6 Nisan'02
Sayı: 13 (53)


  Kızıl Bayrak'tan
  Filistin kazanacak!
  İşgale karşı direniş ve dayanışma!
  Dizginsiz vahşet, kahramanca direniş!
  Filistin halkına destek eylemlerinden...
  Bölge halklarına karşı suç ortaklığı
  KESK Genel Kurulu'na doğru...
  "Zafer bize armağan edilmeyecek..."
  İsrail halkı karşı koymalı
  Siyonist işgal ve vahşet karşısında devletler seyirci halklar öfkeli
  1 Mayıs'ta mücadele alanlarına!
  "Genel grev-genel direniş!"
  İhanete yanıt eylem alanında verilir
  Almanya'da göç yasası kabul edildi
   HADEP ve tasfiye süreci
   "F tipi vahşetine karşı çıkmak bir insanlık sorumluluğudur"
   Öykü...
   Küresel saldırıya, savaşa hayır!
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
KESK Şube Genel Kurulları...

Düzenin yasakçı yasasına uyum ve
ilkesiz ittifaklar

KESK’e bağlı sendikaların Şube Genel Kurulları hareketin ihtiyaçlarına yanıt vermekten uzak bir tarzda gerçekleşmiş ve mücadeleye hiçbir şey katamamıştır. Düzenin hareketin önüne ördüğü barikatların yanında sendikal bürokrasi barikatı ve hareket üzerindeki tahribatı aşılamamıştır.

Bugüne kadar gerçekleşen kurullardan ortaya çıkan tabloyu şöyle özetleyebiliriz:
* Kurullar, 12 yıllık mücadelenin bedeller karşılığı kazanılan mevzilerini korumaktan uzak bir atmosferde gerçekleşmiştir.

* Kolektif yönetim tarzına uygun politikaya ve örgüt içi demokrasiye bir şey katamamıştır.

* Kurullar, sermayenin dayattığı çerçeveyle sınırlı, sınıf kavgası ve sorumluluğundan uzak, düzenin yasakçı yasasına uygun, adeta hukuki formalitelerin yerine getirildiği, yönetime aday sokma kaygısının damgasını vurduğu seçim listelerinin yarışı şeklinde gerçekleşmiştir.

* Seçimler öncesi yönetimde ve yönetime muhalif hemen hemen her anlayışın karşı çıktığını ilan ettiği liste merkezli gruplar ve grup içi çekişmeler kendini tekrar etmiştir.

* Devrimci öncü, tabanın doğal önderi ve hareketin sürükleyicisi konumundaki kamu emekçilerinin yönetime girmemesi için reformistlerin ayak oyunlarına, kirli ittifakların ilkesiz mücadelesine sahne olmuştur.

* Kurullar, mücadelenin sorunlarının tartışıldığı, geleceğe ilişkin programların çıkartıldığı platformlar olmamış, sendika yönetimlerine ve üst delegeliğe hangi grubun kaç kişiyle girebileceğinin “mücadelesi” verilmiştir.

* Kurullar, ÖDP, EMEP, CHP, İP ve bugün DSD, Emek Hareketi gibi reformist-icazetçi-yasalcı anlayışlar ve yurtsever delegelerin yönetime girmek için son saniyelere kadar yaptığı pazarlıklarla geçmiştir.

* Taban dinamiği olarak tanımlayabileceğimiz, hareketin ileri taşınması için bedel ödemekten çekinmeyen, ancak kendini hiçbir gruba dahil etmeyen bağımsız kamu emekçileri ile devrimcilerin ortak tutum alması ve bağımsız aday çıkararak kimi sendika kurullarına ortak müdahaleler yapması, toplamda sonucu değiştirmemiştir. Ancak bugünden yarına küçümsenmeyecek bir öncü potansiyeli de ortaya çıkarmıştır.

* Sonuçta geçmiş kurullarda olduğu gibi, harekete önderlik etmekten uzak, tersine hareketin önünde bir barikata dönüşen anlayışlar sendika yönetimlerine taşınmıştır. Bu delegelerin KESK MYK’sına taşınacağı göz önüne alınırsa, kamu emekçileri hareketi mücadelesini bekleyen en büyük tehlikenin düzenin saldırılarından çok bu anlayışların olduğunu görebilmek için geçmiş pratik yeterlidir.

Burada ısrarla altı çizilmesi gereken nokta şudur. Mücadeleye istekli ve şimdiye kadar kendini direnişlerde açığa vuran taban dinamizminin devrimci bir mücadele programı ve önderliği altında birleştiği, ısrarlı bir militan mücadelenin aşamayacağı engel yoktur. Tabandaki birikim ve potansiyelin sermayenin saldırılarını püskürtecek gücü vardır. Yeter ki bu gücü doğru kullanalım ve ileriye taşıyalım. İşçi ve emekçilerin bugünkü ihtiyacı tabana dayalı sağlam bir örgütlülük ve bunun üstünde yükselecek militan mücadeledir. Devletin sunduğu yasalar değil, mücadele alanlarında fiili olarak yazdıracağı ve güvenceye alacağı yasalardır.



KESK Genel Kurulu’nun ilk günü...

Dört gün sürecek olan KESK Genel Kongresi 4 Nisan Perşembe günü İstanbul’da başladı.

Salona, “Yaşasın emeğin uluslararası dayanışması!”, “İşsizlik, açlık yoksulluk ve talanın adı=İMF!”, “Mücadele edenler hep kazanamazlar, ama hep kazananlar mücadele edenlerdir!”, “İki milyon kamu emekçisinin sesiyiz, kamusal alanı talan ettirmeyeceğiz!” vb. pankartlar asılmıştı. Kurula, yurtiçi ve dışından çeşitli partiler, demokratik kitle örgütleri ve sendika temsilcileri katıldılar.

Kurul saat 11:00’de KESK ve işçi sınıfı tarihini anlatan bir sinevizyon gösterimi ile başladı. Gösterimin ardından işçi sınıfı tarihinde şehit düşenler için saygı duruşunda bulunuldu. Daha sonra DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi’nin başkan olduğu divan seçildi. Ardından KESK Genel Başkanı Sami Evren bir konuşma yaptı.

Sami Evren konuşmasında savaşa değindi ve “terörle mücadele” adı altında yürütülecek savaşların dünyaya hiçbir yarar sağlamayacağını vurguladı. Ardından sermayenin milyonlarca insanın yıkımı pahasına küreselleşmesinden ve Türkiye’nin küresel sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda İMF politikalarıyla talan edilmesinden sözetti.

Konuşmasının bir diğer başlığı ise Türkiye’nin demokratikleşme süreci idi. Rejimin otoriter yasakçı bir zihniyet güttüğünü, buna karşı mücadelelerinin süreceğini söyledi. Konuşmasının sonunda KESK’in geçmiş mücadele anlayışı ve bundan sonra alacağı tutumlara ilişkin görüşlerini bildirdi.

Kısa bir aradan sonra, ICFTU (Uluslararası Hür Sendikalar Konfederasyonu) Sendikal Haklar Bölümü Yöneticisi ve ETUC (Avrupa Sendikalar Konfederasyonu) Sekreteri söz aldı. Ardından Hak-İş ve DİSK Genel Başkanları da birer konuşma yaptılar. Kurulun birinci günü, konukların tanıtımı ve konuşmalarla sona erdi.

SY Kızıl Bayrak/İstanbul



Öncü kamu emekçilerini bekleyen görevler

Önümüzdeki dönemde de reformistler her zaman yaptıkları gibi tabandan gelen tepkileri yatıştırıcı, oyalayıcı takvim eylemlerine başvuracaklar, süreci bununla geçiştirmeye çalışacaklardır. Kamu emekçileri hareketinde bu anlayışın ve mücadele tarzının aşılmaması demek, 12 yıllık mücadelenin boşa çıkartılması demektir. Sendikaların işlevsizleştirilmesi, örgütlülüğün yok edilmesi demektir. Biliyoruz ki sermaye devletinin bütün azgın saldırıları bunu hedefliyor. Çünkü sermaye iktidarının yıkım programını yaşama geçirebilmesinin başka yolu yok. Devlet terörü ve örgütsüzleştirilmiş işçi ve emekçi yığınları...

Kamu emekçileri hareketini bekleyen asıl tehlike ve sorun budur. Sendika bürokrasisine duyulan güvensizliğin örgütlü mücadeleye duyulan güvensizliğe dönüşmesidir. Sendikalarımızı zorlamak, etkili hak alıcı eylemler için seferber etmek ileri-öncü devrimci kamu emekçilerinin görevidir.

Sabırla, inatla, bedeller ödeyerek sürdürdüğümüz mücadeleyi daha ileri taşımak ve sermayenin reformistler üzerinden dayattığı köleleştirme saldırısını kırmak için, reformist-icazetçi mücadele anlayışıyla çatışmayı derinleştirme, ileriye doğru bir ayrışma ve saflaşmayı sağlama göreviyle yüzyüzeyiz. Devrimci mücadele programı ve görevleri temelinde militan eylemleri örgütleme sorumluluğuyla karşı karşıyayız.

Hareketin kazanımlarını korumanın ve hakları genişletmenin tek yolu budur. Sermayenin saldırılarını püskürtmenin başka yolu yoktur. Çünkü saldırıların kaynağı sermaye düzeninin yapısal krizidir. Yapısal oluşu onun sürekliliğini gösteriyor. Krizin faturasını işçi ve emekçilere ödetme politikası da süreklidir. 2002 yılında da sermayenin ekonomik, sosyal ve politik saldırıları yoğunlaştıracağı ortadadır. Çıkarılan her yeni yasaya yasakların eşlik etmesi bunun göstergesidir. Sermayenin sahte sendika saldırısı genel saldırıların sadece bir tanesidir. Özelleştirme, sefalet ücreti, işsizleştirme, hukuk terörü ve diğer yıkım saldırıları devam edecektir. Örgütlü gücümüzü planlı ve kararlı eylemlerle ortaya koymamak, bu saldırıların devamına izin vermek demektir. Yaşamımızın hücreleştirilmesine seyirci kalmak demektir.

Taban irade ve inisiyatifini örgütlemek ve harekete geçirmek, sendika yönetimlerine taban örgütlülüklerinin gücüyle yüklenmek, eylem kararlarına zorlamak ve bu eylemleri tabandan örmek bu süreçte başlama noktamız olabilmelidir.

Bugün varolan tüm sendikal yapılanmalar, sermayenin sınıf egemenliğine ve sömürüsüne karşı çıkmayan, işçi sınıfının çıkarlarını savunmayan örgütlenmelerdir. Yasalara, yönetmelik ve tüzüklere sıkıştırılmış olan sendikaların mücadelenin ihtiyaçlarına yanıt vermesini beklemek, ancak teslimiyetçilerin mücadele anlayışı olabilir. Sınıf-emekçi hareketinin bugün her zamankinden daha çok birliğe ve birleşik militan mücadeleye ihtiyacı vardır. Bu çerçevede kamu emekçileri hareketinin tabanda kabul gören ortak mücadele isteği pratiğe dönüştürülmelidir. Daha ‘90’ların başlarında seslendirilmeye çalışılan ortak çalışanlar yasası bugün işçi sınıfı ve emekçilerin acil bir ihtiyacıdır. Ancak bu yasalar işçi sınıfı ve emekçilerin pratik mücadelesi ile yazılabilecekir.



Siyasal grup kaygılarıyla değil sınıf çıkarlarımız doğrultusunda hareket edelim...

KESK Genel Kurulu’nu devrimci mücadele
programının tartışıldığı bir kürsüye çevirelim!

Kamu emekçisi dostlar, delege arkadaşlar!

Bugün 12 yıllık mücadelemizle yarattığımız KESK’in Genel Kurulu’nu gerçekleştiriyoruz. Bizler sendikamızı fiili-meşru mücadelemizle yarattık. Alanlarda, sokaklarda, barikatlarda gaz bombalarına, polis copuna, panzerlere karşı göğüs göğüse çarpışarak bugünlere geldik. Hepimiz bununla gurur duymakta ve haklı olarak övünmekteyiz.

Devletin yıllardır hedef haline getirdiği ve tasfiye etmeye çalıştığı sendikamız bugün sahte sendika yasası olarak tanımladığımız yasayla tamamen işlevsizleştirilmek, bir dernek ya da meslek odası haline getirilmek isteniyor. Oysa bizler bu yasadan önce sendikalarımızı fiilen kurduk. Ve zam dönemlerinde alanlara çıkarak fiili olarak birçok kez toplusözleşme yaptık. Devlet, yasalarında tanımadığı sendikamızı birçok defa fiilen tanımak zorunda kaldı. Devletin kapısına mühür vurarak kapattığı sendikalarımızı fiilen açarak sendikamıza sahip çıktık.

Daha önce 4 Martlar’ı yaratarak yanıt verdiğimiz sahte sendika yasası, yürüttüğümüz mücadeleye karşın meclisten geçti. Yasakçı yasanın geçmesinde KESK önderliğinin azımsanmayacak bir sorumluluğu ve payı var. Yasanın geçmesinden sonra KESK MYK’sı bizlere, “KESK bu yasaya sığmaz, yasayı alanlarda parçalayacağız”, “Grev hakkı grevle kazanılır” dedi. Bunlar hepimizin talep ve özlemleri, bunlar KESK’in varlık nedeni. Bugün hepimizi burada tutan güç, bu iddiaya olan inancımız ve mücadeledeki kararlılığımızdır.
Bunlar yasa geçtikten sonra bize söylenenlerdi. Peki yasadan sonra neler yaşandı?

Yasaya uygun olarak her sendika genel kurulunu yaptı, tüzüğünü yasaya uydurdu. Hatta o kadar ileri gidildi ki, yasakçı yasada dahi bu yönlü bir dayatma bulunmadığı halde, tüzüğümüzden grevli-toplusözleşmeli sendikal hak tanımı çıkarıldı.

Eğitim-Sen’in tüzüğünün 2. maddesinin b şıkkında yer alan, “Toplumun bütün bireylerinin demokratik, laik, bilimsel ve parasız bir eğitimden kendi anadilinde; eşitlik içinde ve özgürce yararlanabilmesini savunur” ifadesi yeni tüzük taslağında değiştirildi. Yapılan değişikliğe ilişkin olarak, “kendi anadilinde” ifadesine “yasaya uygun bulunmaması olasılığı nedeniyle yer verilmemiştir” dipnotunu düşenlerin, “yasaya sığmayacakları” iddialarının bir inandırıcılığı olabilir mi?

Bu maddeyi savunan konuşmalarından dolayı İstanbul Eğitim-Sen 4 No’lu Şube Başkanı ve İstanbul 5 No’lu Şube yöneticisi tutuklu olarak yargılanırken, birçok üye de gözaltına alındı, işkenceli sorgulardan geçirildi. Yine birçok üye, yönetici ve delegemiz, kurullarda İstiklal Marşı okunmadığı, anadilde eğitim hakkı ile ilgili afiş, pankart asıldığı ve cezaevleri sorununa değinildiği için DGM savcılarına ifade vermek durumunda kaldı.

Biz bugüne kadar birçok Genel Kurul gerçekleştirdik. Ve bugüne kadar da hep bu ülkenin sorunlarını, tüm işçi ve emekçileri ilgilendiren ekonomik, demokratik, sosyal hak gasplarını, bunlara karşı mücadele edilmesi gerekliliğini kurullarımızda tartıştık. Bugün yaşananlar, fiili-meşru mücadelemizin sahte bir yasa uğruna feda edilmesi anlamına gelmektedir.

Bu tasfiyeci sürecin doğrudan sorumlu KESK MYK’sını oluşturan siyasal anlayışlar, Genel Kurullarda geçmiş süreci sorgulayıp özeleştirisini yapmak bir yana, çoğu zaman kendi tabanlarına dahi danışmadan ilkesiz ittifaklar oluşturdular. Hangi politika ve pratik üzerinden gerçekleştiği belli olmayan şekilsiz birlikteliklerle yeniden yönetimlere geldiler.

Böyle bir pratiğin sahiplerinin, “yasayı alanlarda yırtacağız, grev hakkını grevle kazanacağız” söylemi ne kadar inandırıcıdır?

Bugün bunu yapanların, yarın devlet şunu yaparsan seni kapatırım dediğinde, fiili-meşru mücadele hattı izleyebilmesi mümkün müdür?

Delege dostlar, kamu emekçisi arkadaşlar!

Tüm eksikliklerimize ve zaaflarımıza rağmen 12 yıldır dişe diş bir mücadele yürüttük. Hangi siyasi görüşten olursak olalım, bu mücadelede hep birlikte hareket ettik. Barikatlarda omuz omuza birlikte mücadele verdik. Yerlerde birlikte sürüklendik, birlikte gözaltına alındık, gaz bombalarını, polis copunu birlikte yedik...

Bugün onbinlerce kamu emekçisinin geleceğini ilgilendiren bir genel kurul gerçekleştiriyoruz. Bu demektir ki, onbinlerce kamu emekçisini temsil ediyoruz. Biz, bizleri işyerlerinden buralara taşıyan kamu emekçisi kardeşlerimizin delegesiyiz. O halde bu sorumluluğa uygun davranmak zorundayız.

Bu sorumluluk; sendika genel kurullarında yaşanan ilkesiz ittifakları mahkum etmeyi,

Bu sorumluluk; KESK’i tasfiyeci ve teslimiyetçi sürece getiren anlayışları mahkum ve tasfiye etmeyi,

Bu sorumluluk; KESK’i önümüzdeki süreçte ileri taşıyacak, devletin yasasını değil sınıfın yasasını fiilen alanlarda yazacak, kamu emekçilerinin devrimci mücadele programı ve yöntemini bu kurulda tartışmayı gerektirir.

Bu tasfiyeci ve teslimiyetçi süreçten sorumlu olmak istemiyorsak, siyasal grup çıkarlarımız değil, temsil ettiğimiz emekçilerin çıkarları doğrultusunda hareket edelim. KESK Genel Kurulu’nun, ilkesiz ittifakların onaylandığı, parmaklarımızın inip kalktığı bir platform haline gelmesini engelleyelim. Genel Kurul platformunu, kamu emekçilerinin devrimci mücadele programı ve eylem hattının tartışıldığı ve bu yönde somut kararların alındığı bir hesaplaşma alanına çevirelim!

(Kamu Emekçileri Bülteni özel sayısından...)



Kamu emekçi hareketi ve
seçimler ışığında KESK

Kamu emekçileri hareketi ilk konfederasyonlaşma tartışmalarının başladığı dönemden bugüne kendi nesnelliğinde taşıdığı zaafları ve sorunları aşamamış, yıldan yıla biriktirerek bugüne getirmiştir. 12 yıllık mücadele tarihinde sayısız kitlesel eylemler örgütleyen hareket belli bir düzeyi yakalamış, militan mücadelesiyle anlamlı eylemler gerçekleştirmiştir.

Ancak Türkiye’de emekçi hareketine ivme kazandırarak büyük bir gelişme gösteren kamu emekçileri hareketinin kazanımları, harekete hakim icazetçi-teslimiyetçi reformist anlayışların eliyle kısa sürede heba edilebilmiştir. Hareket küçümsenmeyecek oranda dinamiklere, mücadeleci bir tabana sahip olmasına rağmen bu böyle olabilmiştir. İleri bir evreye sıçraması gerekirken, önderlik sorununu çözememesi ve devrimci hak alıcı bir mücadele hattından yoksun oluşu, hareketin biriktirdiği güç ve düzeyden geriye doğru düşmesine neden olmuştur. Harekette birkaç yıldır yaşanan tıkanıklık sürüyor. Tabanın etkisiyle gerçekleştirilen kitlesel eylemlerle bu tıkanıklık bir süre örtülebilmiştir. Ancak bugün ciddi bir çıkmaz içerisindedir.

KESK’in kuruluşu ve ardından genel kurullara havale edilen sorunlar her defasında artarak devam etmiştir. KESK yönetimi ilk kuruldan başlayarak, hakların dişe diş bir mücadele ile kazanılabileceği gerçeği yerine kendi geri anlayışını harekete egemen kılmaya ve hareketi beklentiye sokarak süreci hak almaktan uzak takvimsel eylemlere hapsetmeye çalışmıştır.

Genel kurullar da geçmiş dönemlerin değerlendirilip geleceğe ilişkin politikaların tartışıldığı, mücadelenin bir üst aşamaya sıçratılmasına hizmet edecek programlarının oluşturulduğu platformlar olamamış, yönetimlerde ne pahasına olursa olsun yer almak kaygısı öne çıkmıştır. Sendikal örgütlülüğün gücünü işyerlerinden alması, tabanın iradesi, söz ve karar sahibi olması, sendikal demokrasi, örgütsel bağımsızlık, ilkeler, program vb. söylemler pratikte unutulmuş, parsa kapma yarışında oy avcılığıyla sadece seçim salonlarında hatırlanır olmuştur. Pazarlıklar, ilkesiz ittifaklar vb. görüntüler burjuvaların meclisini aratmayacak bir düzeye gelmiştir. Geçmiş genel kurullarda yaşanan bu görüntüler, bunun mücadeledeki karşılığı olan çıkışsızlık bugünkü genel kurullara da taşınmıştır.

Buradan yola çıkarak, KESK kongresinde de reformist-teslimiyetçi anlayışların KESK MYK’sına taşınacağını söyleyebiliriz. Peki bu neyi gösteriyor? Kamu emekçi hareketi mücadelesinin 2002 yılında da reformist barikata takılacağını, bu barikatı aşmadan sermayenin artan saldırılarına yanıt verebilecek güçte bir mücadelenin konulamayacığını, yüklenilmesi gereken halkanın ne olduğunu gösteriyor. Bu durum bir kez daha devrimci kamu çalışanlarının önderlik alanındaki görev ve sorumluluklarına işaret ediyor.