeüstü bölgelerinde yaşayan insanlara teşekkür ediyorum. Kimi zaman 1500 kimi zaman da 500 kişi ama her zaman geldiler.

Sultaniye parkında Beykoz Emek Platformu kendi eylemliliğini yaşatacaktı. Üç sendika, muhtarlar, siyasi partiler.. Söylenen şuydu; kitleler mahallelerden buraya gelecek akşam yürüyüş olamayacaktı. Sendikalar üyelerini buraya getireceklerdi. Deri-İş Sendikası Başkanı üyelerimle geleceğim demişti. Tekel yine üyelerimle geleceğim demişti. İki sendikanın nereden baksanız 700-800 üyesi var. Yine siyasi partiler binlerce üyeleri olduğuyla övünüyorlar. Sonuçta o gün çevik kuvvet polisleri toplananlardan fazlaydı. Sorumluluklarını taşıyamayan sendikacılar baltaladı. Geleceğimizle oynadılar.

İnsanlarda öyle garip bir boşluk var ki. Bu fabrikanın gidip gitmemesinden daha önemli olan Beykoz’un gidip gitmemesiydi. Beykoz için bu fabrika bir kaleydi ve bu kale düştü. Paşabahçe direnişi işçi sınıfına bir ders olmalı. Buradan alacağımız çok şey var. Bunları sindirmeliyiz.

Şöyle bir gerçeğimiz var: Sanırım ne sendikalar ne de sivil toplum kuruluşları kriz yönetimini bilmiyorlar. Bu dersi alamamışız. Kriz zamanında daha fazla bilinçli davranılmalıydı. Dışarıdan gelen desteklerin burada payı düşük. Çünkü burada inisiyatifi olan sendikaydı ve sendika bu inisiyatifini kullanamadı ve bu hale getirdi. Buna satılma diyorum. Kesinlikle ve öncelikle Kristal-İş Genel Merkezi, Şube üst yönetimi ve Türk-İş’i ekliyoruz; kesinlikle sattılar.

‘91’de 2800’den fazla insan vardı. Herkes ailesini getirdi, mahalleler indi. O günden bu güne 4 kişiden birini kaybettik. Kitle azaldı, aileler azaldı. ‘91 direnişi halk ayağının çok iyi olmasıyla kazanılmış bir direnişti. (...) Gördük ki ne kadar şey başarsak, kazansak bile sendika bürokratları, ağaları bir sene sonra bunun altını dolduramadıkları için geri alınan 800 insan yerine 1400 insan işten çıkarıldı. Yani halk ayağıyla kazanılan bir zafer yine sendikacılar tarafından yitirildi. Fakat kamuoyunda bu böyle görülmedi. Hep gerekiyormuş gibi gösterildi. Hep sessiz, yavaş yavaş satıldı insanlar. Bir süreçte halk ayağı vasıtasıyla geri adım atan işveren, sendikacılarla masaya oturarak daha net sonuçlara vardı. Örneğin ben askerliğimi yapmadığım gerekçesiyle işten atıldım. Halbuki ilk atılmaya çalışılanların listesinde ben yoktum. Birileriedeli fazla ödedi.

“Beykoz da çok hızlı bir saldırı süreci yaşanacak”

13 yıllık bir Paşabahçe işçisisinin anlatımından:

(...) Bu direnişin son 48 saatinden şunu anlıyoruz: Türk-İş’in, Kristal-İş’in ve Şube’nin çözümü baştan beri kafalarında buymuş. İstedikleri noktaya geldiği anda da razı oldular. Türk-İş’in koordineli eylem yaptırmamasının sebepleri de budur. Kristal-İş’te bir şak şak eylemi yapıldı, başka bir şey yok. Dışardan gelenler de polis ablukasıyla karşılaştı ve içeriye giremedi.

Esas vurgulamak istediğim şey şu: direniş yolun sonuna geldi, görünen bu olduğu için artık rahatlıkla bunu söyleyebiliyoruz. Bundan sonra sorun Beykoz üzerinde oynanan oyunlar. Biz bunu Beykozlu’ya anlatamadık ya da anlattık ciddiye almadılar. Çünkü anlatamadığımızı da düşünmüyorum. Akşam eylemleriyle olsun, birer birer ilişkilerle olsun bu anlatıldı.

Fakat çok ciddi bir saldırı olacak buraya. Fabrika’yı barikat olarak görüyorlardı. Bu barikatı yıktı egemen güçler. Çok hızlı bir saldırı süreci yaşanacak Beykoz’da. Önce diğer fabrikaları bitirecekler. Şimdilik bu fabrikaları sorun olarak görmüyorlar, çünkü zaten bir süredir çalışmıyor, işçi alınmıyor, emekliliği gelenler ayrılıyor. Kalan üç beş kişiyi diğer fabrikalara gönderecekler ve sendika da sorun olarak görmeyecek.

Sırada evlerin yıkımı var. Maalesef bizim hesaplarımıza göre beş on yıl içinde operasyonlarını bitirmiş olacaklar ki başladı. Yıkım kararları tebliğ edilmeye başladı. Bir hafta önce Soğuksu’ya, dün de Korubaşı’na yıkım kararları gelmeye başladı. Basının bunu işlemesi ve kamuoyu yaratması gerekiyor. Nüfus 75 bin’e düşecek. Bu nüfusu yeni gelenlerle beraber düşünüyorlar. 230 bin nüfustan 75 bin’e düşülecek. Bu kıyımdır. Bunun altını çizmek gerekiyor.

(...)

İki noktada destek almalıydık. Birincisi sendikalar, ikincisi halk. Halk az da olsa birşeyler yapmaya çalıştı. Sendikalar zaten kendi kafalarındaki çözüm önerisini işveren karşılarına getirdiği için kabullendiler ve bu direniş böylece bitmiş oldu.

(1 Mayıs.net sitesinden
kısaltılarak alınmıştır...)