6 Nisan'02
Sayı: 13 (53)


  Kızıl Bayrak'tan
  Filistin kazanacak!
  İşgale karşı direniş ve dayanışma!
  Dizginsiz vahşet, kahramanca direniş!
  Filistin halkına destek eylemlerinden...
  Bölge halklarına karşı suç ortaklığı
  KESK Genel Kurulu'na doğru...
  "Zafer bize armağan edilmeyecek..."
  İsrail halkı karşı koymalı
  Siyonist işgal ve vahşet karşısında devletler seyirci halklar öfkeli
  1 Mayıs'ta mücadele alanlarına!
  "Genel grev-genel direniş!"
  İhanete yanıt eylem alanında verilir
  Almanya'da göç yasası kabul edildi
   HADEP ve tasfiye süreci
   "F tipi vahşetine karşı çıkmak bir insanlık sorumluluğudur"
   Öykü...
   Küresel saldırıya, savaşa hayır!
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Filistin kazanacak!

İsrail kudurganlığı bütün şiddetiyle sürüyor. Devasa boyutlardaki savaş makinası harekete geçirilerek başlatılan işgal, kuşatma ve katliam harekatı bir haftayı doldurmuş bulunuyor. Batı Şeria’daki yedi büyük İsrail kentinden altısı şimdiden işgal edilmiş durumda. Geriye kalan yedinci kent olan Eriha’nın da her an işgal edilmesi bekleniyor. İşgal edilen tüm kentler “kapalı savaş bölgesi” ilan edilerek, dış dünyayla tüm ilişkisi kesiliyor. (Gazeteciler dünyaya ancak uydu telefonlarıyla alabildikleri çok sınırlı bilgileri iletebiliyorlar.) Filistin’in seçilmiş devlet başkanı ve Filistin direnişinin tarihi simgesi Yaser Arafat bir haftadır aşağılayıcı bir muameleye tabi tutuluyor. İşgal edilmiş Filistin kentleri yakılıyor, yıkılıyor, kentsel altyapı tahrip ediliyor. Yüzbinlerce insan bir haftadır ağır kuşatma altında ve evlerine kapatılmış durumda. Katliamların boyutu henüz tam olara bilinmiyor. Binlerce kişinin tutuklandığına kesin gözüyle bakılıyor. Özetle, yarım asırdır İsrail işgali ve zulmü altında acı çeken Filistin bir kez daha yoğunlaştırılmış bir ateş altında bulunuyor.

Ve emperyalist dünya, ona çıkar ve uşaklık bağlarıyla bağlı gerici devletler topluluğu, günlerdir süren bu isyan ettirici manzara karşısında susuyor. Emperyalist ülkeler tarafından en ileri teknolojiyle donatılmış siyonist savaş makinasının silahsız ve savunmasız mazlum bir halka karşı bu denli keyfi, zalimce ve ölçüsüzce harekete geçirilmesi, hemen tümü usulen yapılmış ikiyüzlü açıklamalarla geçiştiriliyor. Avrupa Birliği ülkeleri ile işbirlikçi Arap rejimlerinin tutumu budur. Bölgede ABD emperyalizminin en güvenilir müttefiki ve dayanağı olan, dahası siyonist İsrail’le “stratejik” bir siyasal-askeri mihver kuran Türk devletinin tutumu da budur.

Sözde işgale ve katliama karşı olan emperyalist ve gerici devletlerin en iyi durumda yaptıkları, İsrail’e itidal tavsiye etmekten ve işgalin arkasındaki gerçek güç olan ABD’yi İsrail’e baskı uygulamaya çağırmaktan öteye gitmiyor. Bu, mazluma yardım adı altında zalimi insafa çağırmaktan, yani ilkini ikincisinin insafına terk etmekten öte bir anlam taşımıyor. Bunun da verdiği rahatlık ve güvenle siyonist devlet iyice pervasızlaşıyor, işgal ve katliam hareketini şiddetlendirerek sürdürüyor. Aynı rahatlık ve güvenle ABD emperyalizmi de olup bitenlere tam destek veriyor, İsrail’in arkasında olduğunu tüm dünyaya alenen ilan etmekte herhangi bir sakınca görmüyor. Başkan Bush, her zamanki sinik arsızlığıyla, Filistinliler ve Arafat bunu haketmişti, diyor.

Direnen Filistin engelini aşmak için...

Olup bitenler, köleci nitelikteki Oslo Barış Antlaşmasının çöküşünden beri ABD emperyalizmi ve siyonist İsrail’in tam bir görüş ve davranış birliği içerisinde izlediği politikanın mantıksal bir devamından başka bir şey değildir. O zamandan beri siyonist İsrail, ABD’nin çok yönlü desteğinden de aldığı güçle, Filistin halkını daha geri koşullarda yeni bir kölelik antlaşmasına razı etmeye, buna yanaşmadığı bir durumda ise sistematik baskı, terör ve katliamlarla yıldırıp Filistin’den sürmeye dayalı bir politika izliyor.

Ancak bu politika Filistin halkının gösterdiği muazzam direniş kararlılığı karşısında bugüne dek herhangi bir ilerleme sağlayamadı. 50 küsur yıldır acı çeken ve büyük bedeller ödeyen bu onurlu ve yiğit halk, özgürlüğü ve bağımsızlığı uğruna ödemesi gereken her bedeli ödemeye hazır olduğunu tüm dünyaya çoktan kanıtlamış bulunmaktadır. İsrail’i kudurganlığa iten ve ağababası ABD’yi de bu kudurganlığa tam destek vermeye yönelten işte budur. Bugüne kadar uyguladığı geniş çaplı katliam ve yıkımla herhangi bir sonuç alamadığını gören siyonist devlet, şimdi giriştiği topyekûn işgal, yıkım ve katliamla Filistin halkını arzuladığı koşullara ve dayattığı politikaya razı edeceğini umuyor. Bir kez daha yanılıyor ve bunu görmesi çok sürmeyecektir.

Filistin halkının yiğit direnişi, siyonist hesapları bozguna uğratmakla kalmıyor, ABD emperyalizminin 11 Eylül sonrasında Ortadoğu’da gündeme getirmeye çalıştığı savaşa dayalı yeni düzenlemelerin önünde de en büyük engeli oluşturuyor. ABD emperyalizmi, bu engeli aşmadığı sürece, Irak’a müdahale üzerinden Ortadoğu’ya daha köklü bir biçimde yerleşmeye dayalı politika ve planlarını hayata geçiremeyeceğini anlamış durumda. Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in son Ortadoğu gezisi bunu ona son bir kez daha göstermiş olmalı. Bu engelin Filistin halkının özgürlüğü ve bağımsızlığının kayıtsız-koşulsuz tanınması yoluyla aşılması, ABD ve İsrail’in çıkarları ile hiçbir biçimde bağdaşmadığına göre (ki Henry Kissenger yakın günlerde bunu bütün açıklığıyladile getirdi), geriye Filistin direnişinin her yola başvurularak ezilmesi ve teslim alınması kalıyor. Dick Cheney’in İsrail’i de kapsayan Ortadoğu gezisinin hemen sonrasına denk getirilen toplu işgal ve kuralsız imha harekatıyla işte şimdi bu yapılmaya çalışılıyor.

Fakat gerçekte gerek ABD emperyalizmi ve gerekse siyonist İsrail için bu bir yol ya da çözüm değil, tamı tamına yeni bir çıkmazdır. Filistin halkına yöneltilmiş ölçüsüz ve acımasız saldırı, ABD’nin Irak üzerinden Ortadoğu’ya yapmaya çalıştığı müdahaleyi kolaylaştırmak bir yana, iyice zora sokmaktadır. Amerikan işbirlikçisi bölge rejimlerinin işi artık düne göre çok daha zordur. İsrail işgali karşısında tüm Arap dünyasında halk kitleleri içinde patlayan büyük öfke, yeni boyutlar kazanan ABD ve İsrail düşmanlığı, açıkça bunu göstermektedir. Filistin halkına reva görülenlerin ardından ve buna rağmen ABD emperyalizmine yeni bir Ortadoğu savaşı için destek verecek her Arap rejimi, hain damgasını yiyecek ve Arap halklarının nefreti ile yüzyüze kalacaktır. Bu sorunun bir yan.

Öteki yanı ise bizzat Filistin direnişinin gücünden ve yenilmezliğinden gelmektedir. Arkasındaki tarihi birikimiyle ve günümüzdeki muazzam direniş kapasitesiyle Filistin halkı, boyun eğdirilemeyecek kadar yiğit, onurlu ve dirençli bir halk olduğunu fazlasıyla ve yeterli açıklıkta göstermiş bulunmaktadır. Emperyalist ve siyonist hesaplar kesin bir biçimde bozguna uğrayacaktır; bu, Filistin halkına büyük maddi ve manevi yıkım ve acılara malolsa bile.

Güçler ilişkisindeki muazzam dengesizliğe rağmen Filistin halkının gösterdiği boyun eğmeme tutumu ile, işgalin daha ilk haftasında işgalci İsrail’in ve destekçisi ABD’nin dünya ölçüsünde halklar nezdinde yüzyüze kaldıkları büyük öfke, tepki ve tecrit, sonucun ne olacağını daha şimdiden göstermektedir. Bir Alman dergisine verdiği demeçte; askeri açıdan üstün olsak bile siyasi ve ahlaki üstünlüğü yitirmiş durumdayız, bunu kazanmadan savaşı kazanamayız diyen Şaron öncesi İsrail Başbakanı Ehud Barak, tam da bu aynı olguyu dile getirmektedir.

Türk devletinin ikiyüzlülüğü

Beyrut kasabı Şaron yönetimindeki siyonist İsrail’in Filistin kentlerine karşı giriştiği işgal ve Filistin halkına yönelttiği vahşet karşısında en büyük sıkıntıyı yaşayanların başında Türk burjuvazisi, onun adına ülkeyi yönetenler gelmektedir. Türk devleti bugün resmen ve alenen, bizzat Ecevit’in kendi deyimiyle, “Filistin halkına soykırım uygulayan” İsrail devletinin siyasi-stratejik müttefiki durumundadır. Ecevit’e bu sözleri söyleten de bu lanetli konumdan, bu konumun son gelişmeler karşısında yarattığı sıkıntıyı keskin sözlerle dengeleme ihtiyacından başka bir şey değildir. Nitekim aynı Ecevit bir yandan bunu söylerken, öte yandan İsrail’le yapılmış “tank modernizasyonu” antlaşmasının iptal edilmesinin sözkonusu olmadığını döne döne açıklamaktadır. İkiyüzlü duygusal sözlerle sözde Filistin halkının acıları paylaşılıren, gerçek siyasi-askeri ilişkilerle siyonist İsrail’e verilen destek olduğu gibi sürdürülmekte, “stratejik ortaklık”ın gereklerine harfiyen riayet edilmektedir.

Türk devletinin, hükümetinin ve medyasının son gelişmeler karşısında sığındıkları bir başka açıklama ise, İsrail saldırganlığını Şaron’un kişisel tercihleri ve politikalarına bağlamaktır. Bununla bir yandan siyonist devletin “milli politika” olarak izlediği çizgi aklanmakta, öte yandan bu çizginin arkasındaki gerçek uluslararası güç olan ABD emperyalizmi temize çıkarılmaktadır.

Türkiye, Türk burjuvazisi adına ülkeyi yöneten hükümetler sayesinde, kurulduğu andan itibaren İsrail’i tanıyan ve kimi zaman açıktan kimi zaman örtülü olsa da her zaman destekleyen bir ülke olmuştur. ‘89 yıkılışının ardından ve özellikle de köleci Oslo Barışı’nın sağladığı uygun ortamda, bu ilişkiler “stratejik ortaklık” düzeyine çıkarılarak resmiyete kavuşturulmuştur. Bugün işgal ve katliam karşısında İsrail’e verilen örtülü desteğin gerisinde, tarihsel temele dayalı bu ilişkiler vardır.

İsrail ile bu tarihi ilişkiler elbette nedensiz değildir. Türkiye ikinci emperyalist savaş sonrasından beri, ABD uydusu ve NATO üyesi olarak, emperyalizmin bölgedeki en önemli dayanağı durumundadır. 1948 yılında kurulan İsrail de, aynı şekilde, başta ABD olmak üzere batı emperyalizminin en önemli vurucu gücüdür. Bu iki devletin emperyalist dünya ile bu stratejik ilişkileri, onlar arasındaki güçlü tarihsel ilişkilerin de temelini vermektedir. Bu konumları onları benzer sorunlar karşısında benzer tutumlara yöneltmekte, böylece kader birliğini perçinlemektedir.

Türk devletinin İsrail ile ilişkileri ordu merkezli “derin devlet” tarafından belirlenen politika gereğidir. Aynı politika nasıl ki özgürlüğü ve bağımsızlığı için savaşan Cezayir halkına karşı Fransız emperyalizminin yanında yer almayı gerektirdiyse, bugün de yine özgürlüğü için savaşan Filistin halkı karşısında İsrail ve ABD’nin yanında yer almayı gerektirmektedir. Özellikle Ecevit aracılığıyla sergilenen ve tümüyle kitleleri yanıltmayı amaçlayan ikiyüzlü duygusal söylemler, bu kaba gerçeği örtemez.

11 Eylül sonrası gelişmeler, Türkiye halkının ezici çoğunluğuyla ABD emperyalizminin karşısında ve saldırıya hedef mazlum halkların yanında olduğunu açıklıkla ortaya koymuştu. Bugün de aynı tutum İsrail işgaline ve vahşetine karşı öfke ve nefret, Filistin halkına sempati ve destek olarak kendini göstermektedir. Devletin baskı ve yasakları, bunun bir dönemdir kitlelerde yarattığı edilgenlik, bu sempati ve desteğin eylemli biçimler almasını bugün için engelliyor. Fakat bu engeller aşılmaz değildir. Gelişmelerin sarsıcılığı, siyonist devletin pervasızlığı ile emekçilerde yarattığı büyük öfke ve nefret, kitlelerin eylemli tepkilere yöneltilmesi için önemli imkanlardır. Nitekim daha şimdiden hiç değilse emekçilerin en ileri kesimleri bunu somut olarak ortaya da koymaktadırlar.

Güncel ve acil görev bu protestoları süreklileştirmek, yaymak ve büyütmektir. 1 Mayıs kampanyasının en temel unsurlarından biri şimdi artık budur; Filistin halkına eylemli desteğin büyütülmesidir. İşçiler ve emekçiler Filistin halkına destek için harekete geçirilirken, Türk burjuvazisinin ve devletinin ikiyüzlülüğü teşhir edilmeli, ABD ve İsrail yanlısı maskesi düşürülmelidir. Tüm ilerici, yurtsever ve devrimci güçlerin yakın işbirliği ve ortak çabası bu çerçevede büyük önem taşımaktadır.

Her zamankinden daha güçlü bir inançla birkez daha yineliyoruz:

Emperyalist ve siyonist düşman yenilecek, Filistin kazanacak!..