10 Ağustos '02
Sayı: 31 (71)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sermaye düzeninin aldatıcı manevraları
  Temel demokratik hak ve özgürlükler için mücadeleyi yükseltelim!
  "AB uyum yasaları" ve Kürt sorunu
  Artık devlet adam öldürmeyecek mi?
  Türkiye demokratikleşiyor mu?
  İdam tartışmasının gizledikleri
  Düzen siyasetinde ittifak tartışmaları
  İşçi sınıfına büyük tuzak!
  Sendika ağaları yine işbaşında!
  Paşabahçe direnişi ihanete yenildi!
  "AB uyum yasaları" ve sahte demokrasi hayalleri
  Emperyalizme taşeronluk için kollar sıvandı
  Grev hakkı için grev ve direniş çizgisi!
   Filistin işgali yeni boyutlar kazanırken, BM siyonist katliamlara destek veriyor!
   Hızır Paşalar hak ve özgürlüklerimizin düşmanlarıdır!
   Devrimci basına yönelik davalar üzerine...
   L tipi cezaevleri
   Dersim, barajlar ve kalkınma/2
   "Munzur Kültür ve Doğa Festivali" üzerine...
   Türkiye'nin dış politikası kimin?
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
İdam tartışmasının gizledikleri

(SY Kızıl Bayrak, Sayı:48,
1 Mart 2002, Başyazı)

Düzen siyaseti ve medyası “demokratikleşme” adına hangi konuyu gündeme getirse, bunu elbirliği halinde gericiliğini kusmanın ve topluma pompalamanın bir vesilesi haline getiriyor. Şu günlerde yatışmaya yüz tutan idam tartışmaları bunun son örneği oldu.

Tartışmada idamın kaldırılmasından yana ya da karşıt tutumlar takınarak yer alan tüm taraflar, bunu bir gericilik ve şovenizm yarışına çevirdiler. Öylesine ki, idamın kaldırılmasından yana olanlar tarafından bile sorun, tam bir arsızlık örneği olarak, “Apo’nun ölüsünün mü yoksa dirisinin mi daha çok işe yarayacağı” eksenine oturtuldu. Ölüsünden durduk yerde sahte bir kahraman yaratılacağı, oysa dirisinin Kürt hareketini çürütmek ve onu devletin tüm dayatmalarına mecbur etmek için bulunmaz bir imkan olduğu ileri sürülerek, bu çerçevede idamın kaldırılmasından yana tutum savunuldu.

Bu bile idam tartışmasının demokratikleşme kaygısına dayanmadığını, zerre kadar demokratik içerik taşımadığını göstermeye yeter. Tam tersine, bu tartışma tümüyle, Türkiye’deki gerçek demokrasi mücadelesi dinamiklerinin nasıl kontrol altına alınıp ehlileştirilebileceği, koyu bir gericiliğe dayanan sermaye düzeni için tehlike olmaktan çıkarılabileceği kaygısına dayalıdır.

Düzen siyasetinin ve medyasının bu gerici niyet ve kaygılarından bağımsız olarak, bugünün Türkiye’sinde idamın kaldırılması talebinin gerçekte demokratik bir değeri kalmamıştır. Zira rejim kendi cephesinden son derece akıllıca ve o ölçüde sinsi ve kirli bir tercihle, yıllar öncesinden bu konuyu kendisi için sorun olmaktan çıkarmıştır.

Türkiye’de idamın yerini artık yargısız infazlar, kitlesel çapta “faili meçhul” cinayetler, işkencede ölümler, kayıplar ve cezaevi katliamları almıştır. İdamın fiilen de yürürlükte olduğu faşist 12 Eylül cuntası döneminde, içinde MHP’li militanlar ve adli suçlular da olmak üzere, ancak 50 küsur kişi asılabilmişti. Oysa idamın güya fiilen uygulanmadığı askeri cunta sonrası dönemde, binlerce devrimci ve Kürt yurtseveri yukarıda sıraladığımız kirli yöntemlerle devlet güçlerince katledildi. Son on yıl içerisinde salt cezaevi katliamlarıyla, 12 Eylül döneminde idam edilen toplam sayıdan daha fazla sayıda devrimci hunharca öldürüldü.

Bütün bunlar bugün sinik bir arsızlıkla uzun yıllardır idam cezası uygulamamakla övünen rejimin, gerçekte idamı gündelik ve kitlesel hale getirdiğini göstermektedir. Artık yakalama, sorgulama, yargılama, onaylama vb., uzun yıllara yayılan prosedürlere gerek kalmamıştır. Cinayet bütün bunlara gerek kalmaksızın, üstelik çoğu kere kitlesel çapta olmak üzere, anında ve yerinde işlenmektedir. Bunun için mahkemeden parlamento onayı ve cumhurbaşkanı imzasına uzanan yorucu ve masraflı formalitelere gerek kalmamıştır.

Devletin resmi ya da gizli cinayet çetelerinin sıradan mensupları artık bunu dilediğince yapmaktadırlar ve uzun yılların sayısız örneğinin açıkça gösterdiği gibi, buna karşılık en ufak bir cezaya çarptırılmamaktadırlar. Çünkü rejim idam cezalarını fiilen uygulamadığı bu aynı dönemde, sıradan polisine ve jandarmasına cinayet işleme konusunda geniş bir hareket serbestisi tanıyan yeni yasal düzenlemeler yapmıştır. Onların eksik bıraktığı ya da yetersiz kaldığı işleri ise, “derin devlet”e bağlı geniş çaplı bir organizasyon olan gizli cinayet şebekeleri yerine getirmişlerdir.

Burada gözden kaçabilecek temel önemde bir gerçeklik daha var. İdamın yasalar çerçevesinde uygulandığı bir durumda, bunun için yasalara göre kesin idam gerektiren suçların işlenmesi ve bunun yargı yoluyla kanıtlanması gerekmektedir. En azından formaliteler buna uygun olmak zorundadır. Oysa, resmi idam yerine fiili cinayetin tercih edildiği bir durumda, en sıradan bir ilerici veya devrimci insan, yürürlükteki yasalara göre idam gerektiren suç bir yana hiçbir suç işlememiş olsa bile kaybettirme, faili meçhul, yargısız infaz, işkencede katletme vb. yollarla kolayca ortadan kaldırılabilmektedir. Bu devlet için idam çerçevesinde gözetilen amaçla kıyas kabul etmez ölçüde daha kolay ve etkili bir yoldur; en azından devlet bunu böyle algılamakta, böyle varsaymaktadır.

İdamla amaçlanan toplumsal-siyasal mücadele üzerinde yıldırıcı-caydırıcı bir etki yaratmaktır. Sıradan suçsuz insanı bile hedefleyen keyfi ve kitlesel cinayet ve katliamlarla bu etki ve sonucun daha rahat elde edilebileceği düşünülmektedir, Türk burjuvazisi adına Türkiye’yi yönetenlerce. Dahası, 12 Mart ve 12 Eylül’de devrimcilere yönelik idam uygulamalarının siyasal açıdan ters tepmesinden çıkarılan bir ders de vardır burada. Şu günlerde idam cezası sözkonusu olduğunda sıkça kullanılan “kahraman yaratmamak” sözü de bu algılamanın bir yansımasıdır.

Özetle, 12 Eylül sonrası dönemde Türkiye’de idam tek tek bireylerle ilgili bir hukuki prosedür olmaktan çıkmış, devletin siyasal tercihi ve kararı doğrultusunda, fiilen ve kitlesel çapta uygulanan son derece pratik bir sorun haline gelmiştir.

(...)

Bu bizi idam sorunu vb. tartışmalar üzerinden demokrasi şampiyonu kesilen emperyalist Avrupa’nın ikiyüzlülüğüne de getirmektedir. Bugün idamın kaldırılması vb. istemlerde bulunarak Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecine sözde etkide bulunmaya çalışan emperyalist Avrupa, bu ülkede uzun yıllardır süren bu kitlesel çapta ilerici-devrimci insan kırımına açık ya da örtülü biçimde destek vermiştir. Yakın dönemin en keyfi ve o ölçüde en kanlı operasyonları olan cezaevi katliamları karşısında, AB emperyalizmi kılını kıpırdatmak bir yana, devletin F tipi politikasına verdiği destekle dolaylı biçimde bu katliamları da onaylamıştır. Herkes de bilmektedir ki, devletin F tipi saldırısı konusundaki pervasızlığının gerisinde aynı zamanda AB’nin bu doğrultudaki desteği vardır.

Türkiye’nin demokratikleşmesi emperyalist Avrupa’nın umurunda değildir. Türkiye işçisini ve emekçisini ağır bir sosyal yıkıma sürükleyen, işsizliğe, açlığa ve perişanlığa mahkum eden iktisadi politikaların arkasında aynı zamanda Avrupalı emperyalistler vardır. Böyle bir politikanın sahipleri ise, Türkiye gibi bir ülkeye gerekli olanın demokrasi değil, fakat tahkim edilmiş bir baskı ve terör rejimi olduğu konusunda herkesten daha gerçekçidirler. F tipi saldırısı ve ona eşlik eden toplu katliamlar karşısındaki soğukkanlılıkları da işte buradan gelmektedir.

Türkiye’yi, gerek çözümsüz ağır yapısal sorunları, gerekse rejimin aşırı Amerikancı karakterinden dolayı, bünyesine almamak konusunda son derece gerçekçi ve kararlı olan AB emperyalizmi, idamın kalkması da dahil çeşitli siyasal ve hukuki sorunları yalnızca Türkiye’yi yönetenlere baskı uygulamak ve onları olanaklı olduğu ölçüde kendi istem ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmek için kullanıyor. İdam sorunu da onlar için Türkiye’nin demokratikleşmesinde bir adım değil, fakat özellikle Kürt sorunu çerçevesinde kullanılan bir politik araçtan ibarettir.
(...)



Sorular Sorular...

Ergin Yıldızoğlu

Bir sabah kalkınca baktım ki ülke demokratikleşivermiş. Sevinmemek elde değil. Ama, nedense içim rahat değil. Bu işte, bir iş var gibi geliyor bana, anlamakta zorluk çekiyorum, çok sayıda soru kafamı kurcalıyor. Birdenbire, gece gündüz çalışmaya karar verip bu demokratikleşmeyi gerçekleştiren yasaları çıkaran Meclis’e bakınca bugünkü sonucu hazırlayan bir demokratik refleks geleneği, bir gelişmeler dizisi göremiyorum. Bunun, öyle demokratik refleksleriyle bilinen bir meclis olduğunu söylemek kolay değil. Susurluk soruşturmasını gömenlerle bugün, aniden demokratikleşmeye karar verenler aynı partiler ve liderler değil mi?

Zaten bu yasalar aslında ülke demokratikleşsin diye değil de Avrupa Birliği’ne girsin diye çıkmadı mı? Diğer bir deyişle, bu demokratikleşme ülke içindeki toplumsal dinamiklerin (“eski” bir kavramı kullanırsak, “sınıflar mücadelesinin”) basıncının ürünü değil. Biraz daha düşününce, bu demokratik değişikliklerin arkasında, ekonomik olarak iflas etmiş bir “olirgaşinin” yeni kaynak bulmak umudu yatıyor gibi geliyor bana. Söz emekçilerin haklarına, iş güvencesine gelince bu demokrasi âşıklarının yılana basmış gibi sıçramaları da zaten “demokratikleşmeyi”, kendileri için kaynak yaratma olasılığına endekslediklerini göstermiyor mu? Tabii bu da yaşananların, hemen hiçbir yerde görülmemiş çok ilginç bir demokratikleşme süreci olduğunu düşündürüyor. İyi de bu olirgarşiye u yasalar geçtiği takdirde kaynak aktaracak kesimler kimler acaba? Avrupa’da dünyanın geri kalanını, hadi daha mütevazı bir amaç olsun, Türkiye’yi demokratikleştirmeyi amaçlayan ve bunun içinde kesenin ağzını açmaya hazır birtakım güçler mi var?

“Canım öküz altında buzağı aramaya ne gerek var, Avrupa, demokratik bir geleneğin, kültürü olan bir yer, tabii ki kendi içine alacağı ülkelerin de aynı geleneği paylaşmasını ister”. Ne yazık ki bu itiraz iki doğru olmayan varsayıma dayanıyor. Birincisi, 20 yıldır Avrupa’da, sendika haklarından, çeşitli toplumsal haklara kadar, 11 Eylül’den sonra da temel bireysel özgürlükler konularına kadar geniş bir alanda bir sürü gerilemeye şahit olduk. Hele yabancıların (diğer bir deyişle azınlıkların) hakları söz konusu olduğunda çıkan yasaların açıkça ırkçı tonlar taşıdığını görmemek olanaksız. Bir yıldır seçimlerde, “sosyal-liberal” sentezin yerini muhafazakâr-ırkçı senteze bırakmaya başladığını da düşünerek, Avrupa’daki Türkiye’ye yönelik bu demokrasi aşkının kayna&crren;ını saptamakta ben büyük bir zorluk çekiyorum doğrusu. İkinci varsayım da Türkiye’nin Avrupa’ya alınmak üzere olduğuyla ilgili. Eğer Türkiye’nin Avrupa’ya alınmak üzere olduğuna ilişkin varsayım geçerli değilse, durum çok daha karmaşık.

Bu bağlamda şu soruya cevap vermek gerekiyor: Bir kez Gümrük Birliği Anlaşması’nı imzalattıktan, Tahkim’i kabul ettirdikten sonra, Avrupa Türkiye’yi neden Birliğe alsın? Ya da bugün Türkiye’yi birliğe almak Avrupa’ya ne kazandıracak? Diğer taraftan Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik koşullar malum (Bu Avrupa tartışmalarından unuttuk ama ülke iki yıldır derin bir ekonomik kriz içinde- ... ve nedense, Avrupa, Türkiye oligarşisine, bu krizi aşması için yardım elini uzatmıyor), enflasyon, işsizlik, kamu borçları vb... bunlar istikrar paktıyla bağdaşacak gibi değil. Düşündükçe, Avrupa Birliği’ne üyelik söylemi bana bir fantezi gibi görünüyor. (...) (Cumhuriyet/7 Ağustos 2002)