30 Mart '02
Sayı: 12 (52)


  Kızıl Bayrak'tan
  Yaklaşan 1 Mayıs ve görevlerimiz
  Tüm çalışanlara grevli-toplusözleşmeli sendika hakkı!
  İMF istedi diye onbinlerce işçiyi sokağa atacaklar!
  Hain sendika bürokratlarını sırtımızdan atalım!
  Düzen cephesinden "kriz bitti" tartışmaları
  Gençlikten...
  "Sendikalar ne zaman işçinin tam örgütü olacak?"
  Sermayenin saldırılarına karşı durmak...
  Burjuva toplumu ve burjuva kadın hareketi
  Gülsuyu'nde militan Newroz kutlaması
  Newroz kutlamalarını doğru okumak!
  Roma'dan işçiler geçti!..
  Emperyalist saldırganlığa ve savaşa karşı...
  1 Mayıs'a hazırlanalım!
  "Teslimiyet asla!.."
  Nazım Hikmet ve emekçi kadınlar
  Bir öykü...
  Baskılar bizi yıldıramaz!..
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Sermayenin saldırılarına karşı durmak örgütsüzlüğü ve güvensizliği aşmakla mümkün

M. Dicle

İşçi sınıfının örgütsüz ve dağınık olduğu bugün genel kabul gören bir olgudur. İMF-TÜSİAD reçetelerinin pervasız bir şekilde yaşama geçirilmesi, ekonomik-demokratik haklar ve sosyal kazanımların kolayca gaspedilmesi bu örgütsüzlük sayesinde mümkün olmaktadır.

İşçi sınıfının mevcut durumda sahip olduğu tek kitlesel örgütlülük sendikalardır. Sendikalarda örgütlülük oranına baktığımızda tablonun vahameti ortaya çıkar. 1970’li yıllarda milyonlarca işçi örgütlü iken, bugün bu sayının 600 binlere kadar gerilediği sendikacılar tarafından dile getirilmektedir. ‘70’li yıllara göre işçi sayısındaki büyük artış da hesaba katıldığında, örgütsüzlüğün vardığı boyut ortaya çıkar.

Sermaye cephesinin sınıfın sendikal örgütlülüğünü dağıtma saldırısında başarılı olabilmesinde farklı etkenlerin rolü olmakla beraber, en önemli pay hain sendika bürokratlarına aittir. Örgütsüzlüğün kriz fırsatçılığına imkan tanıdığı şu günlerde kapitalistler fabrikalarını adeta birer çiftlik haline çevirmiş durumdadırlar. Özellikle orta işletmelerde bu durum belirgindir.

Örgütsüzlüğün sınıfın güncel yaşamına yansımaları

Ömrünün önemli bir bölümünü fabrikada geçiren bir işçi için üretim süreci günlük yaşamda önemli bir ağırlığa sahiptir. Patronların saldırıları, sosyal ilişkiler, çatışmalar vb. çoğunlukla fabrika ortamında yaşanır. Bu açıdan üretim süreci işçinin yaşamında özel bir önem taşır. Yaşadığı sorunlara, uğradığı haksızlıklara, yoğun sömürüye karşı sınıf kardeşleriyle beraber mücadele etmek her zaman arzulanan bir şeydir. Zira bir işçi tek başına sorunların üstesinden gelemeyeceğini bilir. Genelde birlik olmak ve beraber mücadele etmek ortak bir özlemdir.

Ancak bu özleme öyle kolayından ulaşmanın mümkün olmadığı, her örgütlenme çalışmasının sabırlı ve zorlu bir mücadele gerektirdiği de gerçektir. Bu alanda deneyimi olmayan ya da olumsuz deneyimler yaşayan işçiler kolayca umutsuzluğa kapılabilmekte, yeniden mücadeleye girişmekte tereddütlü davranabilmekte, “denedik gördük, bu çaba boşunadır” diyebilmektedirler. Kuşkusuz bu olumsuz tablonun oluşmasına yol açan çok sayıda etken vardır. Sendikaların işçileri satması, sınıf ve kitle hareketindeki durgunluğun yarattığı umutsuz ruh hali vb. Bu koşullarda içe kapanma, küçük gruplaşmaların oluşması, sonu gelmez futbol tartışmaları, “şans oyunlarına” yönelme, dinsel gericiliğin etkisi altına girme ilk göze çarpan eğilimlerdir. Bu eğilimleri bir gerçeklerden kaçış ya da kendine sı&currn;ınak arama olarak da değerlendirmek mümkündür. Sorunlar altında ezilmek de bu tabloyu tamamlamaktadır.

“Bu işyerinde, bu işçilerle bir şey olmaz!”

İşçilerle konuşulduğunda; kapitalistlerin saldırıları konusunda asgari bir bilinç açıklığı, burjuvazi adına ülkeyi yönetenlerden (tüm düzen partilerinden) hiçbir beklentilerinin kalmadığı ve bu güçlere karşı birlik sağlanarak mücadele edilmesi gerektiği ilk anda dile getiriliyor. Hatta bazı işçiler bir iç savaşa ihtiyaç olduğunu, sorunların başka şekilde çözülemeyeceğini bile söyleyebiliyorlar. Burada net bir sınıf bilinci olmasa da, asgari bir bilinç ve sınıf içgüdüsünden bahsetmek mümkün. Genelde dünya sorunlarıyla ilgilenmeyen işçilerin Arjantin işçi ve emekçilerinin direnişlerine ilgi duymaları, haberleri izleyip konuyu tartışmaları, Türkiye’de de aynısını yapmak gerektiğini dile getirmeleri bunun göstergesidir.

Bu bakışaçısının normalde örgütlülüğe yönelişi beraberinde getirmesi gerekir. Ancak sorun tam da bu noktada ortaya çıkıyor. İlk adımın çalıştığımız fabrikada, yaşadığımız semtte atılmasını, bunun için hemen şimdiden harekete geçmek gerektiğini söylediğimizde, “bu işçilerle mi?” sorusuyla karşılaşıyoruz. “Bu işçilerle, bu fabrikada bir şey yapılamaz, burada patron yalakası çoktur, çoğu işçi korkmaktadır” vb. gerekçeler birbiri ardına sıralanıyor. Burada birlikte mücadeleye duyulan özlem ile bu mücadeleden uzak durmayı gerekçelendirme ikilemi aynı anda karşımıza dikiliyor. Bu bakışaçısı; bir yandan örgütlülüğün gerekliliğini kabul ederken, öte yandan onu ulaşılamaz görerek pasif kalmaya yol açmaktadır. Bu da sınıfın yaşadığı çıkmazı aşmasını zora suyor. Ancak bu ikilem, uygun araçlar devreye sokulduğunda, işçilere güven veren bir çalışma yapıldığında, edilgenliği kırmanın mümkün olduğuna da işaret ediyor.

Olmayan kurtarıcıyı bekleme eğilimi

Sorunlar ağır, içinden çıkılmaz olunca ve insanlar kendilerini bu sorunlara karşı mücadelenin öznesi olarak görmeyince, doğal olarak çözüm bir kurtarıcıya havale edilmektedir. Ancak burada da bir sorun vardır. Zira ortada somut bir kurtarıcı yoktur. Üstelik burjuva partilerinden herhangi bir beklenti de kalmamıştır. Buna rağmen bir gün bir kurtarıcının ortaya çıkacağı ve sorunlara çözüm üreteceğini varsayarak beklemek kaderci-tevekkülcü eğilimleri güçlendirmektedir.

Birlik olup mücadele etmenin gerekliliği ile bu kaderci bekleyiş, sınıfın içinde bulunduğu ikilemin bir göstergesidir. Bu ikilemde hangi eğilimin ağır basacağı sınıf mücadelesinin seyri tarafından belirlenecektir.Verili koşullarda baskın olan bir eğilim henüz net değildir. Örgütsüzlüğün yaygınlığına ve sınıf hareketindeki durgunluğa rağmen sınıfın tamamen kaderci bir eğilim içinde olduğu söylenemez. Ancak hareketin içinde bulunduğu durgunluk uzun bir zamana yayılırsa, pasif kalmanın çürümeye dönüşme tehlikesini artıracağı da gözardı edilemez. Burada örgütsüzlük güvensizliği beslemekte, tersinden ise güvensizlik, ortak hareket etmeyi, sermaye saldırılarına karşı örgütlü bir direnişi zora sokmaktadır. Bu tablonun patronların işine yaradığı, onlara da pervasız saldırma olanağı sağladığı ise herkesin malumudur.

Güçler bu cendereyi kırmak için seferber edilmelidir

Sendikal ihanet barikatını aşamayan örgütlü işçilerin saldırıları püskürtme konusunda yetersiz kalmaları sık yaşanan bir durumdur. İşçi sınıfının bu öncü bölüklerinin mücadele birikim ve deneyimine sahip oldukları halde böylesi sorunlar yaşadıkları bir ülkede, bu deneyim ve birikimden yoksun olan sınıfın örgütsüz bölüklerinin içinde bulundukları dağınıklığı aşmaları zorlu ve soluklu bir mücadeleyi kaçınılmaz kılmaktadır. Bu mücadelede mesafe alınabilmesinde kuşkusuz ki sınıfın öncü bölüklerinin ve sınıf devrimcilerinin rollerini hakkıyla oynamasının özel bir önemi vardır.

Burada öncü bölüklerin ön açıcı olarak lokomotif rolü üstlenmeleri gerektiği açıktır. Bu durum, sınıfın nicel olarak gövdesini oluşturan ve halen örgütsüz olan geniş kesimlerinin mücadelede yerini almasının taşıdığı önemi azaltmaz. Orta işletme olarak kabul edilen, tekellere yedek parça ve girdi mal sağlayan bu fabrikalarda da örgütlenmek önem taşımaktadır.

Örgütlü fabrikalarda sendikal bürokrasi engelini aşmak için taban inisiyatifini açığa çıkartmak ne kadar önemliyse, orta işletmelerdeki örgütsüzlüğü aşmak için de aynı oranda önemlidir. Bu işletmelerde hem sendikal örgütlenmeye hem de tabanı harekete geçirecek örgütlülüğe ihtiyaç vardır. Bu zorlu görev öncü işçilerin ve sınıf devrimcilerinin önünde durmaktadır. Güvensizlik ablukasını parçalamanın tek yolu budur.



KESK’ten “Ücretli doğum izni hakkı” için eylemler...

İzmir:

KESK’in başlattığı “Ayrımcılığa karşı eşitlik için örgütlenme zamanı kampanyası” ücretli doğum izni talebiyle devam ediyor. Bu amaçla 26 Mart günü Konak Sümerbank önünde bir basın açıklaması yapıldı. Doğum izni süresine ilişkin taleplerin yanısıra şu talepler dile getirildi:

“Çocuk bakımını sadece annenin görevi olarak tanımlayıp kadını eve hapseden ya da hem evde hem işte sömürüyü derinleştiren zihniyete ‘dur’ diyoruz. Çocuk bakımının toplumsallaşmasını istiyoruz. Bu nedenle; en az elli çalışanın bulunduğu işyerlerinde devlet tarafından kreş ve gündüz bakımevleri açılmalıdır. 24 saat hizmet veren kurumlarda kreşler 24 saat açık olmalıdır. Küçük il ve ilçelerde ise merkezi kreşler açılmalıdır. Kreşlere ücretsiz servis konmalıdır. Yine çalışan kadınlara verilen emzirme saatleri artırılmalı, sağlıklı emzirme koşulları sağlanmalıdır.”

Yaklaşık 130 kamu emekçisinin katıldığı eylemde, “Kreş ve gündüz bakımevi istiyoruz!”, “Doğum izni Bulgaristan’da 3 yıl, Türkiye’de 3 hafta!” yazılı dövizler taşınırken; “Doğum izni hakkımız söke söke alırız!”, “Yaşasın örgütlü mücadelemiz!”, “Ücretsiz kreş istiyoruz!”, “Sağlık hakkımız gasp edilemez!” vb. sloganlar atıldı. (SY Kızıl Bayrak/İzmir)

İstanbul:

“Ayrımcılığa karşı eşitlik için örgütlenme zamanı kampanyası” çerçevesinde 26 Mart’ta İstanbul’da basın açıklaması yapıldı. KESK binası önünde yapılan eyleme yaklaşık 70 kişi katıldı. Açıklamada, kadınlara hamilelik sırasında ve sonrasında insanca çalışma ve yaşama koşulları sağlanmasına ilişkin talepler ileri sürüldü. Çocuğun sağlığı açısından en az altı ay emzirilmesi gerektiği, bunun için en az elli kişinin çalıştığı işletmelerde emzirme odaları ve kreş açılması gerektiği vurgulandı. (SY Kızıl Bayrak/İstanbul)

Adana:

Eğitim-Sen Adana Şubesi ve KESK Adana Şubeler Platformu’nun 26 Mart günü aynı konuyla ilgili yaptığı basın açıklamasında ise şunlar söylendi: “Doğum sonrası babaya 10 günlük ücretli izin hakkı tanınmalıdır. Ücretli doğum izin sürelerinin bitiminden itibaren tercihe bağlı olarak bir yıl ücretsiz izin hakkı tanınmalı, anne ve babanın bu hakkı 6’şar aylık sürelerle dönüşümlü olarak hizmet süresinden sayılmalıdır.” (SY Kızıl Bayrak/Adana)