15 Haziran'02
Sayı: 23 (63)


  Kızıl Bayrak'tan
  AB ve ABD emperyalizminin kıskacında Kıbrıs
  Derinleşen istikrarsızlık tablosu ve düzenin çözümsüzlüğü
  Sahte tartışmaların ardındaki gerçekler
  İSDEMİR işçisi işyeri komitelerini kurdu!
  DİSK Genişletilmiş Başkanlar Kurulu toplandı...
  Öncüden yoksunluk işçilerin belini büküyor
  Birleşik Metal-İş Genel Temsilciler Kurulu toplantısı ve devrimci görevler
  Sınavsız üniversite, parasız eğitim hakkı istiyoruz!
  Arafat dayatmalara boyun eğiyor
  Gelişme tarihi içinde ve kapitalizmde futbol
  Kapitalizm ve futbol
  Emperyalist stratejilerin kıskacında Türkiye
  TC, AB ve ortaya çıkan çekişmenin gerçek anlamı...
   TMMOB 37. Genel Kurulu toplandı...
   Almanya'da paralı eğitime ve eğitimde özelleştirmeye karşı kitlesel eylemler...
   Avrupa'da paralı eğitim karşıtı eylemler...
   Sefaköy İşçi Kültür Evi açılmadan kapatıldı...
   "Yurtsever Gençlik"ten zorbalık!..
   Enternasyonalle kurtulur insanlık!..
   Komünist kadın önder Clara Zetkin'in anısına...
   Burada, bu kuytuda bir gün
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
TMMOB 37. Genel Kurulu toplandı...

TMMOB’un yeri emekçilerin yanıdır

Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği 37. Olağan Genel Kurulu Ankara’da toplandı. 31 Mayıs, 1-2 Haziran tarihlerinde DSİ Genel Müdürlüğü Konferans Salonu’nda toplanan genel kurula TMMOB’ne bağlı 23 odadan delegeler katıldı.
İlk günün ağırlıklı gündemi, komisyon raporlarının okunması ve tartışılması oldu. İkinci gün ise tüzük değişikliği önerileri tartışıldı ve oylandı. 2003 yazında olağanüstü bir tüzük değişikliği genel kurulu önerisi reddedildi. TMMOB bütçesi ise 480 milyar olarak kabul edildi. Genel kurulun 3. günü “Devrimci Demokrat Mühendisler Grubu” ve “Çağdaş Mühendisler Grubu” olarak iki ayrı listeyle girilen seçimleri ise devrimci demokrat liste kazandı.
Bir önceki dönemde Emek Platformu dönem sözcülüğü görevini üstlenen ve bu görevi de başarıyla yerine getiren TMMOB gerek onbinlerce üyesiyle, gerekse geçmişteki süreçte toplumsal muhalefet içinde oynadığı rolle ülkenin emek güçleri içinde önemli bir yer tutuyor. Ancak tüm ilerici, devrimci-demokrat güçlere yoğun bir şiddetin yanı sıra ideolojik ve politik bir saldırının atbaşı gittiği bu günlerde TMMOB da kendi örgütlülüğü içerisinde çalkantılar yaşıyor. Bu nedenle TMMOB’un 37. Genel Kurulu’nu toplarken, birliğin örgüt bütünlüğünü ve ilkelerini tanımayan, TMMOB’un emekten yana geleneklerine açıktan tavır alan İnşaat Mühendisleri Odası’ndaki yönetim değişikliği olumlu bir gelişmeydi.

Ancak yine de TMMOB bu genel kurulunu, geleceği açısından önemli birçok gündemi ve başlığı yeterince tartışmadan tamamladı. Bahsedilen ideolojik-politik saldırılar çerçevesinde ele alınması gereken AB ve mesleki akreditasyon gibi gündemler üzerinde yeterince ve canlı tartışmalar yaşanmadı. Oysa TMMOB içerisinde AB yanlısı güçlü bir eğilimin olduğu bilinirken, TMMOB’nin onlarca yıllık “ulusal kalkınma” ve “planlama” politikaları tartışılır kalmaktadır. Yine bu AB yanlısı anlayışın yansıması olarak meslek şovenizmini ve elitizmini güçlendirecek bir akreditasyon (uyum) savunuculuğu ise “mühendislik kalitesi”ni yükseltmek adına Jeoloji Mühendisleri Odası başkanınca kürsüden savunulabilmiştir.

Uluslararası tekellerin dünyayı kuralsızca sömürmesinin anayasası olarak MAİ ve GATTS anlaşmalarının önümüzdeki dönemde tüm emekçi katmanlarda olduğu gibi mimar ve mühendisler arasında da yaratacağı yıkıma rağmen TMMOB, çalışma raporunda da görülebileceği gibi, net bir tutum alamamaktadır. Üye toplamının %40’a yakını işsiz veya meslek dışı işlerde çalışmak zorunda iken, işsiz mühendislerin sorunları da genel kurulda hemen hemen hiç ele alınmadı.

TMMOB’nin önümüzdeki zorlu dönemi aşmasının çözümü ise, üyesiyle güçlü bağlar kurması ve “meslek odası mı, demokratik kitle örgütü mü?” gibi anlamsız tartışmaları bir yana bırakması olacaktır. Bu tartışma özellikle anlamsızdır, çünkü TMMOB; üye alım koşullarından anlaşılabileceği gibi kesinlikle bir “meslek odası”; fakat toplumsal harekette tuttuğu tarafla da bir emek örgütüdür. TMMOB ve odaların mesleki çalışmaları ve görevleri, onun halk çıkarları gözeten politikaları ile çelişmemektedir.

TMMOB ne AB’den gelecek demokrasi umuduna, ne de dar ve yer yer sosyal-şovenist sözde ‘ulusal bağımsızlık’çı politak çizgisine mahkum değildir. TMMOB’un ana gövdesinin çıkarları işçi ve emekçilerin çıkarları ile iç içe geçmiştir. Çünkü işsizlik gibi, kuralsız sömürü gibi emeğin kölelik koşulları özellikle genç ve ücretli mühendis kitlesini tehdit etmektedir. Bu nedenle bir delegenin kürsüden, TMMOB’un anti-kapitalist bir mücadele hattında ısrar etmesini söylemesi umut vericiydi ve aynı zamanda TMMOB’un gerçek mücadele hattını özetliyordu.



TMMOB’a rağmen imzasını kullandılar!..

TMMOB’nin 175 örgütün AB Deklerasyonu
konusunda basına ve kamuoyuna açıklaması

Gazetelerin 6 Haziran 2002 tarihli sayılarında “175 kuruluşun ortak bir deklarasyon yayınlayarak Avrupa Birliği sürecine ilişkin görüşlerini açıkladıkları” haberi yer almakta ve Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nin (TMMOB’nin) de bu deklarasyonu imzaladığı bildirilmektedir.

TMMOB Genel Kurulu 2 Haziran 2002’de sonuçlanmış, yeni seçilen Yönetim Kurulu da henüz görev dağılımı yapmamıştır.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nin (TMMOB’nin) ve 36. Dönem Yönetim Kurulu Başkanı Kaya Güvenç’in böyle bir deklarasyondan haberi olmamıştır.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve 36. Dönem Yönetim Kurulu Başkanı Kaya Güvenç söz konusu toplantıya katılmamış, böyle bir deklarasyona imza atmamıştır.

TMMOB, çeşitli vesilelerle Avrupa Birliği ile ilişkilerimizi, meslek alanlarımızdaki gelişmelerden başlayarak değerlendirmiş ve özetle şu hususlara dikkat çekmiştir:

* Avrupa Birliği, ülkemizdeki krizlerden, milyonlarca işçinin, köylünün, emekçinin işsiz kalmasından, sanayinin çökertilmesi - tarımın yok edilmesi süreçlerinden, bu arada mühendislerin ve mimarların mesleki alanlarının daralmasından, vb. gelişmelerden, siyasal iktidarlar, uluslararası sermaye kuruluşları IMF, Dünya Bankası, vb. ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur. Gümrük Birliği süreci bunun en çarpıcı kanıtıdır. Çünkü AB, ülkemizi bir pazar olarak görmektedir. Bu ve burada sayılamayacak kadar çok olan olumsuzluklara karşın, ülkemizin bir refah toplumu olmasını Avrupa Birliği’ne endekslemenin yanlış ve yanıltıcı olduğunu düşünüyoruz.

* İnsan haklarının evrensel değerlerinin ve demokrasinin çağdaş kurallarının, ülkemizde bir an önce ve eksiksiz olarak hayata geçirilmesi bir zorunluluktur. Ancak bu konunun AB süreciyle eş anlamlı olarak ele alınmasını yadırgıyoruz.

Temel ve öncelikli sorun, halkımızın refah düzeyinin yükseltilmesinden, insan haklarının ve demokrasinin evrensel değerlerinin eksiksiz olarak hayata geçirilmesinden, emekten yana bir siyasi iradenin oluşması, ulusal politikalarımızın ve kalkınma planlarımızın yapılması ve bu hedeflere ulaşmak için de öncelikle kendi toplumsal dinamiklerimizin seferber edilmesidir.

Durumun kamuoyunun bilgisine sunulması için gereğini diliyoruz.

TMMOB Genel Sekreterliği
6 Haziran 2002



TMMOB 37. Olağan Genel Kurulu Sonuç Bildirgesi’nden...

TMMOB emekten ve halktan yana mücadelesini sürdürmeye kararlıdır!..

(...) Genel Kurul, emperyalizmin yeni adı olan küreselleşme anlayışının mimarları olan ve başını ABD’nin çektiği emperyalist metropollerin, bütün dünyayı yeniden biçimlendirmeye çalıştığı bir dönemde toplanmıştır. ABD, tüm dünyayı kendi çıkarlarına bağımlı hale getirme uğraşı içindedir. ABD’nin çıkarlarından farklı düşünen ve davranan her ülke, her yönetim ve her halk yok edilmesi gereken “terörist” bir hedef olarak gösterilmektedir. Ortadoğu ülkeleri ve halkları, ABD ve yandaşlarının hedef tahtasındadır. Yugoslavya’nın parçalanması ve Afganistan’ın tarumarından sonra ABD destekli İsrail saldırıları ile Filistin halkının yaşama hakkı da yok edilmeye çalışılmaktadır.

Yıllardır haksız bir ambargo ile yoksulluğa, ilaçsızlığa, gıdasızlığa mahkum edilen Irak halkının, yeni bir saldırının hedefi olacağı emperyalizmin sözcülerince pervasızca ifade edilmektedir. Bu koşullarda, İsrail ile askeri/stratejik ittifakını gittikçe güçlendiren ve bu ittifaktan Filistin halkının insanlık tarihinin en utanmaz saldırılardan birine maruz bırakıldığı günlerde bile taviz vermeyen; gittikçe daha fazla bir NATO Ordusu kimliği kazanan ve NATO içerisinde de önemli bir kara ordusu özelliğiyle öne çıkan; diğer yandan AGSK süreci ile AB’nin de emrine sunulmak istenen Türkiye, emperyalizmin bölgemize yönelik kanlı müdahalelerinde bir askeri operasyon gücü olarak kullanılmak istenmektedir.

Emperyalizm, küreselleşme adı altında dikensiz bir sömürü bahçesi yaratma girişimlerini dünya ölçeğinde ekonomik, siyasal ve ideolojik düzlemlerde de sürdürmektedir.

Emperyalizmin küresel ölçekte yürüttüğü yeniden yapılanma süreçlerinden Türkiye’yi en yakından ilgilendireni olan Avrupa Birliği bir sermaye örgütü olarak emperyalizmin bölgemizdeki belirleyici odağı olmaya soyunmuş durumdadır. Bu nedenle, Türkiye’nin AB ile ilişkileri de özellikle Gümrük Birliği ile belirginlik kazanan bir eşitsizlik taşımaktadır. Katılım Ortaklığı Belgesi’nde de açıkça yazıldığı üzere AB’ye entegrasyon süreci ekonomimizin IMF ve Dünya Bankası’na; siyasal karar mekanizmalarımızın da Brüksel’e havale edilmesi anlamı taşımaktadır. Türkiye’nin egemen sermaye çevrelerinin geleneksel eksik birikim sorunlarını aşmak üzere içerisine girmek için can attıkları Avrupa Birliği adaylık süreci mevcut eşitsiz gelişme koşullarında Türkiye ekonomisinin bütünüyle sömürgeleştirilmesi sonucunu doğuracaktır. Dolayısıyla bir yandan ABD diğer yandan AB eliyle müstemlekeleştirilmeye çalışılan Türkiye esas tarihinin en olumsuz dönemini yaşamaya aday olacaktır.

36. Dönem Çalışma Raporu’nda da belirtildiği gibi, “çalışma yaşamını düzenleyici kurallar ortadan kaldırılmakta, sosyal devlet tasfiye edilmekte, kamusal alanlar yok edilmekte, kamu varlıkları özelleştirme politikaları ile yok pahasına sermaye sahiplerine verilmektedir.”

Yıllardır süregelen bir krizle boğuşan Türkiye, ekonomik krizin 2001 yılının Şubat ayında yoğunlaşan evresiyle, çok büyük bir küçülmeye uğramıştır.

Bu küçülme sürecinde:

* Toplam üretim dörtte bir oranında azalmış,

* Kişi başına oluşan milli gelir üçte birine yakın oranda düşmüş,

* İşsizler ordusuna yeni milyonlar eklenmiş,

* Her sekiz mühendis ve mimardan biri (elli binin üzerinde mühendis ve mimar) işsiz kalmış,

* Çok sayıda işletmenin kapanması ya da el değiştirmesiyle önemli bir tekelleşme süreci yaşanmış,

* Bu tekelleşme sürecine paralel olarak pek çok alanda ülkemizin önemli işletmeleri düşük değerlerle yabancılara satılmıştır.

Yaşanan krizin doğurduğu büyük yoksullaşma Türkiye’yi tarihinde ilk kez gerçek bir açlık sorunu ile yüz yüze getirmişken, Türkiye ekonomisi yeniden tam da Türkiye egemen sermaye çevreleriyle birlikte krizin sorumluları olan IMF ve Dünya Bankası talimatları uyarınca, dış borçların ödenmesi; ekonomideki kamu varlıklarının daraltılması, küçülen ekonomi içerisinde emperyalist sermaye yatırımlarına daha çok yer açılması doğrultusunda yeniden düzenlemeye çalışılmıştır.

IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve Avrupa Birliği’nce talep edilen yasal düzenlemeler hiçbir ciddi tartışma ve değerlendirme sürecine girmeden çok hızlı bir biçimde TBMM’den geçirilmiştir. Nisan–Haziran 2001 döneminde, her biri büyük bir talan ve yıkım yasası olan Şeker, Tütün, Doğalgaz Piyasası, Kamulaştırma, Uluslararası Tahkim, Bankacılık ve Merkez Bankası yasaları yürürlüğe konulmuştur.

Bugün,

* Elektrik Piyasası, Doğalgaz Piyasası vb. düzenlemelerle ve tesis edilen kurumlarla, Enerji sektöründe kamu varlığı özelleştirme, varlık satışı, işletme hakkı devri vb. yöntemlerle hızla daraltılmaya çalışılmakta,

* Nitelikli Endüstri Bölgeleri Yasası, Yabancı Sermaye Yasası gibi yeni yapılan bir dizi yasal düzenleme ile yabancı sermayeye her türlü kamusal denetim ve sınırlama dışında toplumsal ve ekolojik maliyetleri ne olursa olsun kendi dilediği yere, dilediği biçimde yatırım imkanı tanınmak istenmekte,

* Tütün, Şeker yasası gibi yasalarla tarımsal üretim destekleri ortadan kaldırılarak, bunların yerine bir yanılsamadan ibaret olan Doğrudan Gelir Desteği politikası ikame edilmeye çalışılarak Türkiye tarımı adeta yok edilmeye çalışılmakta; Türkiye coğrafyası AB tarım üreticileri için büyük bir pazar haline getirilirken bu politikaların gerçek bir açlık sorunu riski taşıdığı görülememekte,

* Bu çerçevede kırsal kesime hizmet veren Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün faaliyetleri daraltılmakta,

* Madencilik sektörünü ilgilendiren başka düzenlemelerin yanı sıra, halen TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülmekte olan “Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı” değişiklik öngördüğü 10 yasa ile bir yandan bütün tarım topraklarımızı, mera alanlarımızı, ormanlarımızı, milli parklarımızı, tabiat parklarımızı, tabiat anıtlarımızı, sit alanlarımızı, ağaçlandırma alanlarımızı, kıyılarımızı, sulak alanlarımızı, su havzalarımızı, turizm bölgelerimizi alelade madencilik faaliyet sahası olarak görülmesinin önünü açmakta; bu konuda ilgili bilim ve meslek çevrelerinin ısrarlı çabalarına karşın önerileri gündeme alınmamakta,

* Diğer yandan, ham cevher ihracını teşvik ederek madencilik sektörümüzün bütünüyle uluslararası sermayenin denetimine geçmesi sürecini hızlandırmakta,

* Ülkemizin özellikle 80’ler dönemecinde içerisine girdiği genel politika süreçleriyle büyük bir uyum içerisinde yıllarca istismar edilmiş çevre alanı giderek daha fazla bir talan ve yağma alanı olarak yerli ve yabancı sermayenin hizmetine sunulmakta; bu nedenle çevre sorunlarına ilişkin ciddi bir politika oluşturulmamakta, mevcut yasal karmaşa, çevre örgütlenmesinin güçsüzlüğü, denetim ve yaptırım eksikliği gibi sorunlar ülkemizi bir ekolojik felaketin eşiğine getirmekte,

* Anayasal bir hak olan insanların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı giderek daha fazla ihlal edilmekte, Yatağan Termik Santrali vakasından sonra Bergama halkının 10 yıldır bilim ve meslek çevreleriyle birlikte sürdürdüğü mücadele sonucunda kazanılmış olan mahkeme kararları hiçe sayılmakta,

* Ülkemizin son dönemde yaşadığı iki büyük depremin yıllardır sürdürülen rantçı politikalar nedeniyle büyük bir insani ve doğal yıkıma neden olmuş olmasına karşın bu politikalar hala sürdürülmekte; depremin neden olduğu büyük yıkım utanmazca yeni bir rant kapısı olarak görülmekte; hatta yaşanan yıkımdan hiç bir ders almayan zihniyet yapı üretim sürecinde kamusal denetimi ortadan kaldırmakta, kamusal denetimin özel şirketlere devri girişimleri sürmekte,

* Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı ile, bir yanda yerel yönetimlerin hizmet olanakları merkezi idarenin elinde toplanırken, diğer yandan yerel yönetimler uluslararası sermayenin faaliyetlerini daha da arttırmasına imkan verecek biçimde yeniden yapılandırılmakta; birer kamu hizmeti olan su temini ve çöp gibi hizmetlerin özelleştirilmesi hızlandırılmakta, öte yandan yerel yönetimlere devredilmesi planlanan eğitim ve sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi kurgulanmakta,

* Bir yandan kamu üniversiteleri tahrip edilerek, diğer yandan özel üniversitelere büyük kamusal kaynaklar transfer edilerek eğitimdeki özelleştirme süreci hızlandırılmakta; ayrıca YÖK yasasındaki değişiklikler ve tüm üniversitelere öğrencileri müşteri olarak gören bir zihniyetin egemen olmasını sağlamaya yönelik girişimlerle eğitim hizmeti bütünüyle bir pazar haline getirilmeye çalışılmakta,

* GAP kapsamında tarımsal projeler, sulama projeleri bütünüyle bölge ve proje bazında, İsrail, Hollanda, İspanya gibi yabancı ülkelere ve o ülkelerin firmalarına devredilmekte,

* Kamu İhale Yasası ve Yabancıların Çalışma İzinlerini düzenleyen yasa tasarısıyla yabancı mühendis ve mimarların ülkemizde çalıştırılmaları kolaylaştırılmakta,

* Hizmet Ticareti Genel Antlaşması (GATS) ile neredeyse bütün geleneksel kamu hizmeti alanları piyasalaştırılarak Türkiye hükümetinin verdiği sınırsız taahhütler uyarınca yabancı sermayenin istilasına açılmakta; özel olarak GATS Antlaşmasında Uzmanlık Gerektiren Hizmetler kapsamında değerlendirilen mühendislik mimarlık hizmetlerinin de halihazırda dünya pazarının yüzde 72’sini elinde bulunduran 4 büyük emperyalist ülkenin kontrolüne geçmesi sürecini beslemektedir.

* Tüm bu olumsuz gelişmelere karşın emekçi sınıfların onurlu mücadelesine mühendis ve mimarların katılımını örgütleyen TMMOB kırk yıldır sürdürdüğü emekten ve halktan yana mücadeleyi yine emekçi sınıfların tarihsel mücadelesi içerisinde sürdürmeye kararlıdır.

ÇÜNKÜ, TMMOB 37.GENEL KURULU

* EŞİTLİKÇİ VE ÖZGÜRLÜKÇÜ BAŞKA BİR DÜNYANIN MÜMKÜN OLDUĞUNUN,
* EŞİTLİKÇİ VE ÖZGÜRLÜKÇÜ BAŞKA BİR TÜRKİYE’NİN MÜMKÜN OLDUĞUNUN,
* TÜRKİYE’NİN KAYNAKLARININ PLANLI BİR ŞEKİLDE DEĞERLENDİRİLMESİYLE ARTACAK OLAN TOPLUMSAL ÜRETİMİMİZİN BU ÜLKENİN TÜM İNSANLARINA İNSANCA BİR YAŞAM SAĞLAMAYA YETER DÜZEYDE OLDUĞUNUN, BİLİNCİNDEDİR. (...)

2 Haziran 2002