8 Haziran'02
Sayı: 22 (62)


  Kızıl Bayrak'tan
  Avrupalı emeryalistlerin sözde demokrasisi
  Düzen politikalarına meşruluk arayışı
  Bahçeli'nin manevraları ve faşist MHP gerçekliği
  AB'ye bağanan umutlar batağa sürüklüyor
  Faşist çete mensupları serbest bırakıldı, devrimci tutsaklar hücrelerde!..
  Belediye işçisi işvereni ve hükümeti uyardı
  Grev hakkı için grev!..
  SASA işçisinin denetiminden uzak grev satışla sonuçlandı!
  Emperyalist sermaye bir ülkeye ne için gelirı
  Grev hakkı ancak grev silahı kullanılarak savunulabilir
  ODTÜ'lüler geleneklerine sahip çıkıyor
  15-16 Haziran Direnişi ve sınıf hareketinin güncel sorunları
  Çukurovo'da öncü-devrimci kamu emekçileri ortak platform kurdu
   Kürdistan devrimi ile Türkiye devrimi arasındaki ilişkiler üzerine düşünceler VI
   Filistin halkı kıskaca alınmaya çalışılıyor!
   Keşmir sorunu ve emperyalist ikiyüzlülük
   İspanya'da genel grev havası
   Ekim Gençliği'nin Haziran sayısından...
   Aşık Mahzuni Şerif
   Sefaköy İşçi Kültür Evi yürüklerimizdeki isyanın bir mevzisi olarak açılıyor!
   Nazım Hikmet'e büyük saygısızlık!
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Ozanların kopan bam teli:

Aşık Mahzuni Şerif

Yıl 1970'lerin başı. On yaşlarındayım o vakitler. Hangi tanıdığımın evine gitsem onun sesini duyuyorum. Dönen plaklarda onun türküleri söyleniyor. Dinleyenlerden çıt çıkmıyor. Hepsi derinden etkileniyor. Türkülerin büyüsünde, yüz hatları zaman zaman hüzün ve acının, zaman zaman da sevincin ve umudun resmini veriyor. Bu insanlar Mahzuni'nin türküleriyle gidip gidip geliyorlar. Mahzuni'nin türküleriyle dolup dolup taşıyorlar.

Mahzuni'nin çıkacak olan her yeni plağı dört gözle beklenirdi. Çıkacak yeni plağı ilk defa alma şansı bulanlar, ceketinin altında koltuğunun arasında saklı tutar bir halde eve getirir, herkesi kıskandırmak istercesine, herkesten sakınarak plağı pikabın üzerine kordu. Ve Mahzuni söylemeye başlayınca herkes pür dikkat taş kesilirdi...

Halkın diliyle, onların anlayabilecekleri yalınlıkla, çözebilecekleri betimlerle türkü söyleyen Aşık Mahzuni, emekçilerin hem inanç ve kültür birikimini, hem de ezgisel müzikal birikimini özümleyerek, onu kendi eserinin biricik kaynağı haline getirmiştir. Yani Mahzuni, müziği ve sanatı kendisiyle başlayıp kendisiyle bitirmemiştir. Kendisini tarihler öncesinden uzayıp gelen bir zincirin halkalarından biri gibi görmüştür.

Bu diyalektik sanatsal anlayış ve yaklaşımın halka ters düşmesi ya da uzak olması zaten mümkün olamazdı. Mahzuni “Ötmek istiyorum viran bağlarda, ayağıma cennet kiralansa da” diyecek kadar da özgürlük tutkunuydu. Eskiye bağlanıp kalmayan arayışlar içerisinde “İşte gidiyorum çeşmi siyahım, önüme dağlar sıralansa da” diyerek, engellerle inatçı bir mücadeleyi de göze alan devrimci bir ozan olarak ozanların bam telini oluşturuyordu.

En geniş halk kitleleri Mahzuni'nin bu türkülerini çok çabuk benimser olmuşlardı. Çünkü onun türkülerinde kendilerini, kendi hallerini, dert ve devalarını buluyorlardı. 1972 Mayıs’ında üç devrimci genç idam edilince insanlar derinden sarsılmıştı. Bu idamlar bir top ateş gibi düşmüştü halkın yüreğine, insanlar için için yanıyorken bu yiğitlerin gidişine, onları asanlarla hesaplaşma isteği gün geçtikçe daha da büyüyordu. İnsanlar bir şey yapamamanın çırpınışı içerisindeyken, Mahzuni’nin yeni plağı üç devrimciyi asanlarla hesaplaşmanın sesi olarak yükseldi ve dilden dile yankılandı. “Köşkün sarayın yıkılsın. Erim erim eriyesin, gözlerin yansın çürüsün. Sürüm sürüm sürünesin”. Şarkışla’da Denizler’e ağıt yakan yaşlı kadını dizeleri kadar yalın ve doğal ve bir o kadar etkileyici bir sanat ürünü.

Anadolu'nun kırsalında kırmızı kılıfı içerisindeki sazını sırtına vurup köy köy dolaşan, köy odalarında köy sohbetlerinde sazını çalıp türkülerini söyleyen Mahzuni, emekçilerin aydınlanmasında küçümsenmeyecek bir rol oynamıştır. Nice genç insan ondan etkilenip saz çalma, türkü söyleme gayretine düşmüştür.

On iki yaşında iken halkın Mahzuni’ye bağlanışından derinden etkilendim. Ben de öğrendim onun türkülerini. Yetiştirme yurdunda kaldığım yıllarda bir gün yurdun sinema salonunda yurdumuzu gezmeye gelen hemşirelere göğsümü gere gere 'Erim erim eriyesin' türküsünü söyledim. Konuk gelen hemşire ablalar başıma üşüştüler. Cebimi para ve şekerle doldurdular. Beni öpmede paylaşamadılar. O sırada müdür beni çağırttı. Söylediğim türküyü amfiden dinlemiş. Odasına girer girmez kulağımdan tuttu ve çekiştirdi. “Bu türküyü nereden öğrendin” dedi. Cevabımı beklemeden kulağımı daha da sıkıca büktü ve “Bir daha bu türküleri söylemeyeceksin” diye tehdit etti.

Dışarı çıktığımda durumu hemşire ablalarıma anlattım. Daha çok sahip çıktılar bana. Burada sahip çıkılan ben değildim aslında. Sahip çıkılan Mahzuni Şerif’ti. Beni alıp bahçeye götürdüler. Çimlerin üzerine çember olup oturdular. Ve beni ortaya alıp “Mahzuni Şerif’ten ne kadar türkü biliyorsan bize söyle” dediler. Bu anlamda görünen Mahzuni'nin halkın içinden çıkmış ve halkın onun türkülerini sahiplenmiş oluşudur.

Mahzuni'nin ölümü, ozanların bamtelinin kopuşu olmuştur. 1972'lerdeki baskı ve zulme karşı koyup devrimci gençleri “Yiğitler, yiğitler bizim yiğitler”, “Bizim yiğitlerin adı Deniz’dir” biçiminde savunması onun tutuklanması için son damla oldu. Gözaltına alınan Mahzuni Şerif, bütün ayak parmaklarının tırnakları çekilecek kadar ağır işkenceler gördü.

Karşı devrim hedefini iyi seçmişti. Silahların patlamasından çok daha etkili olan sanatın bu silahını susturmanın yollarını aradılar ve türkülerine yasak getirdiler.

12 Mart sonrasında gelen ‘70’li yılların küçük-burjuva devrimcilik anlayışı bu sanatı ve sanatçıyı sahiplenmeye tenezzül etmedi. Yüzyıllardan bugüne uzanan devrimci demokratik, yer yer sosyalist kültürün önemli bir halkası haline gelen bu sanatçı, egemen sınıfın saldırıları karşısında sahiplenilmek yerine aşırı, haksız sol sekter eleştirilere tabi tutuldu. Tıpkı sınıfın şairi mertebesini yakalayan Nazım Hikmet’i de küçümseyip eleştirdikleri gibi.

Sekter bir yaklaşım içerisinde olan geleneksel sol, Mahzuni'nin gelecekte oluşacak demokratik ve sosyalist kültürümüze sanat ve müzik alanında sağladığı katkı ve birikimi sahipleneceğine onu acımasızca küçük düşürücü bir tarzda eleştirmeyi solculuk bildi. O dönem solun saflarında yer almış olmamızdan, bu tür eleştirilerden dolayı ona dudak büker hale geldik, getirildik. Hiçbir kültürel birikimimiz ve bilinç doğrultumuz olmadığı halde, kendimizi Mahzuni’den büyük görür olduk. Çünkü Mahzuni'nin türkülerinde ajitatif, slogancı keskin, ucube devrim propagandası yoktu.

Dönemin kibirli ve bilgiç sözde sol önderleri, onun sanatının, yaşamın özsuyu içerisinde ve emekçilerin dünyasından fışkıran bir mayaya sahip olduğunu; bu haliyle yarının sosyalist devrimci birikimine kaynaklık edebilecek nüveleri taşıdığını; bu anlayış ve yaklaşımdan hareketle, onun eserlerinden öğrenmek, onun dil ve söz ustalığından, müzik ürünlerinden ilham almak gerektiğini; ve böylece, onu burjuvaziye ve sanat soytarılarına yem etmemek için ona sahip çıkmak gerektiğini göremedi. Kendilerinden olmayanı hep yok saydılar ve küçümsediler. Saflarına katılan ve sanata eğilim duyan insanlara doğru bir sanat rotası gösteremediler. Onların yeteneklerini doğru bir yönde geliştiremediler. Bir bakıma sanatı aylaklık, sanatçıyı aylak gibi gördüler. Solun hiçbir dönem gerçek anlamda sahiplenmedicurren;i Mahzuni Şerif’in milyonlara mâl oluşunun sırrı üzerine uzun uzun düşünmek ve araştırmak gerekiyor sanırım.

Solun saflarında nice grup ozanları vardı. Bugün hepsi unutulup gittiler. Ama inanıyorum ki Mahzuni Şerif, tıpkı Yunus Emre, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Pir Sultan, Seyrani ve Ruhi Su gibi yüzyıllarca yaşayacak ve dilden dile gönülden gönüle akacak bir ozan olacak.

Bu düşüncelerimden uç sonuçlar çıkartılmamalı elbet. Tabii ki, Mahzuni'nin de eleştirilecek birçok eksiği ve yanlışı olduğu gibi, küçük-burjuva sekter solun saflarında da önemli bir devrimci sanat birikimi varolmuştur. Tabii ki, tüm sorun, bütün bunların harmanlanıp tanelerin saptan, samandan ayrılması yöntemini esas alıp almamaktır.

Sol Mahzuni'nin ölüm haberini, bir başka dünyada, bir başka gezegende olup biten bir olayın haberi gibi değil, biraz da bu içerikte bir değerlendirmeyle vermeliydi bence. Böylesi daha faydalı olurdu sanırım.

Ozan Abbas Söylemez/Kayseri



Ölümünün 39. yılında

Nazım Hikmet aramızda!..

Nazım Hikmet aramızdan ayrılalı 39 yıl oldu. O’nu yaşamında zindanlarda çürütenlere, sürgünlerde yaşamaya mahkum edenlere inat, o yüreği devrim ve sosyalizm için çarpanların beyninde, yüreğinde yaşamaya devam ediyor.

Hem koca şairi anmak hem de onun kavgasını, eserlerini bugünün devrimcilerine, işçi ve emekçilerine anlatmak için Esenyurt İşçi Kültür Evi’nde bir bir etkinlik düzenledik. Bizim için Nazım’ı anmak onun arkasından gözyaşı dökmek, ya da abartılı övgüler düzmek değildi. O nedenle Nazım Usta’nın düşünceleri, yaşadıkları ve yazdıkları etkinliğimizde öne çıksın istedik. Etkinliğimizi tümüyle bunlar üzerine kurduk.

Etkinliğin yapıldığı salonda sahnenin gerisine “Nazım Hikmet 100 yaşında” yazılı bir pankart, onun iki yanında ise büyük şairin resimleri asılıydı. 65 kişinin katıldığı etkinliğimiz devrim şehitleri için yapılan bir dakikalık saygı duruşuyla başladı.

Ardından Nazım Hikmet’in kısa yaşam öyküsü okunmaya başlandı. Okunan metne uygun yerlerde ara verilerek, anlatımlar Nazım Hikmet’in kendi şiirleriyle ve onun şiirlerinden bestelenmiş müzik parçalarıyla devam etti.

Aynı yönteme Nazım Hikmet’in işçi sınıfına, partili mücadeleye, emperyalist saldırganlığa, sanata ve kadına bakışını anlatan diğer metinlerde de devam edildi. Mümkün olduğu kadar kısa tutulmuş metinler aralarda şiirlerle ve müzik parçalarıyla beslendi, zenginleştirildi.

Grup Eksen ve İKE Şiir Grubu etkinlik boyunca sahnede birlikte yeraldılar, içiçe sundular ürünlerini. Bu yöntemi etkinliklerimizde ilk kez kullanmış olduk ve buna rağmen bazı aksaklıklar dışında başarıyla da uyguladık.

Sözleri Nazım Hikmet’e ait olmayan tek müzik parçası Hasan Hüseyin’in koca şairin ardından yazdığı “Haziran’da Ölmek Zor”un bestesiydi. Grup Eksen ilk kez seslendirdiği bu parçayı da başarıyla sundu.

Anmamız böylelikle sona ermiş oldu. İzleyenler, özellikle de böyle bir etkinliğe ilk kez katılmış bazı işçi arkadaşlarımız programı çok beğendiklerini dile getirdiler. Bu da harcanan emeğin boşa gitmediğini gösteriyordu.

Esenyurt İşçi Kültür Evi çalışanları

 
s