12 Ocak '02
Sayı: 02 (42)


  Kızıl Bayrak'tan
  ABD gezisi ve "Irak sorunu"
  Sermaye iktidarını sınıfın örgütlü gücü yıkacak!
  Ziyaretin ana ekseni, Irak'a karşı emperyalist savaş
  Yıkıma karşı birleşik mücadele!
  Banka kurtarma operasyonu
  2002 yılı saldırı programı ve bütçe
  Sınıfa saldırıların Adana'daki sonuçları
  Gerçek kazanım sendika bürokratlarını defetmekle mümkün
  Kriz, siyasal gericilik ve savaş...
  Devrimciler ölmez, devrim davası yenilmez!
  Devrimci irade teslim alınamaz!
  Direniş tüm kararlılığıyla sürdü... Direnişte şehit düşen devrimcilerin sayısı 85'e ulaştı...
  Esenyurt İşçi Bülteni'nden...
  Filistin'in kırılamayan direniş geleneği
  Ortadoğu'ya yönelik çirkin hesaplar
  Ortadoğu, Kürdistan ve Türkiye...
  Anıları kapitalist barbarlığa karşı mücadele çağrımızdır!
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Sınıfa saldırıların Adana’daki sonuçları

Adana’da daha çok işçi kıyımı, düşük ücret, taşeronlaştırma ve özelleştirmeden kaynaklanan sorunlar yaşanıyor.

SASA: Bu fabrikada belli aralıklarla işçi çıkartmalar gerçekleşiyor. İşçilerin büyük bir bölümü Organize Sanayi Bölgesi’nde açılan tekstil fabrikasına aktarılarak, çalışan işçi sayısı yarıya düşürüldü. Taşeronlaştırma daha da yaygınlaştı.

TEKEL: Özelleştirme saldırısının bir sonucu olarak, Tütün Yasası henüz çıkmadan, fabrikadaki yaprak bölümü işçileri sigara fabrikasına gönderildi. Bu bölümlerde sadece yükleme yapan ve depoda çalışan işçiler bulunmaktadır. Yaprak bölümündeki makinalar da bir başka fabrikaya gönderilmiştir. Böylece devlet tütün yasasına uygun bir organizasyon başlatmıştır.

Buna bağlı olarak Adana’da bulunan sendika şubeleri ile Mersin, Osmaniye, Antep, İskenderun, Antakya şubeleri kapatılarak, Adana sigara fabrikası şubeleriyle ortak bir yönetim altında birleştirildi. Diğer illerde ise temsilciliklerin açılması düşünülüyor.

ÇUKOBİRLİK: İplik dokuma bölümünden çıkarılan işçilerin yerine taşeron işçileri alındı. Çukobirlik yönetimi yılbaşından sonra 400 işçinin daha işten çıkarılacağını söylüyor. Daha öncesinde Çukobirlik’te çalışan işçi sayısı bütün üniteler dahil 5 bine yakındı. Şu an 2 bine yakın çalışan var. Yeni çıkışlarla beraber bu sayının daha da düşürülmesi hedefleniyor. İşçiler maaşlarını düzenli alamıyorlar. Bankamatik kartının faizini ödeyemeyen işçiler çıkışlarını alarak borçlarını ödeme yoluna gidiyorlar. Kıdem tazminatlarının gaspedileceği kaygısını taşıyan bir kısım işçi “hiç olmazsa tazminatımı kurtarayım” diyerek çıkışını istiyor. Tabii bu da devletin özelleştirme çabasını kolaylaştırıyor.

Çukobirlik yağ fabrikasında devam eden TİS görüşmeleri tıkandı. Sıfır zam dayatan işveren görüşmelere yanaşmadı. Aracı girişimleri de sonuç vermeyince, grev kararı alındı. Ancak grev fiili olarak uygulanamadı. Daha önce iplik dokumada yaşanan grevin olumsuz sonuçlanması, aynı sonucun yağ bölümünde de yaşanacağı endişesi, işçilerin büyük bir bölümünün çıkışlarını almasına neden oldu. Bu nedenle grev uygulanamadı ve sendikal örgütlülük de dağılmış oldu.

BOSSA: Bu fabrikalarda hemen her ay beşer-onar işçinin çıkışı veriliyor. İşçiler çıkışları kanıksamış durumda. BOSSA 1 ve BOSSA 5 şube başkanlarının DİSK’e üye tekstil işçilerini Öziplik-İş’e transfer etme girişimi, işçilerin bölünmesine yol açtı. İşçi çıkışları karşısında hiçbir şey yapılmaması, işçileri sendikadan uzaklaştırdı. Sendikanın tutumundan cesaret alan işveren taşeron uygulamasını iyice yaygınlaştırdı. Üretim bölümlerinde kadrolu işçilerle taşeron işçiler beraber çalıştırılıyor. Bunun önü kesilmezse, kadrolu ve sendikalı işçiler yavaş yavaş tasfiye edilecekler.

AKSANTAŞ: Özelleştirme kapsamındaki bu fabrikada üretim bilinçli bir biçimde durdurulmuş bulunuyor. Kayseri Sümerbank’ın kapatılmasının ardından yaklaşık 150 işçi Adana Aksantaş’da istihdam edildi. Bölgedeki diğer illerden işçilerin de burada istihdam edileceği söyleniyor. İşçilerin ücretleri ödenmiyor.

MENSA: Ekonomik krizden sonra işçi çıkışının yaşanmadığı nadir fabrikalardan biri. Bunda sendikanın tutumu etkili oldu. Sadece süresi dolanlar emekli oluyorlar. İkinci ikramiyelerin günü gelmesine rağmen ilk ikramiyeler hala ödenmemiş durumda.

Seyhan Belediyesi: Krizden sonra çıkartılan işçilerin bir kısmının işbaşı yapmasının ardından henüz işçi çıkışı yaşanmadı. Uzun süreden beri yakacak paraları ödenmedi. Diğer belediyelere oranla işçiler maaşlarını düzenli alabiliyorlar. Seyhan Belediye Başkanı 200 kişilik fazlalık olduğunu, bunların işten atılacağını açıkladı.

Adana Büyükşehir Belediyesi: İşçilerin maaşları ödenmiyor. Belediye-İş de buna karşı tepki göstermiyor.

Yüreğir Belediyesi: Genel-İş’in örgütlü olmasına rağmen, işverenin baskısıyla yetkiyi Hizmet-İş aldı, böylece belediye başkanının istediği oldu. Ardından toplu çıkışlar gerçekleştirildi. Şu anda 400’e yakın işçi ücretsiz izine ayrılmış durumda. İzindekilerin işine ne zaman döneceği şüpheliyken, çalışanların da ücretleri ödenmiyor.

Dikili Belediyesi işçileri bir yıldır sendikasız çalıştıktan sonra sendikalı oldular. Genel-İş yetkiyi aldıktan sonra TİS görüşmeleri devam ediyor.

Adana’da yaşanan düşük ücret, işçi kıyımı, taşeronlaştırma ve özelleştirme saldırısı Türkiye işçi sınıfına yöneltilen saldırıların bir parçası. Saldırıları püskürtebilmek ise ancak birlikte hareket etmekle mümkün. Saldırılar karşısında sendikacıların tutumu gözönüne alındığında, sendikaları da harekete geçirecek taban inisiyatiflerinin oluşturulması büyük bir önem taşıyor. Bu konuda öncü işçilere büyük görevler düşüyor.

SY Kızıl Bayrak/Adana.



Doğal afet değil kapitalizm öldürür!

Kar yağışının yoğunlaşmasından bu yana donarak ölenlerin sayısı kaça ulaştı belli değil. Bilinen bir şey varsa, o da, her gün 3-5 kişinin donmuş cesedinin bulunuyor olması. Bunların çoğunluğu da büyük kentlerin evsizleri. Sokaklarda yaşayan çocuklar, yaşlılar, vb.

Sistem, bu donarak ölme haberlerinin de basıncı altında, yaşanan kışı bir doğal felaket olarak gösterme eğiliminde. Devlet yetkililerinin demeçlerinden medyanın haber ve yorumlarına kadar, tüm düzen sözcülerinin dilinde kışın bastırmasıyla artan insanlık trajedilerinin tek sorumlusu kar ve soğuk, yani doğa. Oysa, karın bir doğa olayı olması dışında, yaşanan felakette doğanın hiçbir suçu ve sorumluluğu bulunmuyor. Ne insanların bir barınaktan bile yoksunluğu, ne büyük kentlerdeki altyapı yetersizliği ve ne de kent hizmetlerindeki eksiklik-aksaklıklar doğanın işi. Tümüyle bir toplumsal düzen ve devlet gerçekliğinin aynası konumundaki bu felaketlerin tek yaratıcısı, egemen sınıf ve onun siyasi iktidarıdır. Egemenlerin doğal felaket dediklerinin döne döne yoksulları vuruyor olması bile bu gerçekliğe ışık tutmaktadır.

Çeşitli doğa olayları karşısında birey olarak insan halen güçsüz ve çaresiz olabilir. Ancak toplum olarak insanlığın doğaya üstünlük sağlamasının üzerinden binlerce yıl geçmiş bulunuyor. Gelinen noktadaki bilimsel-teknolojik düzeyiyle, insanlığın, ısı değişikliği ve yağışlar gibi doğanın en basit ve süreklilik arzeden olayları karşısında çaresiz kalması inanılır/kabul edilebilir bir şey değildir. Hele de bunu olağan göstermeye yönelik “doğal felaket” açıklamaları tümüyle affedilemez bir durumdur.

Gerçekte soğuklar ve yağışlar karşısında çaresiz kalan bireyler değil; hem toplum üzerindeki egemenliklerinden vazgeçmemek, hem de topluma karşı hiçbir sorumluluk üstlenmek istememekte direnen kapitalist sınıf ve onun siyasi iktidarıdır. Türkiye’de bu sınıfın ve iktidarının son üç-beş yıllık tüm icraatı, neredeyse tümüyle, devleti küçültme adı altında toplumsal görev ve sorumluluklardan sıyrılmaya hasredilmiş bulunuyor. İnsanın insan olmaktan kaynaklanan beslenme, barınma, öğrenme gibi en temel ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik devlet organizasyonunun dağıtılması, var olan kurumların tasfiyesi, yürütmenin en önemli ve acil görevi haline getirilmiş bulunuyor. Sermayenin devleti yönettiği topluma barınma, beslenme, sağlık, eğitim, haberleşme gibi temel hizmetleri parasıyla dahi götürmek istemiyor. Bu hizme sektörlerini özelleştirme adı altında, sermayenin kurtlar sofrasına sunuyor. Ancak sermaye devletinin suçu bununla da sınırlı değil. Bu kadarı felaketin boyutunu böylesine büyütmeye yetmeyecektir. Uyguladığı İMF-TÜSİAD yıkım programlarıyla, milyonlarca işçi ve emekçiyi işsiz bırakarak, beslenme ve barınma imkanlarını elinden almış, dolayısıyla onları kar ve kış gibi doğa olayları karşısında güçsüz ve çaresiz bırkmış, böylece doğa olaylarını onlar için büyük birer felaket haline getirmiştir. Bunlarla birlikte ve bunlara ek olarak, halen kendi üzerinde bulunan örneğin ulaşımın sağlanması gibi işlerin altından kalkamayarak (aslında kalkmayarak) felaketin boyutunu daha da artırmıştır.

Ülke çapında binlerce köyün şehir merkezleriyle bağlantısının kesilmesi, hatta, şehir merkezlerinde dahi ulaşımın sağlanamaması, eğitime günlerce ara verilmesi vb. de, bireylere yaşattığı felaket dışında, doğrudan devletin aczini gösteriyor. İçine düştüğü bu acizlikten kurtulmak şöyle dursun, güçsüzlüğünü ve çaresizliğini (ve toplumun perişanlığını) daha da artıracak kararlarda ise ısrar ediliyor. Köy İşleri ve Kara Yolları’nı kapatma kararı gibi. Bugün, bu kurumlar çalışır durumda iken üç-beş santim kar hayatı felç edebiliyorsa, yarın, tasfiye tamamlandığında ne olacaktır? Sermaye devletinin bu soruya verebileceği bir yanıt yoktur. Beni (temsil ettiğim sınıfı) ilgilendirmiyor, diyebilir. Ancak, aksayacak olan yaşam, kapitalist üretim ve dağıtımın (ve karın) da aksaması anlamınageleceğinden, kendi eliyle yarattığı çıkmaz, aslında, kapitalizmin kendi çıkmazı anlamına gelmektedir.

Kapitalizm, bu çözümsüzlüğü üretmekten kaçınamayacağını, her tutumu, her uygulamasıyla kanıtladı, kanıtlamaya devam ediyor. Dolayısıyla, çözümün kendi dışında aranması gerektiğini de...

Eğer işçi ve emekçiler, burjuvalar için zevk ve sefa imkanı yaratan kar gibi doğa olaylarının kendilerine felaket getirmesine bir son vermek istiyorlarsa, öncelikle kapitalizmin toplum üzerindeki egemenliğine son vermek zorundalar. Yaşadığımız, yaşamak zorunda bırakıldığımız doğal felaketler, sadece sosyal görevlerimizin yakıcılığına vurgu yapmaktadır. Öncelikle de bir sosyal devrimin aciliyetine. Çünkü, sermayenin felaket üreten iktidarına son verip, işçi sınıfının sosyalist iktidarı kurulmadan, işsizlere iş, evsizlere ev, açlara ekmek sağlamak, yolları kardan temizlemek, eğitimi kış koşullarında da sürdürebilmek, doğalgazda ve tüm yakıt ürünlerinde fahiş kârları engellemek, vb., vb. mümkün olmayacaktır. Bunlar ve daha onlarca, yüzlerce alanda sosyal iyileştirme ve geliştirme, işçi sınıfının insanlığa vaaidir. Ve bu vaadini yerine getirme zamanı artık iyice yaklaşmış durumdadır.