01 Aralık '01
Sayı: 37


  Kızıl Bayrak'tan
  Reformist solda son durum
  Kurtlar sofrasında bir ada: Kıbrıs
  Taban inisiyatifini güçlendirelim!
  Medyadan yıkım programına boyun eğin çağrısı
  Ordu ve kriz yağmacısı OYAK
  Bir Aymasan direnişçisinin değerlendirmesi... "Her direniş bir okuldur"
  İşçi kültür evleri üzerine
  1 Aralık'a doğru sınıf hareketi: Sorunlar, imkanlar ve görevler
  Afganistan'ın ölüm tarlaları
  Emperyalizm gerici yüzünü ortaya seriyor... "Yeni dönem"de McCarthy'cilik diriltiliyor
  İHD İstanbul Şubesi'nin "2. 'hayata dönüş'" başlıklı açıklaması...
  Yeni YÖK yasası... "Zengin öğrenciden harç alıp, yoksulu okutacağız" yalanı
  Üniversitelerden eylem haberleri...
  27 Kasım, teslimiyet ve ihanete karşı Kürdistan emekçilerinin direniş bayrağıdır!
   Savaş meydanı kadınlar
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
İşçi kültür evleri üzerine

İşçi kültür evleri hangi ihtiyacın ürünüdür

Bugün burjuvazinin her türlü aracı kullanarak toplumun bütün değerlerini çürüttüğünü biliyoruz. Sadece gelişmemiş ya da az gelişmiş ülkelerde değil, bütün gelişmiş ülkelerde de durum aynıdır. Dünyayı ya da kendi toplumumuzu az buçuk gözlemleyen herkes görecektir ki, ahlaki olsun, kültürel olsun, sosyal olsun, siyasal olsun, her alanda bir çürüme ve yozlaşma sözkonusudur. Bu çürümeyi egemenler bir politika olarak uygularlar. Çünkü çürümüş ve yozlaşmış bir toplumu yönetmek ve kontrol altında tutmak çok daha kolaydır. Çünkü böyle bir toplum sorgulama, yargılama ve hesap sorma yolunu unutmuş demektir.

Yapılan bu belirlemelerin devrimciler için basitliği, bunları genel olarak biliyor olmalarındandır. Yoksa sözkonusu olan işçi ve emekçiler açısından ciddi bir saldırıdır. İşte bizler bilenler olarak çürütülmek istenen sınıfın önüne koyabilmeliyiz bu gerçeği. Ve her amacın bir de aracı olmak zorundadır. Bizim için şu anki değişik araçlardan birisi de işçi kültür evleridir.

Burada önemli olan, bu aracın amaca yönelik olarak nasıl kullanılacağıdır. Bizler şu ya da bu düzeyde bu düzenin nasıl bir düzen olduğunu biliyoruz. Ve amacımız da, yolunu ve yöntemini bularak, bunu mümkün olduğunca en geniş kesimlere anlatabilmek, tartışabilmektir. Bu düzenin batağından kurtarılacak her insan, ileri atacağımız yeni bir adım demektir. İşçi kültür evlerinde kendi kültür anlayışımızı, değerlerimizi ve bunun ifadesi somut ürünleri, emekçilere taşıyarak paylaşmak zorundayız.

Bugün böyle bir ihtiyaç olduğundan dolayıdır ki, işçi kültür evlerinin açılmasını ve daha da yaygınlaşmasını istiyoruz. Bunu öyle bir titizlikle ve özveriyle yapabilmeliyiz ki, emekçiler gerçekten de bir başka yaşam, bir başka dünya, bir başka kültür varmış ve öyle yaşamak mümkünmüş diyebilsinler. Çünkü amacımız bu. Bunu uygularken de, mevcut duruma göre gereken esneklik ve refleksleri gösterebilmeliyiz. İnsanlara bir şeyleri anlatmak adına onları yerdiğimizde, yanımızdan uzaklaştırdığımızda, böyle bir çalışmanın anlamı kalmaz doğal olarak. Sadece bizlerin ve devrimcilerin mekanı olur burası.

Ben işçi kültür evlerinin yalnızca sınıfın değil, etrafımızdaki tüm emekçilerin mekanı olmasından yanayım. Bizlerin sahip çıkması tek başına bir şey ifade etmeyeceğine göre, işçilerin, emekçilerin, ezilen tüm insanların sahip çıktığı bir yer haline gelebilmeli. O zaman koruduğu değerlere ve verdiği emeklere sahip çıkılacak, verilen hiçbir emek boşa gitmeyecek demektir.

Az önce esneklik ve refleksten söz ettim. Nedir bu? Yaptığımız bir çalışma ya da bir etkinlik baştan aşağı çok politik, propaganda yüklü de olabilir. Ancak politika taşımak sadece politik sözler etmek ya da siyasal propaganda yapmak olmayacağına göre, burada önemli olan bunu nasıl verileceğidir. İşte bu konuda esneklik olmalıdır. Bizler her etkinliğimiz politik olmalı diye düşünür ve böyle yola çıkarsak, bize kala kala tabelası kalır kültür evinin. Neyi nerede ve nasıl yapmamız gerektiğini iyi hesaplamalıyız. Tabii ki esneklik göstermek adına geri tutum alalım demiyorum. Havayı iyi soluyup ona uygun davranmalıyız diyorum.

Faaliyetleri ve amacı

İşçi kültür evlerinin faaliyet alanı çerçevesinde önünde yığınla konu bulunmaktadır. Burada yaratıcılık tamamen bizlere bağlıdır. Düzenli periyodlarla belirlenmiş program ve etkinliklerin yanısıra yeni alanlar da açabilmeliyiz. Örneğin bugün işçilerin birçoğundan iş hukukuyla ilgili değişik şikayetler duyuyoruz, bunu kullanabilmeliyiz. Bulunduğumuz semtin değişik sorunları olabilir, bunları kullanabiliriz.

Bu tür sorunlara ilgi göstermemiz kısa vadede fazla bir şey ifade etmese de, vereceği güven sayesinde uzun vadede anlamını bulacaktır. Bu tür sorunlar bizleri o insanların yaşamına girmeye, ailelerine konuk olmaya, zamanla onlar tarafından sahiplenilmeye kadar götürecektir. Öncelikle şunu unutmamalıyız, insanlara güven vermek önemlidir. Eğer güvenlerini kazanabilirsek, onları politik olarak da etkilemeyi başarabiliriz. Zira emekçilerin ilk olarak dikkate aldığı kişilik ve dürüstlüktür. Ahlak ve onur sahibi olmamızdır. Ancak o zaman güveniyorlar. Bu tür mahalli faaliyetlerde bunu gözetebilmeliyiz.

Bir örnek vermek istiyorum. İşçi kültür evine gelen bir işçi işyerinde yaşadığı bir sorunu anlattı. Sorunu kısaca, işverenin bir süre sonra girdi-çıktı yapması ve haberinin daha sonra olması. Arkadaş bize bilgi almak için sordu; benim bilgim ve iznim dışında yapılabilir mi, çıkış yaptığı için patrondan tazminat alabilir miyim? diye. Bu konu tekil bir sorun olabilir, ama sunduğu imkanları görebilmek lazım. Bu tam da yapmayı düşündüğümüz şeyin kendisi değil midir? İşçilerin gelmesi, tartışması, beraber bir şeyler yapma ve isteme imkanı değil midir bu? Zaten amacımız da buraları bu anlamda çekim merkezi yapmak değil midir? Öyleyse bu olanakları iyi görüp iyi değerlendirmek bizlere düşmektedir. Yardım ve dayanışma işçilerin sınıf kültüründe tarihsel olarak varolduğu halde bugün hala en ciddi zayıflık oktasıysa, bunu kırmanın bir yoludur bu. Biz her imkanı sınıfın bilinçlenmesi, siyasallaşması için kullanacağız. Şu an için büyük ya da küçük imkan diye bir tercihimiz yoktur. Yaratıcılık ve başarı bize bağlıdır.

Sonuç olarak, kısaca toparlamak gerekirse, sorun şudur. Bugün işçi ve emekçiler, dayatılan sefalet ve yıkımın yanında bir de sosyal-kültürel olarak yıkıma uğratılıyorlar. Toplum bu yozlukla eritilip şekillendiriliyor. Bizlerin görevi buna izin vermemektir. Emekçileri pislik düzeninin ellerine teslim etmemektir. Bunu yaparken de nasıl yapacağımızı, nasıl yaklaşacağımızı iyi bilmektir. Bu işi başarmak kuşkusuz ki işçi-emekçilerin yardımı ve desteğiyle olacaktır. Bu yardımı ve desteği almanın yolu da yaşamlarının bir parçası olmakla mümkün olacaktır. Yanlış olabilir ama kişisel düşüncelerim böyledir. Ve işçilik yaşamı deneyimlerinin öğrettikleri bu yöndedir.

Kurtköy’den bir metal işçisi



Kapitalist sistemde ikinci cins ücretli köle: Kadın işçiler

Kapitalist sistem kadın emeğini son damlasına kadar sömürmeye çalışır. Kadınlar tüm üretim alanlarında ikinci cins ücretli köle statüsündedirler. Burjuvazinin kadın hakları diye sunduğu şeyler mülkiyet sahibi kadınlar içindir. Emeğiyle geçinen kadın işçiler burjuvazi açısından sessiz kalması, tüm baskılara boyun eğmesi gereken kişilerdir.

Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte üretime çekilen kadınlar azgın baskı ve sömürüye başkaldırarak örgütlenmeye başladılar. Günde14-16 saat çalıştıkları halde erkek işçilerden daha düşük ücret alıyor, fiziki özelliklerinden dolayı çalışmamaları gereken işlerde çalıştırılıyorlardı. Dokuma işçisi kadınlar eşit işe eşit ücret talebiyle verdikleri mücadele ve ödedikleri bedellerle bir takım haklar elde ettiler. Ancak bugün iş yasalarında yeralan bu hakları kullanabilen kadın işçi ve emekçiler çok azdır. Ancak sendikalı işyerlerinde bir parça uygulanabilmektedir.

Gelişmiş kapitalist ülkelerde özellikle kadın göçmen işçiler üzerinde sömürü daha yoğundur. Tekstil alanında kadın işçiler yasal çalışma saatlerinin çok üzerinde çalıştırılmakta, en pis işler göçmen kadın işçilere yaptırılmaktadır. Öte yandan, ünlü spor giysileri, ayakkabıları üreten firmaların ürünlerinin çoğu Hong Kong, Honduras, Haiti’de kadın ve çocuk işçilerin sömürülmesiyle, aylık 80 doları dahi bulmayan asgari ücretler karşılığında üretilir. Paris’in, Londra’nın burjuvalarına hitap eden pahalı giysilerin üzerinde kadın işçilerin uykusuzluğu, yorgunluğu, açlığı vardır. İngiltere’de göçmen olarak çalıştırılan işçilerin çoğu da kadın işçilerdir. Malezya, Hindistan, Türkiye, Pakistan gibi ülkelerdn gelmişlerdir ve hiçbir sosyal haktan faydalanamamakta, asgari ücretin ancak üçte birini alabilmektedirler. Fabrika sahipleri göçmen işçi kadının işi bırakıp kaçmaması için pasaportlarına el koyar. Kadın işçiler başkaldırdıklarında ise sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya kalırlar.

Türkiye’deki kadın işçiler de diğer ülkelerdeki işçi kardeşleriyle ortak kaderi paylaşıyorlar. İş kanunlarında kadın işçilere tanınmış bazı haklar varolduğu halde bunlar kullandırılmamaktadır. Kadın işçinin çocuğu, sağlık problemi patronların umurunda bile değildir. Birçok fabrika patronu evli ya da hamile kadın işçi çalıştırmayı tercih etmez. Yasalarda kadının doğumdan önce 6, doğumdan sonra 6 haftalık izinleri kullanması patronlar için önemli bir iş kaybıdır. Doğum sonrasında annenin hakları devam ettiği halde uygulanmaz. Evli ve çocuk sahibi kadınların çalıştığı fabrikalarda kreş olması gerekirken, örgütlü yerlerin çok az bir kısmında kreş bulunmaktadır. (Devletin TEKEL fabrikalarında bile çalışan kadınların, sendikalı oldukları halde kreşleri yoktu, kadın işçilerin başlattığı mücadeleyle keş hakkı elde edildi.) Kadın işçilerin fiziksel nedenlerle ağır işlerde çalışması sakıncalı olduğu halde bu dikkate alınmaz. Fabrikalarda ağır iş yapmaktan dolayı düşük yapan kadınlar vardır. Patronlar hiçbir sorumluluk kabul etmedikleri gibi bir de onları işten atarlar.

İş yasalarında kadının doğum yaptıktan sonra işverenlerce yerine getirilmesi gereken hükümler tamamen onların keyfine bırakılmıştır. “Madde 81: Gebe veya emzikli kadının hangi dönemlerde ne gibi işlerde çalıştırılmalarının yasak olduğu ve bunların çalıştırılmalarında sakınca olmayan işlerde hangi şartlar ve usullere uyacakları, ne suretle emzirme ve çocuk bakım odaları veya çocuk bakım yurdu (kreş) kurulması gerektiği Çalışma Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlıkları tarafından birlikte düzenlenecek bir tüzükte gösterilir.” Bu madde patronlara hiçbir şekilde zorunluluk getirmemektedir.

Kadınlar kazanılmış sınırlı hakları kullanabilmek için dahi mücadele etmek zorundadırlar. Bu hakları sermaye bize sunmamıştır, onlar bedel ödeyen sınıf kardeşlerimizin bize mirasıdır. Ezilen işçi ve emekçi kadınların bu hakları koruyabilmeleri ve daha ileri düzeye taşıyabilmeleri ise birleşik-örgütlü bir mücadeleyle mümkündür.

A. Engin