16 Mart '02
Sayı: 10 (50)


  Kızıl Bayrak'tan
  İşgal, katliam ve terör politikasına karşı ölümüne direniş sürüyor!
  Halkların katili Cheney Türkiye'den defol!
  Sahte tartışmalar değil birleşik-militan mücadele!
  Büyüyen öfke ve çözüm arayışı
  Sendikal ihanete karşı tabanın örgütlü sesini yükseltelim!
  "Salonlarda değil, alanlarda mücadele etmek istiyoruz!"
  Türkiye'de 8 Mart eylemleri...
  "Anadilde eğitim hakkı"na tutuklama!..
  8 Mart ve burjuva toplumunda kadın hakları
  Hücresinden sıyrılan kadın...
  Emekçi kadını sınıf mücadelesi saflarına kazanacağız!...
  Yurtdışında 8 Mart etkinlikleri...
  Susurluk ordu ve devlettir!
  Direniş tüm saldırılara rağmen kararlılıkla devam ediyor
  Bültenlerimizden...
  Filistin direnişinin öğrettikleri...
  Kürt halkının dostlarına!..
  Fırtınayla gelenler
  Sınıfı örgütlemede her türlü araç ve yöntemi kullanmalıyız!
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



  Türk-İş bölge toplantıları başladı...

Büyüyen öfke ve çözüm arayışı

Türk-İş Genel Merkezi’nin başlattığı “Bu ülke bizim kampanyası”nın geniş katılımlı ilk toplantısı 9 Mart’ta Bostancı Kültür Merkezi’nde yapıldı. Bu kampanya doğrultusunda yedi bölgede daha toplantı yapılacak ve çıkartılan talepler listesine işçilerden onay alınacak.

Saat 11:00’de başlayan toplantıya TEKSİF, Tek Gıda-İş, Haber-İş, Liman-İş, Demiryol-İş, Tes-İş, Yol-İş, TÜMTİS, Petrol-İş, Kristal-İş, Hava-İş, Belediye-İş, Orman-İş, Deri-İş, Selüloz-İş, Basi-Sen ve Türk Metal Sendikası katıldılar. Toplantıda yaklaşık 4 bin işçi vardı. Bunların çoğunluğunu şu anda sermayenin güncel saldırılarının hedefi durumundaki fabrika ve işletmelerden gelen işçiler oluşturuyordu. Özelleştirme saldırısı ile karşı karşıya kalan Sümerbank işçileri, Telekom işçileri, Cevizli Tekel işçileri, Hava Yolları işçileri, işten atılan Aktif Dağıtım işçileri, Teka Puro İşçileri, Tuzla deri işçileri bunlardan bazılarıydı. Özellikle bu işletmelerden işçiler attıkları sloganlar ve coşkularıyla toplantıda ayrı bir hava yarattılar.

İlk konuşmayı TEKEL’de çalışan Tek Gıda-İş sendikası üyesi bir kadın işçi yaptı. Sınıfın yüzyüze olduğu saldırılar yanında Afganistan’a asker gönderilmesine de değinen konuşmacının “Bizim çocuklarımızdan birinin bir damla kanı, bu ülkeyi yönetenlerin hepsinden daha değerlidir. Çocuklarımızın para için savaşa gönderilmesini istemiyoruz” sözleri salondan sloganlarla desteklendi ve alkış aldı.

Daha sonra Teksif’ten işyeri temsilcisi Dursun Açıkgöz, Haber-İş 1 No’lu Şube Başkanı Levent Dokuyucu, Belediye-İş 3 No’lu Şube Başkanı Hüseyin Ayrılmaz, Petrol-İş Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın birer konuşma yaptılar.

Dursun Açıkgöz konuşmasında, “Bu hükümet emekçinin sorunlarına çözüm arayacağına, Apo’yu ipten kurtarmak için uğraşıyor” türünden şeyler söyledi. Bu sözler salondan kayda değer bir destek görmedi.

Sınıfın sorunlarına ve emperyalist savaşa değinen Levent Dokuyucu ise ilgiyle dinlendi. Levent Dokuyucu bir dizi talep okuyarak, işçilere bu taleplerin sonuç birdirgesine girmesini isteyip istemediklerini sordu.

Hüseyin Ayrılmaz sınıfın karşı karşıya olduğu saldırıların toplam tablosunu çizdi. Belediyelerde başlayan yeni TİS döneminde sınıfın desteğini beklediklerini kaydetti. Bir talepler listesi önerdi ve Türkiye’nin her yanından işçilerin Ankara’ya giderek eylem yapması gerektiğini söyledi. Ayrılmaz ayrıca 1 Mayıs’ta iş bırakarak alanlara çıkılması gerektiğinin altını çizdi.

Mustafa Öztaşkın ağırlıklı olarak işçi sınıfının siyasete girmesinin önemi üzerine konuştu. Sorunların çözümü olarak işçi sınıfının siyasete ağırlığını koyması gerekiyor dedi. Fakat bunun nasıl olacağına ilişkin herhangi bir açıklık yaratılmadı. Bu söylenenler daha çok B.Meral’in konuşmasına zemin hazırlamak ya da sonuç bildirgesindeki vurgulara dikkat çekmek için yapılmış görünüyordu.

Konuşmalar sık sık işçilerin mücadele isteğini anlatan, “Salonlara değil alanlara!”, “Türk-İş uyuma kurda kuşa yem olma!”, “Türk-İş uyuma işçilere sahip çık!”, “Kahrolsun sendika ağaları!”, “Eylem nerede biz oradayız!”, “Genel grev genel direniş!” ve diğer mücadele sloganları ile kesildi. Kürsü bunu İMF karşıtı ya da genel sloganlar attırarak önlemeye çalışsa da başarılı olamadı. Bu kez görevli sendikacılar uzun uzun yapılan toplantının önemini ve zorlu bir mücadelenin ilk adımı olduğunu söyleyerek işçileri sabırlı olmaya, dolayısıyla atılan sloganlardan vazgeçirmeye çalıştılar. Fakat kürsünün denetimi dışındaki sloganlar toplantı sonuna kadar yoğun olarak atıldı.

Kürsüye son olarak ıslıklar ve yuhalamalarla B. Meral geldi. İlk olarak “haklısınız, anlıyorum, size tamamen katılıyorum” gibi sözlerle işçileri yatıştırmaya çalıştı. Konuşması sırasında birçok manevra yapan Meral, eylem sözü isteyen işçilere karşı “tamam, verdim gitti, böyle isteğe can kurban” diyerek, eylem sözü verdi. Alttan alan bu tutumu sonucu Meral işçilerin tepkisini yatıştırmayı büyük ölçüde başardı. Konuşmasında o bilinen üslubuyla; hükümete işçi ve emekçilerin oy verdiğini, bir sonraki seçimlerde yine aynısını tekrarlayabileceklerini, işçiler olarak artık sermaye için fedakarlık yapmayacaklarını, hortumculara ve emperyalistlere karşı kurtuluş savaşında olduğu gibi ülkeyi savunacaklarını söyledi. Diğer konularda olduğu gibi AB konusunda da işçilerin kafasını bulandıran Meral, katlımın ancak diğer ülkelerle eşit şartlar altında olabileceğini savundu. Ayrıca Ermeni soykırımından da bahsederek işçilerin vatan-milllet duygularını kabartmaya çalıştı.

Bayram Meral’in konuşmasında en fazla öne çıkan nokta, işçilerin siyaset yapmasıyla ilgiliydi. Her vesileyle bunun altını çizdi.
Birçok sorundan bahsettikten sonra ise sadede gelerek, bir kez daha yaşanan sorunları hükümete götüreceklerini ve sorunu bu şekilde çözmeye çalışacaklarını söyledi. Ayrıca 800 profesyonel sendikacı ile birlikte hükümetin kapısına dayanacaklarını, olmazsa işçilerden hazır olmalarını hep birlikte Türkiye’nin her tarafından Ankara’ya yürüyeceklerini söyledi. Bu “uzun vadeli” eylem programı acil sorunlara çözüm önerisi getirmediği için salonda fazla bir etki yaratmadı. Önceden hazırlanmış sonuç bildirgesi okundu ve toplantı bitirildi. İşçiler toplantıdan somut hiçbir şey çıkmamış olmasının burukluğu ile salondan ayrıldılar.

SY Kızıl Bayrak/İstanbul



Adana belediyelerinde TİS görüşmeleri

Adana belediyelerinde TİS görüşmeleri başladı. İlk sözleşme Dikili Belediyesi’nde imzalandı. Sözleşme Genel-İş’in anlaşmasıyla bağıtlandı. İlk 6 ay için %30, ikinci 6 ay için %25 zam verildi. Sosyal haklarda ise %65-73 arasında arttış sağlandı. Sözleşmede en önemli madde, işverenin iş akdini feshetmesi durumunda tazminata 5 aylık maaşın eklenecek olması.

Seyhan Belediyesi’ndeki TİS görüşmeleri ise 5 Mart’ta başladı. Belediye başkanı TİS öncesinde, zam veremeyeceğini, sendikanın bu konuda ısrarcı olması durumunda işçi çıkaracağını açıkladı. 27 Şubat’ta Genel-İş 2 No’lu Şube, belediyenin hesap işleri müdürü odasında bir saat süren bir eylem yaptı. Ödenmeyen iki ikramiye ve bayram parası için yapılan eylem, belediye başkanının gözdağı vermek için yaptığı açıklama üzerine gerçekleştirildi.

Seyhan Belediyesi işçileri şunu iyi bilmek durumundadır. Belediye başkanları işçi ücretlerini ödeyemediklerinden dem vurarak, fazla ücret talep edilirse işçi çıkartacağı tehdidini her sözleşme döneminde gündeme getirirler. Yani ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışırlar. Bunun arkasından ya sıfır zam dayatır ya da çok az bir artışla sözleşmeyi bitirmeye çalışırlar. İşverenin bu tutumuna prim verilmemelidir. Sendika yönetimi “Seyhan Belediyesi işçileri sağduyulu hareket edecektir” söylemleriyle, işverenle diyalog kurmak için işçileri ikna etmeye çalışmaktadır. Sendikanın bu tutumu da dikkate alınmalı, işyerinde TİS komiteleri oluşturulmalıdır. TİS ile güvence altına alınan haklarımızı korumak çok önemlidir. İkramiye ve sosyal haklarımızın zamanında ödenmesi için kararlı bir tutum ortaya konulmalıdır.

SY Kızıl Bayrak/Adana



Sendika bürokratlarının “ürettiğini tüket” kampanyası...

Burjuvaziye hizmette sınır tanımıyorlar

İMF-TÜSİAD reçeteleriyle yürütülen topyekûn saldırı ile sınırlı sosyal haklar peşpeşe gasp edildi. Bu süreç aynı zamanda sendikal örgütlülüğün ağır darbeler almasına, sendikaların birçok işletmeden tasfiye edilmesine yolaçtı. KİT’lerin özelleştirilmesi ve peşinden gelen toplu tensikatlar sonucu sendikalar onbinlerce üye kaybettiler. Bu, sendikaların üstünde durdukları zeminin gittikçe yok olması anlamına geliyor.

Demokratik hak ve özgürlüklerin gasp edilmesi ve devlet terörü bu sürece eşlik etti. Grevler yasaklandı, sendikalaşan işçiler işten atıldı, buna karşı direnişe geçen işçiler polis-jandarma saldırısına uğradı, gözaltına alındı. Tüm bu saldırılara karşı sendika konfederasyonları kayda değer bir direniş göstermediler. Sermaye saldırılarına karşı kurulduğu iddia edilen Emek Platformu, hava boşaltma türünden eylemlerle işçi sınıfı ve emekçileri aldatmaktan başka bir işlev görmedi. Bürokratlar tabanı harekete geçirmek için hiçbir şey yapmadılar. Yaşanan süreç, sendikaların, sınıfın genel çıkarlarını savunmak bir yana, ücret sendikacılığı çizgisinin de gerisine düştüklerinin kanıtı oldu. Sendika bürokratları, kendileri açısından bir rant alanı olan mevzileri bile koruyamadılar.

Sendika bürokratları şimdi güya sendikalı işçi çalıştırmayı teşvik edecek bir kampanya başlatmaya hazırlanıyorlar. Bu kampanya ile amaçlanan, sendikalı işçi çalıştıran işyerlerinin satışlarını artırmak. “Ürettiğini tüket” sloganıyla başlatılacak kampanya ile, satışa sunulan malın etiketine “bu mal sendikalı işçiler tarafından üretilmiştir” ve “bu malın üretiminde çocuk işçi çalışmamıştır” yazıları konulacak. Bu amaçla sendikacılar patronlarla görüşerek, kampanyayı başlatmak için söz konusu yazıların etiketlere eklenmesini isteyecekler.

Sendika bürokratları bu kampanya sayesinde sendikalı işçi çalıştıran işyerlerinin ürettiği mallara olan talebin artacağını ve pazar paylarının genişleyeceğini umuyorlarmış. Sendikalı işyerlerinin genelde işbirlikçi tekelci burjuvaziye ait olduğu düşünülürse, bu kampanyanın kimlerin işine yarayacağı yeterince açık olmalı.

Tüm enerjilerini işçi sınıfına ihanet etmek amacıyla kullanan sendika bürokratları, burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden bir kampanyayı sendikal örgütlülüğü korumak amaçlı göstermeye çalışıyorlar. Sendikal mevzileri korumak için kılını kıpırdatmayanlar, böyle “dahice” bir buluşla, bu mevzileri sermayenin gönlünü hoş tutarak korumanın yolunu bulmuş oluyorlar! Sınıfı arkadan hançerlemek yetmemiş olmalı ki, bürokratlar bu yeni buluşla patronların malının reklamını da yapacaklar. Bu sayede uşaklık ettikleri kapitalist sınıfa ne kadar bağlı olduklarını yeniden ispatlama olanağına sahip olacaklar.

Sendika bürokrasisinin ihanetini yeniden tescil eden bu kampanya, bu hainleri sınıfın sırtından söküp atmanın acil bir ihtiyaç olduğunun yeni bir kanıtıdır. Hak ve özgürlükler burjuvaziye hizmet edilerek değil, söke söke alınır.