30 Mart '02
Sayı: 12 (52)


  Kızıl Bayrak'tan
  Yaklaşan 1 Mayıs ve görevlerimiz
  Tüm çalışanlara grevli-toplusözleşmeli sendika hakkı!
  İMF istedi diye onbinlerce işçiyi sokağa atacaklar!
  Hain sendika bürokratlarını sırtımızdan atalım!
  Düzen cephesinden "kriz bitti" tartışmaları
  Gençlikten...
  "Sendikalar ne zaman işçinin tam örgütü olacak?"
  Sermayenin saldırılarına karşı durmak...
  Burjuva toplumu ve burjuva kadın hareketi
  Gülsuyu'nde militan Newroz kutlaması
  Newroz kutlamalarını doğru okumak!
  Roma'dan işçiler geçti!..
  Emperyalist saldırganlığa ve savaşa karşı...
  1 Mayıs'a hazırlanalım!
  "Teslimiyet asla!.."
  Nazım Hikmet ve emekçi kadınlar
  Bir öykü...
  Baskılar bizi yıldıramaz!..
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Meşruluğumuzu ve gücümüzü işçi sınıfının haklı ve yenilmez davasından alıyoruz!

Baskılar bizi yıldıramaz!..

Mamak İşçi Kültür Evi’ne keyfi polis saldırısı...

Mamak İşçi Kültür Evi 20 Mart günü akşamı sermayenin kolluk güçleri tarafından basıldı. Onlarca polisin katıldığı baskında İşçi Kültür Evi talan edilirken, iki çalışanımız ve o sırada bizi ziyarete gelen 4 dostumuz gözaltına alındı. Çalışanlarımızdan Evrim Erdoğdu çıkarıldığı nöbetçi mahkeme tarafından hiçbir gerekçe gözetilmeden tutuklanarak Ulucanlar Cezaevi’ne konuldu. Ayrıca Tuzluçayır ve çevresinde 2 gün boyunca gözaltı terörü estirildi. Bunun dışında İşçi Kültür Evi’nde gönüllü olarak ders veren arkadaşlar da gözaltına alınarak psikolojik baskı ve kaba dayakla yıldırılmaya çalışıldı. Yine aynı günün öğlen saatlerinde paralı eğitime karşı liseli öğrencilerin yaptığı basın açıklamasında gözaltına alınan Orhan Aydoğan, Tuzçayır Karakolu’nda sivil polisler tarafından işkenceden geçirildikten sonra, çıkarıldığı mahkemece tutuklanarak Ulucanlar Cezaevi’ne konuldu. Ankara TMŞ ekiplerinin yaptığı ev baskınları ve diğer gözaltılarla beraber toplam 11 kişi gözaltına alındı, bunlardan ikisi tutuklandı.

Baskın, gözaltı ve tutuklamalar tamamen keyfidir. Bu kural tanımazlığın, bu keyfiliğin, bu azgınlığın nedeni ne peki? Bu sorunun yanıtı İKE’nin çalışmalarında saklı. İKE kuruluşundan itibaren sermaye devleti tarafından paralı eğitim uygulamalarıyla eğitim hakları ellerinden alınan onlarca gence kapılarını açtı. Hiçbir ücret almadan eğitim verdi onlara. İKE sermayenin yozluğa ve çürümeye ittiği emekçilere ve gençliğe aydınlığın kapılarını araladı. Şehir merkezindeki sanat ve kültür etkinliklerine bırakalım para yetiştirmeyi, yol parası dahi bulup gidemeyen emekçi halk ücretsiz olarak sanatsal ve kültürel etkinliklerle tanıştı. Kendini anlattı, sorunlarını tartıştı, çekiç tutmaktan başka bir şey görmemiş nasırlı eller umudun türküsünü yazdı. İKE, evlerine hapsedilmiş düzenin çift yönlüaskısı ve sömürüsü altında inleyen kadınlara özgürlüğün yolunu gösterdi. Hücrelerinin kapılarını zorladı.

Kısacası İKE, emekçi halka yeni bir dünya sundu, bu dünyanın yaratılması için onlara yol açtı. Yüründü, omuz omuza, yürek yüreğe...

İşte bu saldırganlığın ve gözü dönmüşlüğün nedeni de bu. Çünkü onlar istiyorlar ki, işçi ve emekçiler karanlık dehlizlerden gökyüzünü göremeden, başka bir dünyanın olanaklı olduğunu bilemeden yaşasınlar. Böylelikle zulüm ve kan üzerine kurulu düzenleri emekçilerin sırtında yaşamaya devam etsin.

Ankara emniyetinin bu keyfi saldırısı, 5 aydır işçi sınıfının gür sesi olan, emekçilerin ve yoksulların yanında ve sorunlarının karşısında duran faaliyetimizi engellemeye yöneliktir. Onlar sesimizi boğmak, Ankaralı emekçilerin sahiplendiği bu bayrağı indirmek istiyorlar. Ama bunu başaramayacaklar. Çünkü biz meşruluğumuzu ve gücümüzü işçi sınıfının yıkılmaz ve yenilmez davasından alıyoruz. Çünkü biz milyonlarca emekçinin karşı konulmaz aydınlık geleceğinin temsilcileriyiz. Biz Nazım’ın ve Mayakovski’nin, Gorki ve Brecht’in yoldaşlarıyız. Nasıl ki onları, yaşamları boyunca baskı uygulamakla, susturmaya çalışmakla, bunun için gerektiğinde zindanlara atmakla susturup durduramadıysanız bizi de susturamazsınız ve durduramazsınız, bu mümkün değildir!

Bizim türkümüz zindanlarda, fabrikalarda, ocaklarda ve tarlalarda söyleniyor. Bizim türkümüz yeryüzünün dört bir yanında söyleniyor. Bu umudun ve özgürlüğün türküsüdür. Tarih boyunca gücünüz yetmedi bu türküyü susturmaya, bundan böyle de yetmeyecek!

Bizler İKE çalışanları olarak kurumumuza yönelik baskıların son bulmasını ve keyfi bir şekilde tutuklanan arkadaşlarımızın derhal serbest bırakılmasını istiyoruz. Bu konuda işçileri, emekçileri ve ilerici-devrimci kamuoyunu duyarlı olmaya, bize destek vermeye çağırıyoruz.

Baskılar bizi yıldıramaz!
Devrimci sanat susturulamaz!
Karanlık değil, sosyalizm kazanacak!

Mamak İşçi Kültür Evi



Medyada reklamı yapılan Mert Çelik gerçeği...

“Laila” değil, sömürü cehennemi!

Emeğin aşırı sömürüsü üzerinden daha fazla kâr amacı güden sermaye sınıfı, bunun için çalışma koşullarını ağırlaştıran her türlü yol ve yöntemi çeşitli kılıflar altında uygulayarak, işyerlerini adeta sömürü cehennemine çeviriyor. Sonu gelmeyen ekonomik krizlerin aşılması adına, ülkenin refaha çıkması adına, “milli birlik ve beraberlik” adına, demokratikleşme ve AB’ye girme adına işçilerden istenen fedakarlık, kötü çalışma koşulları ve her alanda yıkıma uğratılan yaşamlar olarak karşılığını buluyor. Sömürü çarkının daha vahşi dönmesine ve düzenin ayakta kalmasına hizmet ediyor. Baskı ve sömürünün daha da katmerleşmesi anlamına geliyor.

İşçileri dipsiz bir sömürü ve sefalet çukuruna itmek, bilinçlerini bulandırmak için düzenin tüm kurumları aracılığı ile devreye soktuğu saldırılardan birisi de dinsel gericiliktir. Sermayenin sözcülüğünü üstlenen düzen medyası ile satılık kalemşörlerinin bundan bir süre önce yaptıkları haber, dinsel gericiliğin ve bununla beraber uygulanan politikaların işçileri sömürmede nasıl kullanıldığına güzel bir örnek oluşturuyor. Fabrikanın vahşi sömürü çarkları arasında acımasızca öğütülen, emekleri gaspedilen işçiler, bu gerçeklik içindeki çalışmadan soyutlanarak, keyif çatıyorcasına magazin sayfalarına meze yapıldılar.

Söz konusu fabrika İstanbul’un sanayi bölgesi olan Büyükçekmece’ye bağlı Kıraçlar Köyü’ndeki Mert Çelik’tir. Fabrikanın patronu, diğer patronlardan bazı farklılıklar göstermektedir. Mehmet Tanrısever, Minyeli Abdullah filminin yapımcısı, “Sürgün” ve “Çizme” gibi ödüllü filmlerin yönetmeni olarak islami sinemanın önde gelen isimlerinden biridir. Bu kan emici işçileri iliklerine kadar sömürerek servetine servet katmış ve bugünlere gelmiştir. Dini duyguları kullanması sömürüyü daha kolay ve meşru bir zeminde yapmasını sağlamaktadır. Vicdanlı, babacan, dürüst, dinli-imanlı bir insan rolüne bürünerek işçi-patron çelişkisini perdelemeye, böylelikle azgın sömürüyü kolaylaştırmaya çalışmaktadır. Onun için her yol mübahtır.

Fabrikadaki çalışma koşulları medyada yansıtıldığı gibi hiç de öyle güllük gülistanlık değil. Sermayenin dini de imanı da para, yani daha fazla kâr ve sömürüdür. Sabah gazetesinde “Laila gibi” diye sunulan bu fabrikada sömürü ve çalışma koşulları ne dinle, ne reklamla örtülüp gizlenebiliyor. 300 işçinin çalıştığı bu fabrikada günde 14 bin gibi rekor sayılacak düzeyde tencere yapılıyor. Bu özelliğiyle fabrika, Avrupa’nın en büyük, dünyanın ise dördüncü büyük tencere üreticisi haline gelmiştir. Bu ünvan işçilerin yoğun ve uzun çalışma saatlerinin bir ürünüdür. İşçilerin azgın sömürüsü üzerinden patron servetine servet katarak bugünlere gelmiştir. Krizden etkilenmediği gibi, üretim %40 artmıştır.

Yaş ortalaması 25 olan fabrikada kadın işçiler çoğunluğu oluşturuyor. Çift vardiya üzerinden 12 saat çalışan işçiler çelik üretiminin getirdiği ağır çalışma koşullarıyla yüzyüzeler. Bir yandan ortalığa yayılan metal tozları, diğer yandan uzun ve yorucu çalışma koşulları işçilerin sağlığını olumsuz etkiliyor. Tek düze, ayakta uzun saatler alan çalışma verimi azaltacağı için, patron üretimi arttırmak amacıyla, işçilere bazı zorunlu uygulamalar dayatıyor. Buna uymayanlara ise kapı gösteriliyor. Yani işten atılma demoklesin kılıcı gibi işçilerin başında sallandırılıyor.

İşçilerin dini duygularını kabartmak için hoparlörden yüksek sesle marşlar dinletiliyor. Tozdan etkilenmemeleri için kadın işçilerin baret, vb. takması gerekirken, türban dayatılıyor. İşçiler yoğun iş temposuna sabah on dakikalık spor ve okunan Kuran’la başlıyorlar. Öğle yemeğine kadar yoğun bir çalışma. Günah olduğu gerekçesiyle verilen yemeği dökmek ya da yememek yasak. Yemekten sonra tekrar spor ve müzik eşliğinde dans. Bu programlara katılmak zorunlu. Katılmama ya da etkin olarak katılmamanın karşılığının dayak olduğu söyleniyor.

İşbirlikçi düzen medyası bilinçli olarak bunlardan bahsetmiyor. Bütün bunların işçilerin özgür iradesine dayanmadığı, verimliliği, yani patronun kârını artırmaya dönük olduğu bilinçli olarak gizleniyor. Habere bakılırsa, işçiler fabrikaya çalışmaya değil, sanki eğlenmeye gidiyor. Burayı, işçilerin alınteri döktükleri, kendileri için sefalet, patron için servet ürettikleri bir yer değil de, zenginlerin eğlence merkezi olan Laila gibi sunmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Orada bir havuz var ama kimin için? Günde 12 saat çalışan hangi işçi havuz sefası yapabilir?

Evet burası bir cennet, ama sömürü cenneti. Belki “Laila” gibi, ama patronlar için. Sahi, işçilerin aldığı ücretten neden hiç bahsedilmiyor dersiniz!

İşçiler, çığ gibi büyüyen işsizler ordusunun bir elemanı olmamak için pek çok dayatmalara boyun eğiyorlar. Fakat göz boyamaya dönük şeylere de inanmıyorlar. Kimi işyerlerinde krizden kurtulmak adına, ülke ve vatan çıkarları adına işçiden fedakarlık isteniyor. Bu fedakarlıklar İMF reçetelerinin uygulanmasının bir kılıfı oluyor. Düşük ücretler, ekonomik ve sosyal hakların gaspı, ücretsiz izinler, sigortasız sendikasız çalışma, tazminatların kaldırılması vb. saldırılar işçilere fatura ediliyor. Mert Çelik gibi kimi işyerleri ise bir yandan havuzlarıyla, tenis kortlarıyla, sinemalarıyla çağdaşlık ve modernlik görüntüsü sunarken, diğer yandan dinsel gericiliği sonuna kadar kullanıp işçilerin bilincini bulandırarak düzenlerini korumaya çalışıyorlar.

Elbette işçilerin insanca çalışma koşullarına, çalışırken sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılamaya, dinlenmeye ihtiyaçları var. Bu onların temel hakkı. Ama bu düzende işçilerin bu çalışma ve yaşam koşullarına ulaşması mümkün değildir. İşşizlik korkusu, fiziki ve ruhsal olarak işçiyi bitiren ağır çalışma koşulları, uzun çalışma saatleri ve tüm bunların karşılığında sefalet ücretleri… Tüm o süslü reklamları kazıdığımızda altından bunlar çıkıyor. Kapitalizm işçiler için budur. İşçiler insanca çalışma ve yaşam koşullarına ancak sermayenin saltanatına son vererek ulaşabilirler. Bunun için öncelikle partilerine sahip çıkmaları gerekiyor.

Esenyurt’tan komünist bir işçi