01 Aralık '01
Sayı: 37


  Kızıl Bayrak'tan
  Reformist solda son durum
  Kurtlar sofrasında bir ada: Kıbrıs
  Taban inisiyatifini güçlendirelim!
  Medyadan yıkım programına boyun eğin çağrısı
  Ordu ve kriz yağmacısı OYAK
  Bir Aymasan direnişçisinin değerlendirmesi... "Her direniş bir okuldur"
  İşçi kültür evleri üzerine
  1 Aralık'a doğru sınıf hareketi: Sorunlar, imkanlar ve görevler
  Afganistan'ın ölüm tarlaları
  Emperyalizm gerici yüzünü ortaya seriyor... "Yeni dönem"de McCarthy'cilik diriltiliyor
  İHD İstanbul Şubesi'nin "2. 'hayata dönüş'" başlıklı açıklaması...
  Yeni YÖK yasası... "Zengin öğrenciden harç alıp, yoksulu okutacağız" yalanı
  Üniversitelerden eylem haberleri...
  27 Kasım, teslimiyet ve ihanete karşı Kürdistan emekçilerinin direniş bayrağıdır!
   Savaş meydanı kadınlar
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
27 Kasım, teslimiyet ve ihanete karşı
Kürdistan emekçilerinin direniş bayrağıdır!

Partimizin kuruluşunun üzerinden tam 23 yıl geçti. Bu yirmi üç yılda çok büyük gelişmeler, alt üst oluşlar, büyük kahramanlıklar ve ihanetler yaşandı. Bu tarihsel gelişmeleri kavramak, özgür geleceğe yürüyüşümüzde çok önemlidir.

Ortaya çıkış Manifestosu’nda, Kürdistan Devriminin Yolu’nda Kürdistan tarihi, “işgal, istila ve sömürgecilik; Kürt egemen sınıflarının teslimiyet ve uşaklık tarihi ile Kürt halkının bitmez tükenmez direniş tarihi” olarak değerlendirilir. Tarihimize damgasını vuran bu iki karşıt çizgi, son 30 yıllık tarihimizin de temel gerçeğini ortaya koymaktadır. Başka bir deyişle, bu iki karşıt çizgi, PKK tarihini ve gerçekliğini de belirlemektedir. Bu anlamda tarihsel bir devamlılıktan söz etmemiz gerekir.

Bu noktada, “biz” kimiz, hangi tarihsel çizginin devamı, hangi tarihsel çizginin reddiyiz; bugün İmralı’da tam ve son şeklini alan Öcalan gerçekliği, hangi çizginin devamı ve hangi çizginin reddidir sorularını yanıtlamak daha bir kolaylaşır. Kolaylık, doğru bir tarih perspektifine sahip olmak anlamındadır.

27 Kasım’da somutlaşan nedir? 27 Kasım, hangi tarihsel çizginin çağımızın temel özellikleriyle birleştirilerek yeniden üretimidir? 27 Kasım, hangi sınıfların, hangi ideolojinin Kürdistan gerçekliğinde somut bir politik ve örgütsel güce dönüştürülme kararıdır? 27 Kasım, tarihimizin hangi çizgilerinden bir kopuşu anlatmaktadır? Dünya çapında tuttuğu saf, kendisine belirlediği yer neydi? Peki, bugün İmralı Partisine dönüştürülen resmi PKK’nin 27 Kasım ile, onun temsil ettiği çizgi ve değerlerle zerre kadar bir ilişkisi kalmış mıdır? İmralı Partisi, tarihimizin hangi çizgisine oturuyor, hangi çizginin güncel devamıdır?

Bu soruların çok kapsamlı bir tartışmayı, tarihimizle çok boyutlu ve ciddi bir hesaplaşmayı gerektirdiği ortadadır. Kısa bir bildiride veya makalede bu soruları bütün boyutlarıyla tartışmanın olanaklı olmadığını biliyoruz. Ancak tarihsel hesaplaşmada doğru bir bakış açının çok temel bazı çizgilerini ortaya koymanın çok önemli olduğunu ve geliştirilecek tarihimizle doğru hesaplaşma çalışmalarında ön açıcı olacağını hemen vurgulamak durumundayız.

Daha özet ve kısa biçiminde koyarsak; bütün PKK’lilerin, Kürdistan halkının önünde duran temel soru şu:

Bu son otuz yıllık mücadele tarihinde, daha somut bir ifadeyle, PKK’de, PKK tarihinde neye sahip çıkmalı, neyi reddetmeliyiz? Bizim olan, bize ait olan ne, bize ait olmayan ne?

Bu sorunun kendisi, işin başında her türlü inkarcı, tek yanlı ve tepkici yaklaşımları dıştalar. Her türlü inkarcı, tek yanlı ve tepkilere dayanan yaklaşıma karşı doğru bir tarih anlayışıyla kendimize ve son otuz yıllık mücadelemize bakmamız çok önemli ve tarihsel bir sorumluluk gerektirmektedir.

27 Kasım’da, 1978 Parti Programı’nda, Kürdistan Devrimi Yolu’nda somut ifadesini bulan PKK, her şeyden önce Kürdistan tarihi ile ciddi, kesin ve radikal bir kopuşmayı anlatır. Sömürgeciliği ve her türlü yabancı egemenliği, bundan kaynaklanan her türlü ideolojik ve politik akımı, anlayışı ve tarzı kesin bir biçimde reddeder; bağımsızlığı, kendi kaderi ve geleceği üzerinde özgür irade sahibi olmayı, bunu her türlü düşünce ve davranışın temeline oturtmayı varlık nedeni sayar.

Her türlü yabancı egemenliği, sömürgecilik ve emperyalizmi reddetmek, buna karşı bağımsız çizgi ve özgür iradeyi esas almak tek başına yetmezdi, bunun bir sınıfsal temele, onun ideolojik ifadesine kavuşturulması gerekiyordu. PKK, aynı zamanda Kürt egemen sınıflarının tarihsel teslimiyet, ihanet ve uşaklık tarihlerine kesin bir tavır alış; varlığını ve geleceğini yabancı egemenlere bağlayan siyaset tarzlarını da reddediştir, halkımızın, Kürt emekçi ve yoksullarının tarihin derinliklerine uzanan, bir yer altı nehri gibi akarak bugüne ulaşan direniş damarını tarihsel miras olarak algılayarak dayanak noktası yapıştır. Bunu da, çağımızın en devrimci ideolojisi olan proletarya sosyalizmi temelinde yapıyordu.

PKK, öncelikle Kürdistan tarihi ile kesin bir ideolojik hesaplaşmayı ifade eder; yabancı egemenliklere karşı bağımsızlığı, teslimiyet ve ihanete karşı halkımızın devrimci direnişini esas alır. Bu anlamda PKK, radikal bir kopuşu ifade eder. Kopuş ideolojik ve politiktir; bunun süreklileşmesi, toplumsal bir temele ve örgütsel dayanaklara kavuşturulması gerekir. Yoksa kopuşla birlikte varlığını sürdüren ve günlük olarak üretilen olumsuz, teslimiyetçi çizgi ve kültürü yeniden egemen kılması işten bile olmayacaktır.

Evet, ideolojik kopuş sağlanmıştır, ama egemen sınıfların siyaset anlayışı ve kültürü de bir gelenek olarak güçlüdür, dahası yabancı egemenlikten, geri toplumsal yapıdan günlük olarak beslenmektedir. Buna uluslararası ortamı ve ilişkilerden kaynaklanan olumsuzlukları da eklememiz gerekmektedir.

İdeolojik kopuşun emekçi damarıyla, yoğun bir ideolojik mücadele ve örgütsel çabalarla beslenmesi ve süreklileştirilmesi gerekirdi. Evet, tarihsel bir kopuşma yaşanmıştı ve bu, henüz başlangıç aşamasındaydı, bütün doğum lekelerini üzerinde taşımaktaydı, henüz çok zayıftı, her an boğdurulabilirdi, ya da süreç içinde özü boşaltılabilirdi. Başka bir ifadeyle ortaya çıkan bu kopuşmanın kendisi bile iki tarihsel çizginin kavgasını kendi içinde taşıyordu, bu nedenle devrimci kopuşun kendisini sürekli büyütmesi ve toplumsal temelleriyle buluşturması, kendi kadrosunu ve örgütünü yaratması kaçınılmazdı. Peki bunu başarabildi mi, ne kadar?

Kürdistan’ın sömürge olduğu tespiti, ulusal kurtuluş mücadelesinin kaçınılmaz gerekliliğini anlatıyordu. Peki nasıl bir ulusal kurtuluşçuluk? Bu sorunun yanıtı da çağın ve ülkemizin somut tahlilinde gizliydi. Özellikle Kuzeyde Kürt egemen sınıflarının bir ulusal kurtuluş sorunları yoktu, onlar, varlıklarını sömürgecilikle kurdukları işbirlikçi ilişkilere bağlamışlardı. Kent küçük burjuvazisinin ise diğer sömürge ülkelerde olduğu gibi bir ulusal kurtuluş hareketi örgütlemeleri mümkün değildi, buna ne toplumsal konumları ne de güçleri yeterdi. Çünkü başından beri sömürgeci düzenle binbir bağ içinde şekillenmişlerdi. Ancak devrimci dalganın yükselmesi durumunda ulusal kurtuluştan yana olabilir, ondan yana tutum alabilirlerdi. Kürdistan nüfusunun ezici ço&curen;unluğunu oluşturan köylülük devrimin temel gücüydü, ama kendi başına bir ideoloji üretme ve siyaset yapma gücü ve konumu yoktu. Geriye toplumsal gelişme bakımından çok zayıf da olsa, Kürdistan işçi sınıfı kalıyordu. Çağımızın en devrimci sınıfı, en devrimci ideolojiye sahip olan oydu. Bu toplumsal sınıfların tahlilinden çıkan sonuç çok netti:

İşçi sınıfının önderliğindeki Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi herhangi bir çözüm yolu değil, biricik çözümdür! Kürt sorunu objektif olarak bir emekçi sorunudur, dolayısıyla emekçi damgalı bir ulusal kurtuluş, sorunun ulusal ve toplumsal boyutlarının ne kadar iç içe olduğunu anlatmaktadır. 1978 PKK programı ve ideolojisi, bu gerçekliğin en özlü ifadesidir.

PKK’nin ilk çekirdek kadroları emekçi ve yoksul kökenlidir. Yine ta başında net bir şekilde kendilerini devrimci sosyalist olarak tanımlamaktadırlar. Aynı zamanda bu ilk çekirdek, 1970’li yılların başlarında yükselen Türkiye Devrimci Hareketi’nin içinden gelmektedir. Yani PKK, esas olarak, Kürdistan’daki herhangi bir siyasal hareketten, KDP veya DDKO’dan doğmadı. PKK, Türkiye devrimci hareketi içinden doğdu. Bu doğum özelliği, hem onun emekçi çizgisini kuvvetlendiren bir noktaydı, hem de Türkiye ve Kürdistan devrimleri arasındaki ilişkinin özünü koşullayan önemli bir etkendi. Hiç kuşkusuz, sosyal şovenizm eleştirisi ve alınan kesin tutum, geleneksel Türkiye devrimci hareketinden bir kopuşu da anlatıyordu. Ancak bu kopuş, Türkiye devrimci damarıyla bir kopuşma anlamına gelmiyordu. Sosyal şovenizme karşı ideolojik mücadele ile T¨rkiye devrimci hareketleriyle ilkeli mücadele birliği, ideolojik gereklilikler kadar, nesnel politik zorunlulukların da bir gereğiydi. Kuşkusuz anılan özün geliştirilmesi, somut stratejik bir ifadeye ulaşması zaman ve süreç sorunuydu. Bu konuda başarılan nedir, başarılmayan nedir?

İdeolojik şekillenişte o dönemin çeşitli akımlarının etkisi vardır. “Gerçekleşen sosyalizm” deneyimleri teorik ve pratik olarak PKK ideolojisini de etkilemiştir, bunun yadırganacak bir yanı yoktur. Ancak bu etkilenmelere rağmen o dönemin ideolojik kamplaşmalarına karşı eleştirel bir tutum alışı önemlidir ve daha bağımsız bir politik zeminde kalmasını koşullayan önemli bir olanaktır. Kendisini dünya devrim güçleri içinde ve onun bir parçası olarak tanımlayan PKK, kendi içinde bir çok önemli zaafı taşısa da proletarya enternasyonalizmini bayrak edinmiştir. Bağımsızlık ve proleter enternasyonalizmi ilkelerini ifade eden sloganın, Kürdistan devrimcilerinin kullandıkları ilk slogan olması anılan tanımlamanın bir sonucudur.

Kuşkusuz ideolojik tanımlanmadan, bunun ardındaki samimi duygulardan ve dayandığı emekçi damarından söz ediyoruz. Pratik uygulama, pratikte yol alış bire bir bu tanımlamaya denk düşmüyor. Pratik yol alış, çok yönlü bir sınıf mücadelesine konu oluyor; pratik, sınıf mücadelesinin gerçek zemini oluyor.

Tarihle hesaplaşma, egemen sınıflara ve orta sınıflara dayanan reformist gruplara ve sosyal şovenizme karşı net tutum ile düzen yaşam tarzına karşı duruş, yeni bir kültür ve yaşam tarzı oluşturma çabaları at başı yürüdü. Bu, grubun samimiyetini, iddialarındaki tutarlığını ve ciddiyetini anlatıyordu. Faşistlere, gerici feodal beylere ve aşiret yapılarına karşı verilen mücadele, geliştirilen ideolojik, politik ve örgütsel çalışmalara sayısız olanak sunuyor, bu mücadelelerin önünü açıyordu. Dolayısıyla 27 Kasım 1978’e gelindiğinde önemli bir kitleselliğe, hatırı sayılır bir kadroya ve siyasal prestije ulaşılmıştı. Grup örgütlenmesinin kaydedilen gelişmelere ve gündemdeki siyasal duruma gerekli karşılığı artık verememesi, partileşme ihtiyacını dayattı. 27 Kasım böyle bir ihtiyacın sonucudur. Kuşkusuz ta başında ulusal kurtuluşta Parti-Cephe-Ordu’nun gerekliliğ düşüncesi kesin bir biçimde var, ancak bunun somutlaşması bir dizi etkenin ve koşulun bir araya gelmesine bağlıydı.

Partileşme kararı çok önemliydi. Çünkü bir bakıma örgütsüzlük tarihi olan Kürdistan’da örgütsüzlüğü aşmak ve örgütlü bir direniş tarihini başlatmak, ulusal ve toplumsal kurtuluşta olmazsa olmaz bir koşuldu. PKK, örgütsüzlük tarihine karşı örgütlü bir direniş tarihini başlatma iddiası ve kararıdır. Peki, bunu ne kadar başardı, kendisi gerçekten gerçek anlamda partileşti mi? Örgütsüzlük tarihini ne kadar aştı?

(...)

Biz tekrar ilk yıllara dönelim: Fis Toplantısı’nda PKK kurulur, ancak daha kuruluşunu ilan etmeden, asgari örgütsel çalışmalarını tamamlamadan örgütsel krize girer. Sürekli kadrosal olarak kan kaybeder. Ama buna karşılık 1979 Siverek mücadelesiyle birlikte siyasal olarak gelişir, daha da kitleselleşir. Başka bir ifadeyle “gövde” aşırı bir biçimde büyür, ama buna karşılık “baş” ise sürekli küçülür. Siyasal büyüme ile örgütsel-kadrosal küçülme aynı sürecin bir birinden kopmaz iki eğilimi olarak varlığını sürdürür. Bu, PKK tarihinin her döneminde karşımıza çıkan çok önemli bir gerçekliğidir. Peki rastlantı mı? Salt objektif etkenlerle açıklamak mümkün mü? Öcalan’ın kadro politikası ve kendi iktidarını kurumlaştırma mekanizmaları ve süreci incelendi¤inde bu soruların yanıtı da görülecektir.

Kuşkusuz her devrim hareketinde kadro sorunu olmuştur, var olan kadro ile örgütsel yapı hemen hemen hiçbir zaman siyasal büyümeye denk düşmez. Hele devrimci yükseliş dönemlerinde bu daha çarpıcı ve yakıcı tarzda kendini gösterir ve hissettirir. Ama bizdeki durum bu “olağan” duruma benzemez.

12 Eylül’e gelindiğinde zaten örgütlenemeyen PKK’nin kadrolarının ağırlıklı bir bölümü zindanlara alınmıştır. Buraya kadarki gelişmelerde iki çizgi, teslimiyet ile direniş biçiminde somutlaşan iki tarihsel çizgi PKK içinde henüz pek farklılaşmamıştır. Eğilimler var, bunlar gelişmeleri etkilemektedir, ama damgasını vuran emekçi-devrimci çizgidir. Henüz parti içinde “her şeyi ben yarattım” söylemi de yok. Tam kurumlaşmasa da merkezin bir ağırlığı ve etkisi var. Kadrolar ile Öcalan arasındaki mesafe de henüz açılmış değildir. Aslında bu durum İkinci Kongre’ye kadar da sürer.

Ortadoğu alanındaki ilk yıllarda toparlanma ile tasfiye birlikte yürür. 1982’de partide başka bir kadro tasfiyesi yaşanır. Burada kim ne dedi, kim neydi veya değildi sorularından bağımsız olarak bir durum tespitini yapmaya çalışıyoruz. İkinci Kongre ülkeye dönüş ve silahlı mücadele kararı almakla tarihi bir rol oynar. Bu, aslında zindan direnişlerine, özel olarak 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu’na verilen bir karşılıktır, onun gereklerinin yerine getirilmesidir. Bu karar, aynı zamanda PKK’nin ortaya çıkış gerekçelerinin, o güne dek sürdürülen mücadelenin mantıki bir sonucudur. Bu anlamda ideolojik ve politik olarak güçlü çıkan parti, örgütsel olarak da güçlenerek çıkıyor mu, “örgütsel kriz” olarak tanımlanan durumu aşmak için gerekli önlemleri alabiliyor mu? Hayır, kan kaybı devam ediyor, kendi ¨lçülerine göre yetişmiş ve deneyimli kadrolar daraldıkça daralıyor, daraltıyor. Bu da Öcalan’ın kendi sistemini geliştirmede çok önemli bir olanak sunuyor.

İkinci Kongre ile Üçüncü Kongre arası bir geçiş aşamasıdır. Bu geçiş aşamasında 15 Ağustos Atılımı başlatılmış, bu eksende süren gerilla savaşı PKK’yi çok önemli bir siyasal güç haline getirmiştir. Savaştaki kayıplar büyüktür. Büyüklük hem nitelik hem de nicelik anlamındadır. ‘80 öncesi katılan kadroların büyük bir bölümü şehit düşer, ilk grup döneminden geriye birkaç kadro kalır ve Öcalan, Üçüncü Kongre’ye geldiğinde bu dönemin bütün kayıplarının ve olumsuzluklarının sorumluluğunu bu kadrolara fatura eder; onları da siyasal olarak bitirir ve artık tektir. Her şeyin yaratıcısı ve hükmedici odağı odur. Diğer kadrolar mı, onlar, bir hiçtir, onlar karınlarını bile Öcalan sayesinde doyuran, yanlış doğmuş ve yanlış büyütülmüş birer zavallıdılar. Bundan sonrasında kadroları hiçleştiren ve anlamsızlaştıran ve bunu da kendi ağızlarından onaylatan “Çözümlemeler”, gerçek anlamda kadro ve insan yeme, kırım mekanizması işlevini görür...

1990’larla birlikte Öcalan, yüzünü emperyalist merkezlere ve Ankara’ya dönmüştür, “siyasal çözüm” olarak formüle edilen yaklaşım, aslında bir sınıf eğilimi, düzen karşısında bir ideolojik tercihi anlatmaktadır. Bu, aynı zamanda yukarda vurguladığımız Kürt egemen sınıflarına ait teslimiyet çizgisinin parti içinde dillendirilmesinden başka bir şey değildir. 1990’larla birlikte yasal parti ve günlük gazete, Avrupa’daki kurumlarda Kürt orta ve egemen sınıflarından unsurların sistematik bir biçimde “istihdam” edilmesi rastlantı değil. Tam da düzen içi teslimiyetçi çizginin, kendini siyasal ve toplumsal dayanaklara ulaştırma istemine denk düşüyor.

Bu dönemin diğer çok çarpıcı bir gelişmesi de devrimci kadro kırımının da aralıksız olarak sürdürülmesidir. Gerillaya yönelik kadro politikası ve bunun sonucu yoğun kayıpları nasıl anlamak ve açıklamak gerekir? Kayıpları salt savaş ve özel savaşın acımasızlığı ile açıklamak mümkün mü? Öcalan suçu hep gerillaya yükler. Bu, gerçekliği çarpıtma ve gerçekliğin gün ışığına çıkışını önleme değilse nedir?

Ayrıca bir Kürdistan Ulusal Meclisi çalışması vardı, bu konuda seçimler yapıldı, halkın temsilcileri seçildi. Peki, bu çalışmanın akıbeti ne oldu? Bilen var mi, bir açıklaması oldu mu? Ya bu çalışmayla deşifre olan, kontra kurşunlarında yaşamını yitiren, tutuklanan, oradan oraya savrulan kadroların sayısını bilen var mı? Aslında bu KUM çalışması, ortaya emekçi halk iktidar nüvelerini ortaya çıkarmıştı. Ve aynı zamanda bu, ilk ciddi Kürt emekçi iktidarlaşma eğilimi ve somut biçimlenişiydi. Öcalan, bunu çok erkenden gördü ve çok acımasızca, sessiz sedasız ortadan kaldırdı. Bu tasfiye, ilk ciddi halk iktidarlaşma girişimini ve olanağını ortadan kaldırdığı gibi, açığa çıkmış emekçi ve halk kadrolarını biçti... Ama orta ve egemen sınıf unsurları kurumlarda yer tutmaya, palazlanmaya, bütün değerler üzerinde at oynatmayadevam ettiler ve gerçek anlamda rantçı bir nitelik kazandılar...

15 Şubat’ta teslimiyet, ihanet ve tasfiyecilik olarak somutlaşan çizgi, görüldüğü gibi Kürt egemen sınıflarının tarihsel teslimiyet, ihanet ve uşaklık çizgilerinin çok daha utanç verici bir tarzda kendini dillendirmesinden başka bir şey değildir. İmralı Partisi’nin gerçek PKK ile, 27 Kasım’la bir ilişkisi yoktur. Zaten 7. Kongre’yi kendileri için bir kuruluş kongresi olarak tanımlayan İmralı Partisi, partimizin ve halkımızın değerleri üzerinde, bu değerleri utanmadan sömürerek varlığını sürdürmektedir. Bu teslimiyet ve tasfiyeciliğin çok daha özgün ve aynı ölçüde utanç verici boyutları ve gerçekleşme süreci vardır. Bunları da çeşitli değerlendirmelerimizde ortaya koymaya çalıştık.

Özetle;

27 Kasım, 1978 Programı ve bunun yönlendirdiği mücadeleler, zindan direnişleri, gerilla, serhıldanlar ve bu büyük mücadeleler sonucu ortaya çıkan değerler, bilinç, kültür, mevziler ve sayısız olanaklar Kürt halkınındır, devrimcilerin, yurtseverlerindir, yani “bizimdir”! Ama ne yazık, bunlar bizden, emekçilerden çalınmıştır, el konulmuştur; tek kişiye dayalı despotik iktidar ve mülkiyet alanı haline getirilmiştir. Bu despotik iktidar, Kürt halkını özgürlüğe götürebilseydi, bütün kötülüklerine rağmen, tarihsel bir rolünden söz edilebilirdi. Ancak, kendisini her şeyin odağına koyan ve kendisini peygamberlerle özdeşleştiren bu kişilik, İmralı’da bütün değerlerimizi, tarihimizi ve geleceğimizi altın tepside düşmana sundu, şimdi de bunun teorisini yapıyor ve başlattığı bilinç, ruh vebellek katliamını en son noktaya kadar götürmeye çalışıyor...

27 Kasım’a sahip çıkmak, 1978 Programı’nda ifadesini bulan devrimci çizgiye sahip çıkmak, İmralı çizgisi biçiminde somutlaşan teslimiyet ve tasfiyeciliğe karşı tavır almak; devrimci çizgiyi geliştirmek ve günün bütün sorunlarına cevap verecek düzeyde yeniden üretmektir... Bunun da tarihimizle devrimci temelde ve büyük bir sorumluluk duygusuyla hesaplaşmaktan geçtiğini bir kez daha vurgulamak isteriz.

27 Kasım’ı kutlamak başta şehitlerimiz olmak üzere bütün değerlerimize sahip çıkmaktır. Bunun da anlamı, Kürdistan halkını yeniden ayağa kaldırma bilincine ve kararlılığına sahip olmaktan başka bir şey değildir.

Yaşasın Partimizin devrimci çizgisinde ısrar direnişimiz!

Kahrolsun teslimiyet ve tasfiyecilik!

Devrimci çizgide birleşelim, Partimizi yeniden inşa edelim!

PKK-Devrimci Çizgi Savaşçıları

25 Kasım 2001

(Yer sınırlılığından dolayı metnin aslından ara bir bölüm çıkarılmıştır-SY Kızıl Bayrak...)