01 Aralık '01
Sayı: 37


  Kızıl Bayrak'tan
  Reformist solda son durum
  Kurtlar sofrasında bir ada: Kıbrıs
  Taban inisiyatifini güçlendirelim!
  Medyadan yıkım programına boyun eğin çağrısı
  Ordu ve kriz yağmacısı OYAK
  Bir Aymasan direnişçisinin değerlendirmesi... "Her direniş bir okuldur"
  İşçi kültür evleri üzerine
  1 Aralık'a doğru sınıf hareketi: Sorunlar, imkanlar ve görevler
  Afganistan'ın ölüm tarlaları
  Emperyalizm gerici yüzünü ortaya seriyor... "Yeni dönem"de McCarthy'cilik diriltiliyor
  İHD İstanbul Şubesi'nin "2. 'hayata dönüş'" başlıklı açıklaması...
  Yeni YÖK yasası... "Zengin öğrenciden harç alıp, yoksulu okutacağız" yalanı
  Üniversitelerden eylem haberleri...
  27 Kasım, teslimiyet ve ihanete karşı Kürdistan emekçilerinin direniş bayrağıdır!
   Savaş meydanı kadınlar
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
1 Aralık’a doğru sınıf hareketi:
Sorunlar, imkanlar ve görevler...

Konfederasyonların ortak kararıyla genel eylem günü ilan edilen 1 Aralık yaklaşırken, sendikal cephedeki tablo pek de iç açıcı görünmüyordu. Sendikaların eylem kararı almasında belirleyici olanın taban basıncı olduğu öylesine açık ki, sendikacılar bile bu gerçeği gizleme ihtiyacı duymadı. 1 Aralık hazırlık toplantıları diyebileceğimiz bölge toplantılarında da sendikacılar tabanın bu basıncını yoğun biçimde duyumsamadı.

Bayram Meral’den al haberi

Aslında, B. Meral’i bir nevi basınç ölçer kabul etmek mümkün.

Eğer, "Ülke için seve seve" fedakarlıktan söz ediyor, hepimizin aynı gemide olduğu nutukları atıyor ve zamanının büyük çoğunluğunu sermaye temsilcileriyle geçiriyorsa, kendini az buçuk rahat hissediyor demektir. (Bu kuşkusuz, sınıf kitlelerinin hoşnutluk içinde olduğunun, dolayısıyla mücadele istek ve ihtiyacı duymadığının göstergesi olamaz. Burada söz konusu olan, kitlelerin yine bir beklenti içinde bulunması, ne derece yakıcı olursa olsun, mücadele istek ve ihtiyacını yukarıya yeterince dayatamamasıdır.)

Yok eğer işçi sınıfından, meydanlara çıkmaktan, işçilerin gücünü göstermekten, hatta hatta genel grevden söz etmeye başladıysa, bilin ki artık kitleler beklemekten bunalıp yukarıyı sıkıştırmaya başladı demektir. Bunun az-buz bir sıkıştırma olduğu da düşünülmemeli. B. Meral gibiler öyle ufak tefek rahatsızlıklara prim verecek cinsten bürokratlar değildir. Kaldı ki, kendileri havaya girse bile kapitalist efendileri izin vermeyeceklerdir. TÜSİAD kodomanlarının ve düzen bekçilerinin hain bürokratlarının çıkışlarına anlayışla yaklaşıp yol verebilmesi için, sınıfın dizginlenmesi güç bir kendiliğinden patlamaya doğru ilerlediğinden ciddi ciddi korkmaya başlamaları gerekir.

Nitekim bugün olan da bir kez daha budur.

Kaynayan kazanın buharını almak

Sermaye sınıfı ve uşaklığını yapan hain sendika bürokratları, bugünkü eylemleri de (özelde 1 Aralık’ı) buhar kazanlarının tahliye vanası gibi kullanmak istemektedirler. Sadece fazla basıncı boşaltmak, ama asla tüm birikimin boşalmasına izin vermemek. Amaç sermayeye ait olmakla birlikte, onu hayata geçirmede asıl rolün sendika bürokratlarına düştüğü açık.

Meral ve hempalarının bugünlerde yaptığı tek şey eylem kararları almak, bol keseden atıp tutmak, ortak toplantılarda birlik görüntüleri sergilemek. Peki, 1 Aralık genel eylemine en azından bir uyarı işlevi kazandırabilecek bir hazırlık, bir örgütlenme var mı orta yerde? Sınıf kitleleri sermayenin saldırıları ve püskürtme imkanları konusunda uyarılıyor, ortak talepler etrafında örgütlenme ve mücadeleye çağrılıyor mu bugün? Talepler tespit edilmiş ve işyerlerine ulaştırılmış mıdır halihazırda?

Bunların hiçbirinin yapılmadığı biliniyor. Bu da, ihanet kumpanyasının en tepedeki satılmışlarla sınırlı kalmadığını, bürokratik yapılanma silsilesi içinde aşağılara doğru yayıldığını, pek çok alt kademe sendikacının da (bilerek veya farkında olmadan) bu ihanete dahil olduğunu göstermektedir. Pek çoğu ilerici, demokrat, hatta hatta sosyalist geçinen bu alt kademe yöneticiler, hiçbir şey yapmayarak, ihanet için çalışanların faaliyetine katkıda bulunmakla itham edilmeli, sınıfa karşı sorumluluk üzerine uyarılmalıdırlar.

Gerek en tepede kotarılan ihanetin boşa çıkarılması, gerekse de alt kademelerin uyarılması, böylece bilerek ya da bilmeyerek dahil oldukları ihanetten uzaklaştırılması, ancak sınıfın kendisi, kendi öz güçleri, öncü-devrimci işçiler tarafından gerçekleştirilebilecektir.

Yıllardır oynanan hava boşaltma oyunu bozulamadığı içindir ki, işçi sınıfı ve emekçiler, son 3-4 yılda, en az 30-40 yıl geriye itilebilmiştir. Son saldırıyla birlikte ise sıra 100-150 yıllık uluslararası kazanımların ortadan kaldırılmasına gelmiş bulunuyor. Bu geriye gidişin durdurulması ve sınıf hareketinin yönünün tekrar ileriye çevrilmesi, söz konusu oyunun bozulmasına bağlıdır. Bu da öncü-devrimci işçi ve emekçilerin zor ama bir o kadar onurlu, tarihi bir görevle karşı karşıya bulunduklarını göstermektedir.

1 Aralık başlangıç olacaksa

Eğer 1 Aralık başlangıç olacaksa, demek oluyor ki mücadelenin arkası getirilecekse, bu gerçekten isteniyorsa, o halde gerekleri de yerine getirilmek zorundadır. Ama gereklerine geçmeden önce mücadelenin sürdürülmesi imkanlarına gözatmakta yarar var. Eğer imkanlar yeterince görülebilirse, onları kullanmakta daha güvenli ve atak davranmak da o ölçüde mümkün olabilecektir.

Sınıfa yönelik saldırılar, hem kesintisiz ve sonuç alıcı bir mücadeleyi zorunlu kılıyor, hem de bu mücadelenin zeminini oluşturuyor. Ancak saldırıyı, salt Türkiye ve salt kriz faturasının çıkarılması sınırlarında algılamamak gerekiyor. Saldırı uluslararası düzeydedir. Emperyalist (moda deyimiyle global) sermaye, dünya işçilerinin 200 yıllık mücadele kazanım ve birikimlerine göz dikmiş durumdadır. Ve tabii ki, işçi sınıfının zorlu mücadelelerle tüm toplumlara kazandırdığı demokratik hak ve özgürlükler de aynı tehdit altındadır.

Saldırının Türkiye işçi sınıfı ve emekçi kitlelere yansıması, bugüne dek çoğunlukla İMF-TÜSİAD yıkım programları üzerinden gerçekleşti. Emperyalizm, İMF üzerinden tahkim yasasını dayattı, esnek üretimi, özelleştirmeleri, mezarda emekliliği, ücretlerin dondurulmasını..., giderek ücretlerde kesintileri dayattı. Bu dayatma Türk devletine ve işbaşındaki hükümete değil, Türkiye işçi sınıfına ve emekçi kitleleredir. Devlet zaten çoktandır, "tam bir bütünlük" içinde emperyalizmin hizmetine amade durumda olduğundan bir dayatmaya gerek bulunmamaktadır.

Bununla birlikte sınıf ve halk kitlelerinde sorumluluğu (ve suçu) hükümette arama kolaycılığı söz konusu idi. Emperyalizmi temsilen İMF, Türk devletini temsilen de hükümet öne çıktığı, sermayenin sözcülüğünü üstlendiği için, kitleler, doğal olarak bu öne çıkan temsilcileri görebiliyor, öfke ve tepkilerini de bunlara yöneltiyordu. Diğer yandan kendi sözde temsilcileri, sendika bürokratları tarafından da bunlar hedef gösteriliyor, sermaye sınıfı ve düzeni/devleti kitlelerin öfkesinden, dolayısıyla mücadele hedefinden uzak tutulmaya çalışılıyordu.

Kırılan yanılsamalar ve mücadelenin genişleyen zemini

Ancak son aylardaki ulusal ve uluslararası gelişmeler bu yanılsamayı (belki de umudu) döne döne kırmış, gelinen noktada devlet işlerindeki bu "tam birlik ve bütünlük" kitleler tarafından daha fazla görülür ve algılanır hale gelmiştir.

Bu gelişmenin en bariz, basit, fakat dikkate değer örneklerinden biri, Sezer üzerinden yaratılmaya çalışılan "güven ve umut" yanılsamasının çöküşüdür. Hatırlanacağı gibi kısa zaman öncesine kadar devletin halka karşı işlediği her suçta kitlelerin öfkesini hükümete kilitleme, umudunu devletin bir başka kurumuna, Cumhurbaşkanlığı’na yöneltme söz konusu olabiliyordu. Hükümet bir saldırı yasası çıkarıyor, sendikacılar Cumhurbaşkanı’na veto çağrısında bulunuyordu. Bu şekilde geçirilen birkaç ayda yeni gelişmelerle gündem değişiyor ve söz konusu saldırı yasası da unutturulmuş oluyordu. Ancak 11 Eylül’ü takip eden süreçteki gelişmeler bu yanılsamayı büyük oranda bozmuş oldu. ABD saldırganlığına tam destek konusunda hükümetin hiç de yalnız olmadığı, tersine,daha üstten alınmış kararları onaylamak dışında pek bir işlevinin bulunmadığı görüldü. Askeri destek kararı, devletin hiçbir kurumuna (başta MGK ve cumhurbaşkanlığı) takılmadan, hiçbir pürüzle karşılaşılmadan onaylandı.

İşçi sınıfı devlet ve hükümet hakkındaki yanılsamalardan ne kadar kurtulursa, hedeflerini de o kadar net görebilecektir. Mücadelenin genişleyen imkanlarından biri bu yanılsamalardan kurtulma halidir.

Savaş durumunun, sınıfa yönelik saldırıların yoğunlaşmasında önemli bir pay sahibi olduğu kitleler tarafından da görülebilir açıklıktadır. Bunu siyasi iktidar sahipleri de açıkça itiraf etmekten kaçınmamaktadır. Bu itirafın önemli bir kısmının bahane olması ise sınıfa yüklenen faturanın ağırlığını değiştirmediğine göre, fazla bir anlam ifade etmemektedir. Bu gerçekler sınıf kitlelerinde ülkedeki ve dünyadaki siyasal gelişmelere ilgiyi artırmış, siyaset alanının yaşamını nasıl doğrudan etkilediğini, dahası belirlediğini göstermiş, bu temel önemde gerçeğin kabaca da olsa kavramasını kolaylaştırmıştır.

Gelişmeler, iktidarın Amerikancılığının İMF uşaklığıyla sınırlı olmadığını, ülkeyi kana bulama konusunda da gözlerini kırpmayacaklarını kitlelere göstermiş bulunuyor. Bununsa, sınıf kitlelerinin iktidara yönelik tepkisinin sınırlarını iktisattan siyasete, hükümetten devlete doğru genişleten bir etkisi bulunuyor.

Kesintisiz uygulanan yıkım programları ve bir türlü aşılamayan iktisadi kriz öncelikle ücretli-emekçileri vurmakla birlikte, bugün artık iktisadi-sosyal yıkımın toplumun çok geniş kesimlerini kapsadığı açıktır. Tarımda ve sanayide küçük üretici çökertilmiş, küçük burjuvazi yığınlar halinde yoksullaştırılmış ve mülksüzleştirilmiş bulunmaktadır. İçine itildiği bu durumun genellikle düzene bağlı ve gerici ideolojilerin tutsağı geleneksel küçük-burjuva katmanları sistemden uzaklaştıracağı açıktır. Aynı nedenle, güçlü bir sınıf hareketinin güçlü bir desteği haline gelmelerini objektif açıdan kolaylaştıracağı da. Dolayısıyla işçi sınıfı bugün toplumsal destek yönünden düne göre çok daha avantajlı bir durumdadır.

Savaşa karşı mücadelenin sunduğu imkanlar

Emperyalist saldırganlığa ve savaşa karşı mücadelenin artan imkanlarını da tüm bu sıraladıklarımıza eklemeliyiz.

Savaş her durumda vahşet ve yıkım getirdiği için istenmeyen bir durum olmakla birlikte (ve biraz da bu nedenle), bugünkü savaş durumundan da sınıf mücadelesinin yükseltilmesi için yararlanmak gerekiyor. Ancak bunun savaşın devamını istemekle bir ilgisi yok. Tersine, emperyalist savaşların önüne geçmenin, onu durdurmanın/engellemenin bir aracı olarak savaş karşıtı mücadelenin yükseltilmesi durumunda, işçi sınıfı, halk kitlelerinden geniş bir destek alabilecektir. Bunda farklı saiklerin de etkisi olmakla birlikte, tüm dünyada olduğu gibi bugünün Türkiye’sinde de, siyasi iktidar ve bir avuç savaş rantçısı dışında bu savaşa taraftar olan bulunmamaktadır. Ancak yine Türkiye’de, bir önüne düşen bulunmadığı için tepkileri sokağa dökmek de henüz olanaklı başarılamamıştı.

Emekçi kitlelerin biriken öfke ve tepkisi halen kendine bir kanal aramaktadır. Bu kanalı sınıf devrimcilerin de özel gayretiyle bizzat işçi sınıfı kendi eylemiyle açabilir, açmak esasta onun görevidir.

En büyük güç sınıfın kendi gücüdür

Tüm diğer imkanlar bir yana, en büyük imkan, elbette sınıfın kendinde, kendi öz güçlerindedir. İyi değerlendirilebilirse eğer, sınıf kitlelerindeki öfke, tepki ve bilinç birikimi harekete önemli bir atılım kazandırabilecek güçtedir.

İyi değerlendirebilmek, sınıf hareketinin bir başka temel önemde imkanına da işaret ediyor. Bu, hareketi doğru bir program etrafında birleştirip doğru hedefe yönlendirebilme imkanıdır. Henüz sınıf kitlelerine maledilememiş olmakla birlikte, Türkiye işçi sınıfı çoktandır devrimci bir programa sahiptir. Şimdi bu programı hayata geçirmenin, mücadele bayrağı haline getirmenin zamanıdır. Bu yapılabildiği oranda güçlerin birleştirilmesi, hareketin yolunun açılması, diğer imkanların değerlendirilmesi mümkün olabilecektir. Uzun soluklu bir mücadelenin temel şartı devrimci bir programdır. Sınıf kitlelerinin "sonuç alıcı mücadele" istemi de siyasal ifadesini ancak burada bulabilir.

Hareketin engelleri ve aşma yolları

Tabanın da farkında olduğu gibi, hareketin karşı karşıya bulunduğu en büyük risk, gündeme getirilen eylemlerin arkasının getirilmemesi, bir-iki iç boşaltma eylemiyle hareketin bir kez daha hayal kırıklığı içinde sönümlendirilmesidir. Sendikal bürokrasinin bu konudaki en büyük dayanağı, hareketin taban örgütlülüğünden yoksunluğudur. Hali hazırda, eylemler konusundaki tek karar mercii sendika yönetimleridir. Üstelik bir süredir EP şahsında bu, en üst yönetimlere (konfederasyonlara) devredilmiş bulunmaktadır. Önceki yıllarda hiç olmazsa şube platformları üzerinden yerel inisiyatifler konabiliyor, buna dayalı yerel eylemler gelişebiliyordu. Emek Platformu ile birlikte şubeler, onlara dayalı yerel platformamlar da bu misyondan uzaklaştı, bu yükten kendini kurtarmış saydı. Hareket tümüyle ihanetin merkezine, konfederasyon yönetimlerineendekslendi.

Bu duruma çözüme de buradan, sorunun merkezinden yaklaşmak gerekiyor. İnisiyatif, aynı anlama gelmek üzere ihanet imkanı, hain bürokratların elinden alınmalıdır. Bu ise, tabanın örgütlü bir güce kavuşturulması demektir. İhaneti kıracak olan sınıf kitlelerinin örgütlü gücüdür. İhanet sendika merkezlerinde odaklandığına göre, buraları taban basıncıyla zorlamanın örgütlü taban inisiyatifi ve hareketinden başka yolu yoktur. Bu olduğu ölçüde ve bunun başarısı ölçüsünde, inisiyatif ve karar merkezi de adım adım yer değiştirir. Yerellerden gelişen ve giderek kendini ülke çapında birleştiren devrimci bir sınıf hareketinin temelleri bu çaba içinde oluşur ve adım adım güçlenir

Sendikaları sınıf denetiminde tutmanın temel aracı işyerlerindeki örgütlülük, fabrika ve işyeri komiteleri olmakla birlikte, eylem süreçlerine yönelik daha farklı ve geçici örgütlenmeler de gündeme getirilebilmelidir. Sendikalar eylemleri örgütsüzlüğe mahkum eder bir tutum içindedir. Örgütsüz bir eylemin, sadece hava boşaltma amacına hizmet edebileceği ise açıktır. Bu boşluk, öncü işçilerden oluşma eylem komiteleriyle doldurulmalıdır.

Eylem komiteleri tek tek her fabrika ve işyerinde kurulabileceği gibi, sanayi havzalarını kapsayacak ortak komiteler de oluşturulabilir. Bazı il ve bölgelerde kurulmuş bulunan işçi-emekçi platformları bunun alt yapısını hazırlamış durumdadır.

Eylem komiteleri, katılımın örgütlenmesinden kitlelerin bilinçlendirilmesine, taleplerin alanlara taşınmasından eylem inisiyatifine kadar bir dizi ihtiyacı karşılayacak bir misyonla hareket edebilmelidir. Henüz salt bazı büyük kentlerde ortaya çıkan işçi-emekçi platformları ise, eylem komiteleri örgütlenmesinde aktif rol üstlenmenin yanı sıra, eylemlerin örgütlenmesine de bizzat girişebilmelidir. Bu, eylemlere güç katmanın yanı sıra, platformların kökleşmesi ve güçlenmesine de katkıda bulunacak, hareketin ileriki süreçlerinde platformları daha temel ve etkin bir güç haline getirebilecektir.

Söz konusu taban örgütlenmelerinin ilk ve zorunlu özneleri, doğalında öncü işçi ve emekçilerdir. Öncü işçi ve emekçiler misyonlarının gereğini yerine getirebilmek için, öncelikle kendileri örgütlü davranmak, sınıf bilinciyle hareket etmek, sınıf politikası etrafında birleşmek zorundadırlar. Devrimci sınıf programı ve politikasının mücadele içinde somutlanması ve sınıf hareketini ilerletmenin bir imkanına dönüştürülebilmesi ise, onun, öncelikle öncüler şahsında sahiplenilmesine bağlıdır.

Sınıf öncülerinin partiye kazanılması

Sınıf ve kitle hareketinin geliştirilmesi ve örgütlenmesinde oynamaları gereken çok temel rolün yanısıra, sınıf devrimcilerinin temel önemde bir sorumluğu da; bizzat mücadelenin sunduğu imkanlardan en iyi biçimde yararlanarak, parti programı ve politikalarının sınıfın öncüsüyle buluşturulmasını kolaylaştırmak olmalıdır. Gerek öncü işçilerin buluşturulduğu yerel işçi platformları, gerekse de eylem sürecinin ihtiyaçları doğrultusunda örgütlenmesi gereken işçi komiteleri, öncünün parti programı ve politikasıyla düşünsel ve pratik eğitimine, bu politika ve programla donatılması ve örgütlenmesine hizmet edebilmelidir.

Bu örgütlenme faaliyetlerinin ve düzenlenen tüm eylemlerin içinde yer alan sınıf devrimcileri, parti programını, onun taktik/güncel uzantılarını temel bir araç olarak kullanmakta artık ustalaşmalıdırlar. Sınıfın devrimcileşmesi, devrimci programını bayrak edinmesi, böyle süreçlerin sınıf devrimcileri tarafından en iyi en verimli biçimde kullanılabilmesiyle mümkün olacaktır.

Programda özlü biçimde formüle edilmiş bulunan sınıfın temel taleplerini, pankart, döviz vb. üzerinde eylem alanlarına taşımak, kuşkusuz önemli ve zorunludur. Fakat bundan da önemli olan, sınıf öncülerini programın kendisine kazanmaktır. Ancak bu sayede, etkin bir çalışmayla kitlelere maledilebilen şiarlar, somutta yol gösterici hale gelebilir.

İçine girdiğimiz eylemlilik sürecinin sınıf kitlelerindeki mücadele istek ve birikiminin bir ürünü olduğu, sınıfın bu nedenle bu kez daha soluklu bir mücadele ve önderlik arayışı içine girdiği doğruysa eğer, sınıfın öncü kesimlerinin de böyle bir dönemde daha ileri bir çıkış arayışı içinde olmaları kaçınılmazdır. Bu arayışa yanıt verecek olansa, sınıfın devrimci siyasal önderliği, yani devrimci işçi sınıfı partisidir.