01 Aralık '01
Sayı: 37


  Kızıl Bayrak'tan
  Reformist solda son durum
  Kurtlar sofrasında bir ada: Kıbrıs
  Taban inisiyatifini güçlendirelim!
  Medyadan yıkım programına boyun eğin çağrısı
  Ordu ve kriz yağmacısı OYAK
  Bir Aymasan direnişçisinin değerlendirmesi... "Her direniş bir okuldur"
  İşçi kültür evleri üzerine
  1 Aralık'a doğru sınıf hareketi: Sorunlar, imkanlar ve görevler
  Afganistan'ın ölüm tarlaları
  Emperyalizm gerici yüzünü ortaya seriyor... "Yeni dönem"de McCarthy'cilik diriltiliyor
  İHD İstanbul Şubesi'nin "2. 'hayata dönüş'" başlıklı açıklaması...
  Yeni YÖK yasası... "Zengin öğrenciden harç alıp, yoksulu okutacağız" yalanı
  Üniversitelerden eylem haberleri...
  27 Kasım, teslimiyet ve ihanete karşı Kürdistan emekçilerinin direniş bayrağıdır!
   Savaş meydanı kadınlar
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
İHD İstanbul Şubesi’nin “2. ‘hayata dönüş’” başlıklı açıklaması...

Amaçlanan mahpusların zulme karşı
direnme hakkını engellemektir

19 Aralık 2000 tarihinde gerçekleştirilen katliamla beraber cezaevlerinde inanılmaz boyutlara tırmandırılan mahpuslar üzerindeki terör meclise sunulan yeni yasa tasarısıyla daha da artırılmak istenmektedir.

“Türk Ceza Kanunu ile Hapishane ve Tevkifhanelerin İdaresi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”yla mahpusların cezaevlerindeki hak gasplarına ve insanlıkdışı baskılara yönelik direnme haklarının engellenmesi, gayrımeşru gösterilmesi hedeflenmektedir.

Tasarı, cezaevlerindeki insanlıkdışı koşulların sona erdirilmesini değil, buna karşı yapılan açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerinin engellenmesini, cezaevlerinde sürdürülen tecrit politikasını kabullenmeyen, bir lütuf değil hak olması gereken sosyal iletişimin koşullara, rehabilitasyona, tretmana bağlanmasını reddeden mahpusları ve demokratik kamuoyunu cezalandırma amacını da içinde barındırmaktadır.

Niyet yaşam hakkını savunmak değil direnme hakkının engellemek

Tasarının 5. Maddesinde; tedaviyi kabul etmeyen açlık grevcilerine cezaevinde doktor gözetiminde ve cezaevinde olanak bulunmadığı halde de hastanade zorla müdahale yapılması öngörülmektedir.

Hatta maddenin 5. Fıkrasında “kurum tabibinin zamanında müdahale edememesi veya gecikmesi hükümlü ve tutuklu için hayati tehlike doğurabilecek ise, bu tedbirlere ikinci fıkrada belirtilen şartlar aranmaksızın başvurulabilir” denilerek, açlık grevcilerine her zaman ve cezaevinde çalışan herkes tarafından müdahale imkanı yaratılmaktadır.

Bu düzenleme de tasarının genel gerekçesinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. ve Anayasa’nın da 17. Maddesinde belirtilen yaşam hakkının korunması ilkesine dayandırılmaktadır.

En başta söylemek gerekirse, son on yılda cezaevlerinde onlarca mahpusu döverek, işkence ederek katleden ve bunu her fırsatta savunan, çözüm için başvuran aileleri “gebersinler” diye kovan bir anlayışın yaşam hakkı ilkesini gerekçe göstererek düzenlemelere gitmek istemesi samimi bir davranış olamaz.

Nitekim tasarının hedefledikleri görüldüğünde de, niyetin yaşam hakkını savunmak olmadığı, mahpusların zulme karşı direnme hakkının engellenmek istendiği görülecektir.

Çünkü tasarı, bugün Türkiye cezaevlerinde mahpusların karşı karşıya oldukları sosyal tecrit, avukatlarla ve yakınlarla görüşlerin engellenmesi, savunma hakkının kısıtlanması, sağlık-beslenme hizmetlerinin yetersizliği, eğitim hakkının kısıtlanması gibi olumsuzlukları düzeltmeyi değil, mahpusların bu hak gasplarına yönelik bedenleri, canları pahasına giriştikleri açlık grevleri ve ölüm orucu eylemlerini sona erdirmeyi amaçlamaktadır.

Hukuk zulmü savunuyorsa isyan haktır

Ancak bilindiği gibi çağdaş hukuk, devletten kaynaklı teröre ve baskılara karşı bireylerin, toplumların direnmesini hak olarak görmekte, meşru kabul etmektedir.

Bu anlayışa göre hukuk, evrensel insan haklarını içermeli ve korumalıdır. Hukuk zulmü savunuyorsa ya da ortada bir hukuk devletinden bahsetmek mümkün değilse isyan haktır.

Bu genel kabulü en somut bir şekilde ifade eden metinlerden biri olan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin önsözünde de, “İnsanların zulüm ve baskı yöntemlerine karşı son bir çare olarak isyana başvurmamaları için insan haklarının hukuk devletiyle korunması” ilkesinden bahsedilmektedir.

Bugünkü hücre sisteminde mahpusların hak gasplarına, insan hakları ihlallerine karşı direnme olanakları son derecede sınırlanmış bir durumdadır. Mevcut hukuk düzeni ve yeni uygulamaya sokulan infaz yargıçlığı, denetleme kurulları kesinlikle bir güvence olamamaktadır. Dilekçeler hiçbir işe yaramamakta, kamuoyu yaşanan sorunlara duyarsız kalmaktadır. Bu durumda mahpuslar son çare olarak ölüm orucu, açlık grevi eylemlerine yönelmektedir. Kabul edelim etmeyelim, direnme haklarını kendi bedenlerine zarar vererek yerine getirmektedirler.

Tasarıyla yaşam hakkı savunulmamaktadır. Çünkü yaşamak sadece nefes almak değil, aynı zamanda insan onuruna saygılı bir tarzda evrensellik kazanmış hakları kullanabilmektir de. Yasa koyucu dolayısıyla bu faaliyetiyle yaşam hakkını güvence altına almamakta, yalnızca ölüme izin vermemek istemektedir.

Tasarının yasalaşması yüzyılların birikimiyle oluşan direnme hakkını ortadan kaldırma, mahkum etme sonucunu doğuramayacak olsa da yeni baskıların ve ihlallerin yaşanacağı da açıktır.

Tasarının gerekçesinde açlık grevlerine müdahale için Tokyo ve Malta Bildirgelerine de atıfta bulunulmaktadır. Ancak çok açıktır ki, bu bildirgelerde doktorların ya da sağlık görevlilerinin açlık grevlerine müdahaleye zorlanamayacağı hükümleri yer almaktadır. İnisiyatif her halükarda doktora aittir ve hiçbir görevlinin bu konuda emir verme, zor kullanma yetkisi bulunmamaktadır.

Avrupa ya da Amerika insan hakları alanında
standartları temsil edemez

Tasarı aynı şekilde Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu kararlarına da göndermelerde bulunmaktadır.

Tasarı gerekçesinde Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa, İspanya, İsviçre ve Portekiz gibi ülkelerin hukuklarında açlık grevinde bulunanlara doktor kararıyla zorla müdahale yapılacağı hükümlerinin bulunduğu da iddia edilmektedir.

Ayrıca zorla müdahale ile ilgili olarak Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu kararları dayanak olarak gösterilmektedir.

Bilindiği gibi devlet ne zaman gerici düzenlemeleri yaşama geçirmek istese Avrupa ve Amerika hukukunda bulunan çağdışı, insan haklarına aykırı hükümleri örnek göstermektedir.

Bu gerçeğin dışında ifade edilmesi gereken diğer bir nokta da Avrupa ya da Amerika’nın insan hakları alanında standartları temsil edemeyeceğidir. Avrupa Konseyi ya da Birliği’nin, ABD’nin insan hakları alanında tartışılan, reddedilen bir çok uygulamaları mevcuttur. Her zaman çifte standartlı davranabilen bu çevreler değil bağımsız, demokratik kurum ve kişiler, çevreler referans olarak alınmalıdır.

İzolasyonun dışarıya da taşınmasının yasal güvencesi

Tasarının 2. Maddesinde; “ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde bulunan hükümlü ve tutukluların haberleşmelerini, ziyaretçileriyle görüşmelerini, iyileştirme ve eğitim programları çerçevesinde eğitim ve spor, meslek kazandırma ve işyurdu çalışmaları ile diğer sosyal ve kültürel faaliyetlere katılmalarını, kurum tabibince muayene ve tedavi edilmelerini, müdafi veya avukat tayin etmelerini, bunlarla görüşmelerini, salıverilenlerin kurum dışına çıkmalarını her ne suretle olursa olsun engelleyenler, hükümlü ve tutukluları bu fiillere teşvik edenler, bu yolda talimat verenler, mevzuatın hükümlü ve tutuklulara tanıdığı sair her türlü görüşme ve temas olanaklarını engelleyenler”in hapisle cezalandırılacağı öngörülmektedir.

Tasarı, haklarını savunan mahpusların serbest iradelerini kullanamadıklarını varsayarak lider olarak görülen belli sayıdaki mahpusları ve ayrıca insan hakları ve özgürlükleri noktasında düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanan demokratik kamuoyunu cezalandırmayı amaçlamaktadır. Böylelikle de tasarının asıl hedeflerinden biri izolasyonun dışarıya da taşınmasının yasal güvencesinin sağlanmasıdır. Bunun için bugüne kadar uygulanan şiddete dayalı terör ortamının hukuki belgesi oluşturulacaktır.

Ancak bilindiği gibi mahpusların cezaevlerinde haberleşmelerinin, ziyaretçi ve avukatlarıyla görüşmelerinin, sosyal ve kültürel faaliyetlere katılmalarının vb. önündeki en büyük engel mevzuat ve cezaevi görevlilerinin tutumlarıdır.

O yüzden tasarının yasalaşmasıyla yasanın metnine ve ruhuna uyulacak olursa, ilk cezalandırılacak olan bakanlık ve cezaevi görevlileri olmalıdır. (...)

Türk devleti bir hukuk devleti olmak bir yana
bir yasa devleti bile değil

Tasarının 6. Maddesi; sıfatları ne olursa olsun ceza infaz kurumları ve tutukevlerine giren herkesin aranacağını hüküm altına almaktadır.
Müdafi ve avukatların savunmaya ilişkin olduğu yazılı olarak beyan edilen belge ve dosyalarının aranamayacağı, ancak şüphe halinde hakimin, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de cumhuriyet savcısının kararı ile arama yapılacağı belirtilmektedir.
Savunmaya ilişkin belgelerin savcılarca incelenmesi silahların eşitliği ilkesine aykırıdır. Savunmanın karşısında olan bir tarafa savunmadan üstün yetkiler tanımak hukukun ilkelerine aykırı bir düzenlemedir.
Ayrıca olağan bir düzenleme olarak savunmaya ilişkin belgelerin aranamayacağı ilkesinin yasalaştırılıyor olmasının da çok fazla bir anlamı bulunmamaktadır. Bu hak cezaevlerinde her zaman için ihlal edilme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Zira mevcut Avukatlık Yasası'na göre avukatların üzerinin, evraklarının hiçbir şekilde aranamayacağı belirtilmesine rağmen özellikle F tiplerinde bu açık yasa hükmü bugüne değin uygulanamamıştır. Avukatların üzeri ve evrakları aranmaktadır. Türkiye'nin bırakalım hukuk devleti olmamasını bir yasa devleti dahi olmaması bu tür yasal düzenlemelere güven duyulmasını mümkün kılmamaktadır.

Hiçbir güç direnme hakkını engelleyemez

Tasarının genel gerekçesinde infaza ilişkin yapılan bu değişikliklerin amacının “işledikleri suçla toplumsal yaşama uyumsuzluk göstermiş ve yargı organlarınca suçluluğu tespit edilmiş olan hükümlüleri uygun bir iyileştirme ve eğitim süreci içinde toplumsal yaşama hazırlamak ve toplumla bütünleşip bir daha suç işlemelerinin önüne geçmek ve uyumlu bir kişi haline gelmelerini sağlamak” olduğu belirtilmektedir. Bu amaç savunulurken de Birleşmiş Milletler ve Avrupa belgelerine atıfta bulunulmaktadır. Yani mahpusların rehabilitasyonunun, ıslahının sağlanmasının hedeflendiği anlatılmak istenmektedir.

Ancak hükümlü de olsa bir kişinin zorla ıslahı, rehabilitasyonu, eğitilmesi kabul edilebilecek bir durum değildir. Bireyler düşünce ve inançlarını serbest iradeleriyle, kendilerine sunulan zengin, çeşitli seçenekler arasından tercihler, yorumlar yaparak oluşturmalıdır. Türkiye'nin de imzaladığı Kişi Hakları ve Siyasal Haklar Sözleşmesi'nin 18. Maddesinde zorla eğitimin olamayacağı şöyle açıklanmaktadır:

"Hiç kimseye bir din ya da inanca sahip olma ya da seçtiği bir ya da inancının benimseme özgürlüğünü zedeleyici baskıda bulunulamaz".

Üstelik yasa koyucunun siyasi mahpusları toplumla uyumsuz ilan etme, onları iyileştirme, eğitme, toplumsal yaşama hazırlama söylemi oldukça iddialı görünmektedir. Topluma maddi manevi hiçbir olumlu yaşam alanı sunamayan, iyi örnek olamayan bir rejimin kendini normal, uyumlu kabul etmesi ve olumsuzluklara karşı çıkanları iyileştireceğini, eğiteceğini söylemesi inandırıcı olamaz.

Ayrıca sürekli atıfta bulunulan BM ve Avrupa kaynakları gerçekte mahpusun dört duvar arasına konulmuş olmasını yeterli bir ceza olarak görmekte, daha ağırlaştırıcı yaptırımları kabul etmemektedir.

Birleşmiş Milletler Mahpusların Islahı İçin Asgari Standart Kurallar madde 57: "... cezaevi sistemi, geçici olarak haklı görülebilecek ayırmalar ve disiplinin sağlanması dışında, durumun doğasında varolan sıkıntıyı ağırlaştıramaz" derken madde 60'ta ise "Kurumun uyguladığı rejim, mahpusların sorumluluğunu azaltmadan veya insan onuruna gösterilen saygıyı düşürmeden, hapishane yaşamı ile özgür yaşam arasındaki farkı asgariye indirmeye çalışır" hükmü yer almaktadır.

Sonuç olarak hapishanesiz, kapatılmasız bir dünyayı savunuyor olsak da, hapishane olgusunun daha uzun bir süre varlığını sürdüreceği gerçeğinden hareketle kapatılma sisteminin dört duvar dışında ek bir ceza getirmemesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bu genel ilkenin çiğnenmesi, ihlallerin varlığı durumunda da insanlık tarihinin gelmiş olduğu düzey, evrensel hukuk ve insan hakları ilkeleri mahpuslara hiç kuşkusuz direnme hakkını tanımaktadır. Hiçbir gücün bunu engelleyebileceğine inanmıyoruz.

27 Kasım 2001
(Başlık ve ara başlıklar SY Kızıl Bayrak tarafından konulmuştur.)



Adana’da F tipi cezaevleri protesto edildi...

“Sorun çözülünceye kadar
eyleme devam edeceğiz”

İHD’nin her Cuma yaptığı oturma eylemi bu hafta da tutsak yakınları ve DKÖ temsilcilerinin katılımıyla gerçekleştirildi. Eylemde konuşma yapan İHD Başkanı Şehmuz Kaya; "Her hafta yaptığımız oturma eyleminde bu hafta da buradayız. Bir kez daha kulaklar sağır, gözler kör. Buna rağmen tecrit kaldırılıp, sorun çözülünceye kadar eyleme devam edeceğiz" dedi. Konuşmasının ardından basın açıklamasını okudu. Açıklamada sürece ve sorunlara değinildi.

Eyleme19 Aralık operasyonu sırasında Ceyhan Cezaevi’nde bulunan, sonrasında Sincan F tipi Cezaevi’ne götürülen ve burada ÖO’na başlayan, zorla müdahale sonucu hafıza kaybı nedeniyle tahliye edilen Hasan Çepe de katıldı. Hasan Çepe basının sorularını yanıtlamaya çalıştı.

Eylemde “Tecriti kaldırın, ölümleri durdurun!”, “Emperyalist savaşa hayır!”, “Devrimci tutsaklar onurumuzdur!”, “Anayız haklıyız, hücreleri yıkarız!”, “Anaların öfkesi katilleri boğacak!”, “İçerde dışarda hücreleri parçala!” sloganları atıldı.

SY Kızıl Bayrak/Adana



TTB yöneticileri zorla müdahaleye karşı çıktıkları için “intiharı teşvik”ten yargılanıyorlar!

Ölüm Orucu direnişi “intihar” değil
siyasal bir eylemdir

TTB Yüksek Onur Kurulu açıklamasının
amacı ve "intihara teşvik" suçlaması

1. Türk Tabipleri Yüksek Onur Kurulu açıklaması, ölüm orucu eylemlerinin kritik bir aşamasında devlet yetkilerinin dikkatini, zorla besleme operasyonun olası trajik sonuçlarına çekmek için yapılmıştır. Bildirinin temel görüşü ilk maddede "Ölüm orucu insan yaşamını hedef alması nedeniyle hekimliğin temel felsefesine aykırı bir eylemdir ve bu nedenle de hekimler tarafından desteklenmesi mümkün değildir. Hekimler hiçbir koşulda ölüm orucunun özendirilmesine yönelik bir tutum içinde olamazlar" cümlesi ile anlatılmış olup, metin bütünüyle insan yaşamının değerinin korunmasına yönelik bir içeriğe sahiptir.

2. "İntihara teşvik suçlaması"na dayanak gösterilen "Bilinci açık olan bir açlık grevcisinin zorla beslenmesi hem uluslararası hekimlik değerlerine aykırıdır, hem de sonuç vermeyen ve yaşamsal riskleri olan bir girişimdir" cümlesi ülkemizdeki etik ve tıp otoritelerinin konsensüs halinde olduğu bir görüştür ve zaten Adalet bakanlığı da şimdiye kadar zorla besleme girişiminde bulunmayarak bu görüşe uygun davranmıştır. Bu nedenle evrensel bir ilkeyi açıklamak bir görevdir ve hiçbir şekilde "intihara teşvik" olarak nitelenemez.

3. Kaldı ki, ölüm oruçlarının intihar kategorisinde değerlendirilmesi konuyla ilgili uzmanlar tarafından doğru bulunmamaktadır. Ekte tam metnini sunduğumuz Psikiyatri profesörü ve Sivas milletvekili sayın Cengiz Güleç bu konuya şöyle açıklık getirmektedir:

"Söz konusu bu eylemlere yakından ve ruh sağlığı uzmanı gözüyle baktığımızda, bu gençlerin hiçbirinin bilerek ve isteyerek intihar etmeyi amaçlamadıklarını görebiliriz. Ölümü ne pahasına olursa olsun tercih edenler yaşamın artık bir değerinin ve anlamının kalmadığına inananlardır. Politik suçlardan tutuklu bu gençlerin ise eylemlerinin gerekçelerini benimsemesek bile yaşamı tercih ettiklerini ve değerli bulduklarını anlamaktayız. Çünkü bu insanlar, inançları uğruna en değer verdikleri şeyi, yani yaşamlarını ortaya koymaktadırlar. Olur da bir gün sorun çözümlenirse bu eylemlerin sonucunda bedensel ve zihinsel olarak ağır bir sakatlık kalmaması için tuz, şeker ve B vitaminleri almayı ihmal etmemektedirler. Bu tarz tutum ve eylemleri 'intihar' olarak adlandıramayız"

Biz de Sayın Güleç'in görüşlerine katılıyoruz ve ölüm orucunu sürdürenlerin bilinci açıkken zorla beslenmemelerini dile getirmenin “intihara teşvik” ile hiçbir ilişkisinin olmadığını düşünüyoruz.

TTB Yüksek Onur Kurulu'nun Savunması”ndan...