16 Mart '02
Sayı: 10 (50)


  Kızıl Bayrak'tan
  İşgal, katliam ve terör politikasına karşı ölümüne direniş sürüyor!
  Halkların katili Cheney Türkiye'den defol!
  Sahte tartışmalar değil birleşik-militan mücadele!
  Büyüyen öfke ve çözüm arayışı
  Sendikal ihanete karşı tabanın örgütlü sesini yükseltelim!
  "Salonlarda değil, alanlarda mücadele etmek istiyoruz!"
  Türkiye'de 8 Mart eylemleri...
  "Anadilde eğitim hakkı"na tutuklama!..
  8 Mart ve burjuva toplumunda kadın hakları
  Hücresinden sıyrılan kadın...
  Emekçi kadını sınıf mücadelesi saflarına kazanacağız!...
  Yurtdışında 8 Mart etkinlikleri...
  Susurluk ordu ve devlettir!
  Direniş tüm saldırılara rağmen kararlılıkla devam ediyor
  Bültenlerimizden...
  Filistin direnişinin öğrettikleri...
  Kürt halkının dostlarına!..
  Fırtınayla gelenler
  Sınıfı örgütlemede her türlü araç ve yöntemi kullanmalıyız!
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



  İkinci İntifada’nın en zorlu dönemeci...
İsrail’in savaş makinası Filistin halkının görkemli direnişi karşısında çaresiz kalıyor...

İşgal, katliam ve terör politikasına karşı ölümüne direniş sürüyor!

Katliamların bilançosu büyüyor

İkinci İntifada’dan bu yana İsrail siyonizminin boyutlandırdığı işgal ve katliam politikasının bilançosu giderek büyüyor, çatışmalar şiddetleniyor. Son birbuçuk yıl içinde 1200 kadar Filistinli hayatını kaybetti (Filistin kaynakları bu rakamın çok daha yüksek olduğunu bildiriyorlar), binlercesi yaralandı. Katliamlar sürüyor, katledilenlerin sayısı her geçen gün artıyor.

19 ve 20 Şubat’ta gerçekleştirilen saldırılarda 30 kişinin katledilmesinin ardından, 8 Mart’ta İsrail askerleri son 15 yılın en büyük katliamının altına imza attılar. Bir gün içinde 46 Filistinli katledildi, yüzlercesi yaralandı. Yalnızca Tulkarim’deki bir kampta 16 kişi katledildi. Yaralılara müdahale etmek üzere bölgede bulunan BM ve Filistin’e bağlı ambulanslara hedef gözetilerek açılan ateş sonucu sağlık görevlileri vuruldu, bir doktor hayatını kaybetti. Arafat’ın Gazze’deki karargahı da yerle bir edildi. Havadan ve denizden bombalanan Filistin yerleşim birimlerine, mülteci kamplarına giren İsrail askerleri yüzlerce insanı gözaltına aldılar. Elleri arkadan kelepçelenen, gözleri bağlanan insanlar, işkenceyi yasal bir sorgu yöntemi olarak kabul eden dünyadaki bu tek ülkenin cellatlarına teslim edildi. “Kara Cuma” olarak adlandırılan bu olaylrın ardından 2 bin Filistinli gözaltına alındı.

Bu kanlı saldırılara misilleme ise gecikmedi. 11’i ertesi gün gerçekleştirilen intihar saldırısında olmak üzere 14 İsrailli hayatını kaybetti. Hafta sonunda Arap İzleme Komitesi’nin çağrısıyla İsrail vatandaşı Filistinliler’in de katıldığı geniş çaplı bir grev örgütlendi. Katliamlar lanetlenirken, Filistin halkının boyun eğmeyeceği bir kez daha vurgulandı.

8 Mart’taki bu kanlı saldırının ardından 12 Mart günü Ramallah kenti yüzlerce tank ve binlerce asker tarafından işgal edildi. Kentteki mülteci kamplarına giren askerler onlarcasını katlettikten sonra, 15-45 yaş arasındaki erkeklerin kollarını damgalayıp sorgulamak üzere götürdüler. Filistin Özerk Yönetimi halka işgale karşı direniş çağrısı yaptı. “Teslim olun” çağrılarına direnerek yanıt veren Filistinlilerden onlarcası katledildi. Saldırganlık bölgede görev yapan yabancı gazetecilerin katledilmesine kadar vardırıldı.

Ancak bu azgın savaş makinası bir kez daha, özgürlüğü için ölümüne direnen bir halk karşısında çaresiz kaldı. Siyonistlerin aksi yönde alınmış kararlarını bir gün içinde değiştirip Ramallah’tan çekilmeye başlamak zorunda kalmalarının gerisinde, boyun eğdirilmeyen bir halk gerçeği duruyor.

Katliamlara karşı emperyalist haydutlar suskun

Katliamlar tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşiyor. “Uygar dünya”nın efendileri, bu tablo karşısıda tam bir suskunluk içindeler. İsrail siyonizmi işgale paralel olarak katliamlarını yıllardır sürdürüyor. 11 Eylül sonrasında oluşturulan gerici konjonktüre yaslanarak pervasızca uyguladığı bu politikayı daha da sertleştiriyor. Arafat’ı sığındığı karargahına hapsederek Filistin Yönetimi’ni fiili olarak devre dışı bırakırken, öte yandan halka yönelik baskı ve terörü tırmandırıyor. İntihar saldırılarını bahane ederek Filistin kentlerini yerle bir ediyor. Bu koşullarda ölümüne direnen Filistin halkının aktif bir uluslararası dayanışmadan ve birleşik bir devrimci önderlikten yoksun olması ise İsrail’in halihazırdaki en büyük avantajı.

Fakat bu avantajlara ve elindeki devasa askeri olanaklara rağmen, İsrail siyonizmi başarılı olamıyor. Filistin halkına karşı yürüttüğü haksız ve barbarca savaş İsrail halkı tarafından da kaygılara, yer yer tepkilere yol açıyor. Bazı İsrailli aydınlar daha şimdiden savaşın İsrail toplumunu derin bir çürümeye sürüklediğini, bu yönüyle savaşı kazanma şansının olmadığını dile getiriyorlar. Güvenlik gerekçesiyle rutinleşen katliamlar arttıkça, İsrail halkı kendisini daha güvensiz hissediyor. Bu tablo doğrudan hükümete güvensizlik olarak yansıyor. Kamuoyu yoklamaları Şaron hükümetine olan halk desteğininin giderek azaldığını, fakat öte yandan şiddet yanlısı eğilimin güçlendiği ortaya koyuyor. Kısaca haksız savaşın yolaçtığı çürümenin derinleşmesi, beraberinde İsrail toplumunun kendisiyle hesaplaması sonucunu getiriyor.

Haydutların kirli ittifakı: İsrail’den sopa ABD’den havuç

Arafat yönetimininin arabulucu olması için iki de bir yardım dilendiği ABD, İsrail siyonizminin işgal ve katliama dayalı politikasının ve bölgedeki varlığının en büyük destekçisi durumunda. Terörist saldırılarını sürdürmesi için İsrail’e desteğini sunmaya devam etmesi onun Ortadoğu’ya yönelik planlarının bir gereği. Zira İsrail Türkiye’nin yanısıra ABD emperyalizminin bölgedeki en ileri karakolu durumunda. Bu stratejik suç ortaklığı nedeniyle ABD, İsrail’in şimdiye kadar gerçekleştirdiği hiçbir katliamı kınamadı. Aksine işlediği suçları savunma ve güvenlik gereği olarak değerlendirip bir meşruiyet kazandırma politikası güttü.

Ne var ki, ABD emperyalizminin bölgedeki egemenliğini genişletip güçlendirmesi için, Filistin sorununu asgari bir çözüme kavuşturması da gerekiyor. Daha doğrusu, ezilemediği yerde Filistin halkının direngenliğinin kırılması gerekiyor. Çünkü onca vahşet ve katliama rağmen kırılamayan bu direngenlik, bölge halklarının anti-emperyalist mücadelesine de bir örnek oluşturuyor. Bu çerçevede ABD, İsrail siyonizminin şiddet yoluyla ezme çabasını destekliyor, katliamlara göz yumuyor. Buna paralel olarak, Filistin Yönetimi’ni denetimine alarak Filistin halkını dizginleme politikasını sürdürmeye çalışıyor.

ABD emperyalizmi, İsrail’in şiddet yoluyla ezme girişimlerini bu politikasına hizmet ettiği, kendi çıkarlarını zora sokmadığı ölçüde destekliyor. Ancak şiddet yoluyla direnişin kırılamadığı, tersine bunun mücadele dinamiklerini körüklediği noktada, İsrail sopasından yılan Filistin yönetimine bir kez daha havuç uzatıyor. Bunu da yine “arabulucu” sıfatıyla yapıyor. Bu kirli politikanın birkaç aydır fiilen tutsak hayatı yaşayan Arafat üzerinde oldukça etkili olduğu kuşkusuzdur.

ABD, çatışmaların yeniden tırmanması üzerine, yine bu nedenle bir süre önce geri çektiği temsilcisi Anthony Zinni’yi tekrar bölgeye gönderdi. Bunun Avrupalı emperyalistlerin de bu sorun çerçevesinde diplomatik girişimlere hız vereceği bir döneme denk gelmesi herhalde bir tesadüf değil.

Sahte barış arayışları ve sahte çözümler

Diğer emperyalist güçlerin İsrail işgalini ve terörünü atlayarak yaptıkları barış çağrılarının ise kuru laf kalabalığı olmanın ötesinde bir anlamı yok. 40 yıldır yaşananlar, bunu bir kez daha yakıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Filistin topraklarından yükselen acı ve isyan yüklü çığlıklar, bu sözde barış çağrılarının anlamsızlığına bir yanıt olmaya devam ediyor.

Geçen hafta çatışmaların tırmanması üzerine Filistin sorunu yeniden çeşitli uluslararası toplantıların gündemine taşındı. Avrupa Parlamentosu masabaşı çözümler için her iki tarafa yeniden çağrı yaptı. Bazı Avrupalı parlamenterler Suudi Arabistan veliaht Prensi Abdullah Bin Abdül Aziz’in çözüm önerileri doğrultusunda adım atılması için devreye girebileceklerini ifade ettiler.

Abdül Aziz’in önerisi, İsrail’in 1967 Haziran’ından bu yana işgal ettiği topraklardan çekilmesi, karşılığında İsrail devletinin Arap devletlerince tanınmasına dayalı bir çözümü içeriyor. İsrail’in böyle bir adım atması karşılığında ve barışı güvencelemek adına, Filistinli göçmenlerin eskiden yaşadıkları topraklara geri dönme talebinden vazgeçilebileceğinin ifade edilmesi, sıradan bir taviz değil, bağımsız ve özgür Filistin hedefinin çok temel taleplerinden birinden vazgeçilmesi anlamına geliyor. Halihazırda büyük bir bölümü Ürdün’de olmak üzere 3 milyonu aşkın Filistinli başka ülkelerde göçmen ya da sürgün olarak yaşıyor. Böyle bir öneri, yalnızca yıllardır topraklarından koparılmış olanlar için değil, kendi topraklarında işgal altında yaşayan Filistiniler için de gerçek ve kalıcı bir çözümden giderek uzaklaşmak, kırıntılara razı olmak anlamına gelir.

Filistin halkı kendisine dayatılacak bu ve benzeri önerileri kabul etmeyeceğini direnişi yükselterek gösteriyor. Filistinliler, verilen sözlerin, ileri sürülen vaatlerin, masa başında varılan anlaşmaların kendilerine katliam ve baskı olarak geri döndüğünü iki kuşaktır yaşayarak görüyorlar.

Filistin halkı direndikçe, gerçek ve kalıcı çözüm için ısrar ettikçe, İsrail siyonizmi daha çok köşeye sıkışıyor. Çözüm için yeni olanaklar direniş sayesinde yaratılıyor. Eğer çocuk yaştaki “taş generaller”in direnişi olmasaydı, Arafat yönetimi uluslararası politik arenada kendi başına diplomatik olanaklar yaratabilir miydi? Muazzam bir fedakarlıkla bugünkü direniş sürdürülmese, Filistin yönetimi bir gün bile ayakta kalabilir mi? İsrail fiilen hapsettiği köşesinde Arafat’ın bir gün bile yaşamasına tahammül eder mi?

Bedeli ağır olsa da intifada ruhu en zor koşullarda çözüm için yeni olanaklar yaratıyor. Bunun ilk göze çarpan örneği, fiili direnişin bugün için zayıf da olsa uluslararası alanda bir desteği örgütlemeye başlamış olmasıdır. Porto Alegre’deki alternatif zirvede ve New York’taki küreselleşme karşıtı gösteride Filistin halkı sahiplenilmişti. Ardından Oslo’da bir gösteri düzenlenmişti. Son katliamların ardından hafta sonunda Roma’da onbin kişinin katıldığı bir gösteriyle Filistin halkının mücadelesi desteklendi, katliamcı İsrail devleti lanetlendi.

Bunun bir diğer önemli göstergesi ise, direnişin ve haklı taleplerin İsrail topraklarında da yankı bulmasıdır. Sınırlı sayıda yedek askerin çağrısını yaptığı, işgal edilen Filistin topraklarında görev yapmama eylemine destek büyüyor. Sayıları yüzlerle ifade edilen ve binlerce destekçisi bulunan bu hareketin içinde bazı emekli subaylar ile MOSSAD ve Şin Bet mensupları bile var. Bu anlamlı çıkış İsrail saldırılarının iç yüzünü teşhir etmekle kalmadı, İsrail yönetimini de köşeye sıkıştırdı. Şaron bu oluşuma katılanlara tehditler savururken, Savunma Bakanı Ben Eliezer, “Bu askerleri kaybetmeyi göze alamayız, birçoğunun askeri kayıtları etkileyici” diyerek onlarla diyaloğa girmeyi önerdi. Buna 9 Şubat’ta Tel Aviv’de 20 bin kişinin katıldığı barış talepli gösteriyi de eklemeliyiz.

Filistin halkının özgürlük mücadelesiyle
dayanışma güncel yakıcı bir görevdir

Filistin davasını gerçek ve kalıcı çözüme ulaştıracak olan, emperyalist masalardaki barış oyunları değil, tanklara, ölüm kusan silahlara karşı çıplak ellerin fırlattığı taşlardır. Destansı bir direnişle ölüme kitlesel olarak meydan okuyan bir halk elbette sonunda düşmanını yenmeyi de başaracaktır.

Ama bunun başarılabilmesi için, bölge halklarına, ilerici ve devrimci güçlere de tarihi önemde bir sorumluluk düşüyor. Bu topraklardan Filistin halkına hak ettiği ve beklediği desteği örgütleme görevi gecikmeksizin yerine getirilmelidir.

Katliamlara daha fazla seyirci kalmayalım! Bölgeyi ateşe vermeye hazırlanan emperyalist haydutlara, İsrail siyonizmine ve işbirlikçi uşak iktidarlara karşı “İşçilerin birliği halkların kardeşliği!” şiarıyla mücadeleyi yükseltelim!



Tank ihalesi İsrail’in... İsrail tankları Filistin halkını katlediyorken, onlar saldırganı ödüllendiriyorlar...

Türkiye’yi yönetenlerden
siyonist saldırgana destek...

Siyonist İsrail’in Filistin halkına karşı giriştiği vahşi saldırılar fiili bir savaş boyutuna ulaştı. Ancak bu savaşta karşı karşıya savaşan iki ordu yok. Bir tarafta tarihin tanık olduğu en eli kanlı, modern silahlarla donanmış işgalci ordusu. Karşısında ise, işgale karşı vatanının özgürlüğü ve onuru için direnen yiğit bir halk var. Dolayısıyla burada söz konusu olan karşılıklı bir çatışma değil, tarihi, katliamlarla dolu olan Siyonist ordunun kanlı siciline yeni sayfalar eklemesidir.

Her gün onlarca Filistinli katlediliyor, yüzlercesi ise tutuklanarak işkence tezgahlarından geçiriliyor. (Arafat, ölü sayısını 2300, yaralı sayısını 41 bin olarak açıkladı) Amerikan yapımı füzelerle Filistin kent, kasaba, köy ve mülteci kampları yerle bir edilmekte, yerleşim alanları işgal ve abluka altına alınarak Filistin halkı üstünde azgın bir terör estirilmektedir. Bu barbarlık tablosu, tıbbi ve gıda yardımı yapılmasının önü tıkanarak, ambulanslara saldırıp yaralı ve hastaların hastanelere taşınması engellenerek, elektrik ve içme suyu kesilerek tamamlanıyor.

Dünyanın gözleri önünde cereyan eden bu kirli savaş, halen ciddi bir tepkiye maruz kalmamıştır. Gerici Arap yönetimleri keskin söylemlerin ötesine geçebilmiş değiller. Dahası aynı günlerde Irak’a saldırı hazırlığı içinde bulunan ABD emperyalizminin ikinci adamı olan Dick Cheney’i ağırlamaya hazırlanıyorlar. Yeni yapılan Arap Birliği Zirvesi’nden de farklı bir sonuç çıkmadı. Zira bir iki istisna dışında bütün Arap devletleri hala sorunun çözümünü Amerikan emperyalizminden beklemeyi çıkarlarına daha uygun bulmaktadırlar. Böylesine vahşi bir saldırı karşısında bile Filistin halkına destek sunmak için kılını kıpırdatmayan gerici yönetimler, fiilen Siyonizmin suç ortakları konumuna düşmüşlerdir.

Birleşmiş Milletler’in ABD önerisiyle aldığı karar ise, iki yüzlü bir aldatmacanın ötesinde bir değer taşımıyor. Alınan kararda İsrail’e karşı fiili hiçbir yaptırım söz konusu bile değil. BM Güvenlik Konseyi içinde yer alan ülkelerin sahtekarca ortaya attıkları “teröre karşı savaş” iddiasının maskesi alınan bu kararla yeniden düşmüştür. Söylemlerin aksine bu ülkelerin, tarihin tanık olduğu ender devlet terörü uygulamaları karşısında hiçbir ciddi itirazları bulunmamaktadır. Hala her iki tarafa çağrıda bulunarak şiddetin son bulmasını talep etmekte, İsrail vahşetinin anlaşılabilir olduğunu utanmadan söyleyebilmektedirler.

“Stratejik müttefik” Türkiye’den siyonist saldırgana suç ortaklığı

Filistin’de bu gelişmeler yaşanırken Türkiye’yi yönetenlerin sorunlar karşısında aldıkları tutum sınıfsal konumlarına uygun ama aynı zamanda ibret vericidir. Siyonist katliama göstermelik de olsa hiçbir eleştiri getirilmemiş, yapılan açıklamalar baştan savma ve yüzeysel sınırlarda kalmıştır. Bu tarz açıklamalar, Türk devletinin sorun karşısındaki gerçek pozisyonunun üstünü örtmeği de amaçlamaktadır. Ancak İsrail ile geliştirilen ilişkiler öyle göstermelik açıklamalarla örtülecek cinsten değildir. Artık Siyonizmin suç ortaklarının maskesi büyük oranda düşmüş bulunmaktadır. Irak’a karşı girişilecek bir saldırıda alacakları işbirlikçi tutum, maskelerini paramparça edecektir.

İsmail Cem’in Ortadoğu ile ilgili son açıklamaları da bir nakarattan farksızdır. Siyonist İsrail’in sadık dostu olan bu kişiye göre, “Filistin ve İsrail halkları karşılıklı olarak intihar etmektedirler”. Buna bağlı olarak her iki tarafa çağrıda bulunarak çatışmaların bitirilip müzakerelerin başlatılması gerektiğini dile getirmektedir. İstisnasız bütün açıklamalarında Filistin halkının mücadelesini, İsrail Siyonizmi’nin terörüyle aynı kefeye koymaktadır. Sadece soruna getirilen bu bakışaçısı bile egemenlerin gerçek yüzlerini göstermeye yeter. Bir ülkenin işgal edilmesi ile, işgale karşı yükselen tamamen haklı ve meşru zemindeki mücadeleyi aynı kefeye koymak, işgalcileri desteklemek anlamına gelir. Sermaye devletinin tutumu da bu duruma tamamen uygun düşmektedir.

Ecevit’in açıklamaları da özünde İsmail Cem’in açıklamalarıyla aynı paraleldedir. “Türkiye saldırıları şiddetle kınamakta, meydana gelen can kaybından büyük üzüntü duymaktadır.” Bu açıklamada şiddet bir bütün olarak ele alınmakta böylece İsrail vahşeti yeniden meşrulaştırılmaktadır. Oysa açıklamanın yapıldığı anda İsrail tankları Filistin’de dehşet saçmaya devam ediyordu.

Aynı günlere denk gelen bir başka önemli gelişme, Türk sermaye devletinin Siyonizm’e verdiği desteğin açıklamaların çok çok ötesinde olduğunu gözler önüne serdi. Ordu’nun sahip olduğu 170 adet M-60 A 1 tanklarının modernizasyonu ihalesinin kime verileceği nihayet açıklandı. Yan ödemeler dışında 668 milyon dolar tutan bu ihale İsrail’in IMI firmasıyla imzalanacak.

Bilindiği gibi bu ihale uzun süreden beri gündemdeydi ve İsrail dışında silah üreticisi birkaç ülke daha bu ihaleyi almak için sıraya girmişti. Silahlanmayla ilgili bir ihale için verilecek kararların generallere ait olacağı tartışmasızdır. İsrail vahşetinin doruk noktasına ulaştığı günlerde sonuçlandırılan bu ihale, genarellerin ne kadar Amerikancı ve Siyonizm işbirlikçisi olduklarına dair somut bir göstergedir. Zamanlama da göz önüne alındığında, NATO’nun ikinci büyük ordusu tarafından alınan bu kararın İsrail açısından özel bir önem taşıdığı ve bu sıkışık günlerinde aynı zamanda ona bir moral destek da içerdiğini söylemek abartı olmayacaktır. Bu da işbirlikçi burjuvazinin Siyonist İsrail’e verdiği desteğin önemine işaret etmektedir. Zira İsrail, herşeye rağmen Ortadoğu’da halen bir yalıtımışlık içinde bulunmaktadır. Bu yalıtılmışlığın Mısır, Ürdün gibi ülkeler tarafından arada bir delinmesi bu gerçeği değiştirmiyor.

Halkların özgürlüğü ve kardeşliğine giden yol işçilerin birliği halkların kardeşliği temelinde yükselteceğimiz mücadele ile açılacaktır.