30 Mart '02
Sayı: 12 (52)


  Kızıl Bayrak'tan
  Yaklaşan 1 Mayıs ve görevlerimiz
  Tüm çalışanlara grevli-toplusözleşmeli sendika hakkı!
  İMF istedi diye onbinlerce işçiyi sokağa atacaklar!
  Hain sendika bürokratlarını sırtımızdan atalım!
  Düzen cephesinden "kriz bitti" tartışmaları
  Gençlikten...
  "Sendikalar ne zaman işçinin tam örgütü olacak?"
  Sermayenin saldırılarına karşı durmak...
  Burjuva toplumu ve burjuva kadın hareketi
  Gülsuyu'nde militan Newroz kutlaması
  Newroz kutlamalarını doğru okumak!
  Roma'dan işçiler geçti!..
  Emperyalist saldırganlığa ve savaşa karşı...
  1 Mayıs'a hazırlanalım!
  "Teslimiyet asla!.."
  Nazım Hikmet ve emekçi kadınlar
  Bir öykü...
  Baskılar bizi yıldıramaz!..
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Tüm çalışanlara grevli-toplusözleşmeli sendika hakkı!

Sermaye karşısında işçi ve emekçilerin en önemli mücadele araçlarından birisi elbette ki sendikalardır.

Kapitalizmin ilk evrelerinden itibaren işçiler maruz kaldıkları sömürü ve baskıyı sınırlandırmak, bir takım haklar elde edebilmek için örgütlenerek güçlerini birleştirme yoluna gitmişlerdir. Sendikalar bu ihtiyacın ve uzun yıllara yayılmış bir mücadele deneyiminin ürünü olarak ortaya çıkmışlardır. 19. yüzyılın başlarından itibaren özellikle Avrupa ve Amerika’da hayli yaygın ve güçlü sendikal örgütlenmeler oluşturulmuş, bunlar sermaye sınıfına karşı hak ve özgürlükler mücadelesinde önemli bir işlev görmüşlerdir.

Sendikalarda örgütlenme ve bununla bağlantılı olarak toplusözleşme yapma ve greve çıkma hakları özellikle 1930’lu yıllardan itibaren burjuva yasalarında da yer almıştır. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden dönemde kabul ettiği sözleşmelerde de bu haklara yer verilmiştir.

Önemle vurgulamak gerekir ki, burjuvazi bu hakları bahşetmemiştir. Onun bu tutumunun gerisinde, o dönemin güçlü devrimci sınıf hareketlerinin, yükselen sosyalizm dalgasının ve elbette ki muzaffer Ekim Devrimi’nin yarattığı basınç vardır. Avrupa ve Amerika burjuvazisi işçi sınıfını iktidar mücadelesinden alıkoymanın, onu düzen içinde tutmanın çaresini bir takım tavizler vermekte bulmuştur.

Bugün ise işçi ve emekçilerin örgütlenme hakkı bütün dünyada tehdit altındadır. Zira kapitalist sistem son 30 yıldır bunalımdan bir türlü yakasını kurtaramamaktadır. Yapısal bunalımı belli bir süreliğine de olsa aşmanın çaresini sömürüyü dünya ölçeğinde daha da yaygınlaştırıp derinleştirmekte, demek oluyor ki krizlerin faturasını işçi ve emekçi yığınlara kesmekte görmektedir.

Bu konuda emperyalist-kapitalist sistemin planlarını bozabilecek yegane güç işçi ve emekçilerin örgütlü mücadelesidir. Bunun bilincinde olan sermaye, işçi ve emekçileri güçlü örgütlenmelerden yoksun bırakmak, varolan örgütlenmeleri tasfiye etmek için sistemli bir çaba içerisindedir. Geçmişte tanımak zorunda kaldığı bu hakkı yeniden gaspetmek için her türlü yola başvurmaktadır. ‘80’lerden bu yana uygulamaya konan neo-liberal saldırı politikalarının en temel hedeflerinden biri işçi ve emekçi yığınların örgütlendiği sendikal yapıların tasfiyesidir. Özelleştirme, taşeronlaştırma ve esnek üretim yöntemlerinin devreye sokulması gibi politikaların aynı zamanda sendikal örgütlenmeleri zayıflatması bir tesadüf değildir.

Bu politikaların hem emperyalist ülkelerde hem de bağımlı ülkelerde uygulamaya sokulması sonucu son 15 yılda sendikalı işçi sayısında önemli düşüşler olmuş, sendikal örgütler büyük güç kaybına uğramıştır. Kuşkusuz ki bunda sendikal hareketin ideolojik olarak da burjuvazi tarafından teslim alınmasının; devrimci sınıf sendikacılığı ve militan mücadele yerine “çağdaş sendikacılık” türünden burjuva akımların, buna uygun “mücadele” yöntemlerinin sınıf hareketine hakim kılınmasının da temel önemde bir payı bulunmaktadır.

Türkiye’de sendikal haklar

Türkiye’de işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele geleneği Avrupa ve Amerika işçi sınıfı hareketiyle karşılaştırıldığında bir hayli zayıftır. Demokratik, sosyal ve iktisadi alandaki bir dizi hakkın elde edilmesi için verilen mücadele bazı anlamlı çabaların ortaya konmasıyla sınırlıdır. Birçok alanda olduğu gibi sendikal örgütlenmeye ilişkin haklar da başlangıçta daha çok uluslararası sınıf hareketinin bir kazanımı olarak elde edilmiştir. Türkiye işçi sınıfı hareketinin bu konuda zorlayıcı bir basıncı olmadığı ölçüde, bu haklar sermaye devleti tarafından en iğreti biçimde kendi yasalarına aktarılmıştır. İşçi sınıfı ve emekçiler, özellikle ‘60’lı ve ‘70’li yıllardaki mücadeleleriyle, sendikal hak ve özgürlüklerden belli ölçülerde yararlanma imkanı bulmuşlardır. Toplumsal mücalenin belli bir ivme kazanmasına paralel olarak nispeten güçlü sendikal yapılanmalar ortaya çıkmıştır. Bugün ise durum birçok yönüyle hayli farklıdır.

Sendikal hakları kullanmanın engelleri

Bugün Türkiye işçi sınıfının ve emekçilerin sendikal örgütlenme hakkını daha etkin kullanmalarının önünde iki temel engel vardır.

Bunlardan biri, bütünüyle anti-demokratik, yasakçı hükümlerle bezenmiş 12 Eylül ürünü burjuva hukukudur. 12 Eylül faşist darbesi sermaye sınıfının çıkarlarını korumak için yapılmıştır. 12 Eylül hukuku da sermayenin çıkarlarını en ileri düzeyde koruyup kollamak için düzenlenmiştir. Anayasa ve yasalarla işçi ve emekçi yığınların tüm hak ve özgürlükleri daha da güdükleştirilmiş, kullanılamaz hale getirilmiştir. Bunlardan biri de sendikal örgütlenme, grev ve toplusözleşme haklarıdır. Bugün yasalarda biçimsel olarak sendikalara üye olma, toplu sözleşme yapma ve greve çıkma hakları mevcuttur. Fakat gerçek yaşamda bir işçinin sendikaya gidip üye olması bile işten atılmayı, daha başka baskılarla karşılaşmayı göze alması anlamına gelmektedir.

Sendikal örgütlenme hakkının içinin boşalmasının, kullanılamaz hale gelmesinin bir diğer nedeni de sermayenin örgütsüzleştirme saldırısıdır. Bugün İMF denetiminde uygulanan özelleştirmeler ve kamudaki tasfiye operasyonu, giderek yaygınlaşan taşeronlaştırma ve esnek üretim, hükümetin yasalara dayanarak verdiği grev yasaklama ve erteleme kararları sendikaların işlevsizleşmesine yolaçmaktadır. Sendikal ihanet şebekelerinin sendikaları sermaye adına sınıfı denetleme aracı olarak kullanmaları bu durumu daha da ağırlaştırmakta, işçi yığınlarını sendikal örgütlenmeden giderek uzaklaştırmaktadır. Sonuç olarak bugün en iyimser rakamlarla bile işçi sınıfının ancak yüzde 8’i sendikalarda örgütlüdür.

Kamu emekçileri hareketinin rolü

Türkiye’de kamu emekçileri ‘90’lı yılların başından itibaren güçlü bir sendikalaşma mücadelesi içinde oldular. Grevli-toplusözleşmeli sendikal hak talebi ekseninde harekete geçen kamu emekçileri, fiili olarak sendikalarını kurdular. Bunları korumak ve kitleselleştirmek için devletle dişe diş bir mücadele yürüttüler. Sendikal hakların sınıf ve emekçi kitleleri içinde yeniden meşrulaşmasında bu mücadelenin yabana atılmayacak bir katkısı olmuştur.

Ne var ki kamu emekçilerinin mücadelesi de son yıllarda giderek bir kilitlenme içerisine girmiştir. Devlet kamu emekçilerine grev ve toplusözleşme haklarını içermeyen bir sahte sendika yasası dayatmıştır. Buna karşı yeterince etkin bir mücadelenin örgütlenememesi sonucunda sahte sendika yasası geçen yıl meclisten geçirilmiştir. Yasanın meclisten geçmesi, kamu emekçilerinin örgütlendiği sendikaların içe kapanmalarını hızlandırmış, eski dinamizmlerini ve mücadeleci kimliklerini önemli ölçüde aşındırmıştır.

Örgütlü mücadelenin kritik önemi

Kaba hatlarıyla ortaya konan tablo, Türkiye’de geniş işçi ve emekçi yığınların örgütsüz olduğunu, varolduğu kadarıyla da sendikal örgütlerin sınıf ve emekçilerin çıkarları doğrultusunda kullanılamadığını göstermektedir.

Oysa işçi ve emekçilerin sadece ekonomik ve sosyal çıkarlarını savunmak için değil, sermayenin kapsamlı yıkım programlarına karşı koyabilmek için de bugün güçlü örgütlenmelere ihtiyacı vardır. İMF’nin dayattığı sömürü ve yıkım politikalarını püskürtmenin, sosyal hakların gaspına engel olmanın, emperyalist savaşa ve saldırganlığa karşı sınıfın gücünü ortaya koymanın yolu sınıf hareketinin devrimci temellerde örgütlenmesidir. Bunun bir boyutu da işçi ve emekçi yığınların sendikal örgütler içerisinde biraraya gelmesi, sermayeye karşı güçlerini birleştirmesidir. Örgütsüz işçi ve emekçi yığınlarının bugünkünden daha geniş kesimlerinin sendikalarda örgütlenmesi, yanısıra mevcut sendikalardaki sendikal ihanet barikatının aşılması, güçlü bir sınıf hareketiaratılmasının olmazsa olmaz koşullarındandır.

Kuşkusuz bu çok kolay bir iş değildir. Fakat hem hak kayıplarını ve yıkımları sınırlamak için, hem de sınıfı sermaye karşı iktidar mücadelesine hazırlamak için bunun başarılması gerekmektedir.

Bu nedenle, işçi ve emekçi yığınları sendikal örgütlenme haklarını kullanmaya çağırmak, bu hakların sınırlarını genişletme mücadelesini örgütlemek, bütün bunları siyasal bir sınıf hareketini yaratma çabasıyla birleştirmek gibi temel bir görevle yüzyüzeyiz. Bugünkü koşullar ne olursa olsun, ortaya çıkan her olanak sınıfı daha ileri düzeyde örgütlemek ve mücadeleye sevketmek için kullanılmalıdır.