01 Aralık '01
Sayı: 37


  Kızıl Bayrak'tan
  Reformist solda son durum
  Kurtlar sofrasında bir ada: Kıbrıs
  Taban inisiyatifini güçlendirelim!
  Medyadan yıkım programına boyun eğin çağrısı
  Ordu ve kriz yağmacısı OYAK
  Bir Aymasan direnişçisinin değerlendirmesi... "Her direniş bir okuldur"
  İşçi kültür evleri üzerine
  1 Aralık'a doğru sınıf hareketi: Sorunlar, imkanlar ve görevler
  Afganistan'ın ölüm tarlaları
  Emperyalizm gerici yüzünü ortaya seriyor... "Yeni dönem"de McCarthy'cilik diriltiliyor
  İHD İstanbul Şubesi'nin "2. 'hayata dönüş'" başlıklı açıklaması...
  Yeni YÖK yasası... "Zengin öğrenciden harç alıp, yoksulu okutacağız" yalanı
  Üniversitelerden eylem haberleri...
  27 Kasım, teslimiyet ve ihanete karşı Kürdistan emekçilerinin direniş bayrağıdır!
   Savaş meydanı kadınlar
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Reformist solda son durum

Her biri kendine özgü özellikler taşıyan ve tümü de sosyalist olmak iddiasında olan zengin bir reformist sol partiler yelpazesi var bugünün Türkiye’sinde. ÖDP’den EMEP’e, İP’ten SİP’e, PKK’den PSK’ya uzanan renkli bir yelpaze bu. Bu kesimde daha yakından izlenmeyi gerektiren bazı gelişmeler var şu günlerde.

ÖDP: İç tasfiyenin gerisinde ne var?

ÖDP’ye egemen kanat, parti içi muhalefeti partiden tasfiye etmeyi hedefleyen bir olağanüstü konferans topladı bir süre önce. Açıkça böyle formüle edilmese de, yapılan tasfiyenin gerisinde nispeten homojen bir kimliğe bürünmek ve böylece artık nihayet “parti” haline gelmek iddiası var. Tasfiye konferansının tüzük değişikliği gündemiyle toplanması da bunu gösteriyor. Yenilgi ve yılgınlık ortamında devrimci parti teorisine saldırarak çok kanatlı ve çok sesli bir yeni parti kültürü yaratmak iddiasıyla yola çıkanlar için pek hazin bir sonuç sayılmalı bu. Buna örgüt sorununda zamanında cömertçe kullanılan liberal safsatanın iflası da diyebiliriz.

ÖDP’de son bir yıldır yaşananlar bu açıdan gerçekten ibret vericidir. Partiye egemen kanat, muhaliflerini etkisiz kılmak, susturmak ve bunu başaramadığı durumda ise tasfiye etmek için burjuva ayak oyunlarında kaba zorbalığa kadar kullanmadık yöntem bırakmadı. Sosyalizmin demokrasisi üzerine yıllarca demedik söz bırakmayanlar, çok geçmeden kendi partilerinde demokrasi yerine burjuva ayak oyunlarını, zorbalığı ve tasfiyeyi esas aldılar ve bu süreci 18 Kasım’da yapılan toplu tasfiye konferansı ile noktaladılar.

Yayınlanan olağanüstü konferans bildirisinde; “Bugün yaşanan gelişmeler karşısında etkin bir politika geliştirebilmenin yolu, ne istediğini bilen, istediklerini yapabilme becerisini gösteren, kararlı ve devrimci bir siyasi çizgi izleyen örgüt yaratmaktan geçiyor” deniliyor. Örgüt sorununun önemine bu vurguyu, “partiye her üye olanın bir yaşama veya çalışma alanında faaliyette bulunması” gereği üzerine benimsenen yeni tüzük maddesi tamamlıyor. Bununla “partinin yaşama ve çalışma alanlarındaki örgütlenmesinin daha gerçek bir zemine oturması hedefleniyor”muş, böyle söyleniyor konuya ilişkin açıklamada.

Liberal ağızlarda pek iğreti kalan yukardaki sözler ve gerekçeler, şekilsiz ve gevşek liberal parti macerasının iflasının kendileri tarafından tescilidir. Fakat bundan öteye, büyük bir ikiyüzlülüğü ve aldatmacayı da yansıtıyor bu sözler. ÖDP siyaset sahnesine daha baştan liberal sol bir parti olarak çıkmıştı. Bugün, başlangıç dönemiyle kıyaslanamaz ölçüde daha geri bir noktaya düşmüş durumda. Muhaliflerini tasfiye etmesinin gerisinde de bu var zaten. Çünkü muhalifleri ÖDP’nin çıkış dönemi programını savunarak, bugünkü yönelişleri kendilerince soldan eleştiriyorlardı. AB’ye bağlanan liberal umutlara karşı çıkıyorlar ve anti-emperyalist tutumu savunuyorlardı; sosyal-şovenizme ve devlete yaranma çizgisine karşı çıkıyorlar ve Kürt sorununda duyarlılık istiyorlardı; F Tipi hücrelere karşı verlen mücadeleye sahip çıkıyorlar ve destek sunulmasını istiyorlardı vb. ÖDP yönetimince kendilerine tahammül edilememesinin ve sonuçta partiden tasfiye edilmelerinin gerisinde tam da siyasal sorunlarla ilgili bu tutum farklılıkları var.

ÖDP’ye hakim AB’ci liberal kanat, muhaliflerini tasfiye ederek, kendini bu tür pürüzlerden arındırmıştır ve böylece yaranmaya çalıştığı burjuvazi için daha sorunsuz bir görünüme bürünmüştür. Şimdi artık CHP ya da “yeni oluşumcular’la kader birliği yapmak, olanaklıysa eğer ilk seçimlerde onlar sayesinde parlamentoda bir-iki koltuk kapmak üzerine huzur verici hesaplar yapabilirler kendilerince.

İP: Gericileşmede sınır yok!

Şu sıralar erken seçim ve “milli hükümet” çağrısı yapan Perinçekçi İP, kendisi hakkında her seçim öncesinde artık alışageldiğimiz türden iddiaları bir kez daha bıktırırcasına yineleyip duruyor. İddiaya bakılırsa, İP “barajı geçen iki partiden biri”dir ve ilk seçimlerin ardından kurulacak “milli hükümetin merkezinde” yer alacaktır. Emekçi eylemlerinde İP’in esamesi okunmuyor, ama Perinçek’e bakılırsa, “Emekçi kitleler siyasal çözüme yönelmişlerdir ve partilerini bulmuşlardır” bile.

Ordu yalakası İP’in ve başındaki Perinçek’in özellikle seçimler öncesi dönemlerde yoğunlaşan bu türden savurmalarının değerini göstermek için geçmiş dönemlerden bir örneği hatırlatalım. ‘95 seçimleri öncesinde yazdığı bir başyazıda, Perinçek ciddi ciddi; yüzde on barajını aşacağımız kesin, yüzde yirmiye ulaşmamız ise yüklenmemize bağlı demişti. Bu, İP’e aydın desteğinin “aydın patlaması” olarak gürültülü bir biçimde sunulduğu sıralarda oluyordu. Sonuç seçimlerde binde iki oy oranıyla yüzyüze kalmak, yani kocaman bir fiyasko oldu. Benzer iddialar benzer biçimlerde ‘99 seçimleri öncesinde de yinelendi. Sonuç tamı tamına ‘95 seçimlerindeki gibiydi.

Perinçek ve partisinin dilediğince üfürmesinden kimseye bir zarar gelmez, sorun bu değil. Sorun, bu partinin gerici ve saldırgan burjuva milliyetçi çizgide ölçüyü iyice kaçırmış olmasıdır. Ordu hakkında hayaller, parlamenter hayaller, “milli sanayici ve tüccarımız” hakkında hayaller; devrime, devrimcilere, işçi-emekçi eylemlerine, Kürt halkının özgürlük ve eşitlik istemlerine vb. düşmanlık; “milli devletimiz”, “kahraman ordumuz”, “milli sanayici ve tüccarımız”, “milli ekonomimiz”, “ulusal pazarımız” türünden gerici ve liberal burjuva milliyetçi söylemler, bu partiyi uzun süredir karakterize eden özelliklerdir. Bu özellikleriyle o artık tipik bir burjuva düzen partisidir ve çivisi çıkan düzeni yeniden rayına oturtmak iddiasındadır.

Kendini kokuşan kurulu düzeni islah edecek ve Türkiye kapitalizmini saplandığı bataktan kurtaracak parti olarak sunan bu çevre ve lideri Perinçek, “ordu ile emekçileri karşı karşıya getirmemek” adına işçi ve emekçi eylemlerine karşı çıkmak cüreti bile gösterebildi. Bu aynı bakışla yakın dönemin kitle eylemlerine uzak durma yolunu seçti. Sınıf ve kitle hareketinin kendi düşmanlıklarına rağmen bir kez daha gündeme geldiği şu günlerde, ordu yalakası Perinçek kendince ona bir çerçeve çiziyor. Eylemler erken seçim ve “milli hükümet” talebine ve planına oturmalıymış. Eylemlerde “orduya bağlılık” dile getirilmeli, bu bağlılığa aykırı her türlü devrimci etkinlik ve ajitasyon kesinlikle engellenmeli ve bu “eylemler Türk bayraklarıyla yürütülmeli”ymiş. (Her eylemde İstiklal Marı okunmalı hükmünü de ekleyebilirdi bu plana).

Tüm çabasını sınıf ve kitle hareketinin düzeni zorlayan ve aşan bir mecraya girmesini önlemeye vakfetmiş bu çete, yığınların önlenemeyen hareketliliğini kendi gerici politikasına bağlama hesap ve niyetini ortaya koymuş oluyor böylece. Gerçek tercihi ise, kitlelerin eylemi değil fakat pasif oy desteğidir. Perinçek’in fabrikalar ve işçi mahalleleri yerine köy köy dolaşmayı tercih etmesi de bu tercihin bir yansımasıdır. Sırtını kurum olarak orduya ve sınıf olarak “milli sanayicimiz ve tüccarımız”a dayamak isteyenler, parlamenter çözümler için gerekli oy desteğini ise milliyetçi-popülist söylemlere en yatkın kesim olarak gördükleri küçük-burjuva köylülükten almak hesabı, daha doğrusu hayali içindedirler.

EMEP, SİP, PKK...

Mart-Nisan döneminin EP programı tartışmaları sırasında, son derece anlamlı olan bir Kızılderili atasözünü Evrensel gazetesinin bir haberinden öğrenmiştik: “Bir kere aldatırsan ayıp sana, iki aldatırsan ayıp bana”. Üç gün sonra ortada bırakılacağı baştan kesin olan, üstelik tümüyle liberal nitelikteki bir programa bağlanan budalaca umutları teşhir ederken bu sözden de yararlanmıştık o zamanlar. Nisan başında ortaya konulan EP programı daha Nisan ortasında sahipsiz kalmıştı bile. Bu EMEP’in sendika bürokrasisine bağladığı sonu gelmeyen umutların bir kez daha boşa çıkmasıydı.

Fakat aldanmanın sonu yok. Fakat gerçekte burada sözkonusu olan bir aldanma ya da yanılgıdan da öte bir şey. Liberal işçi politikacılığı konumuna soyunan ve parlamenter parti olma hevesleri taşıyan EMEP, bu konumuyla sendika bürokrasisine bel bağlıyor ve onun desteğini almayı umuyor. Türkiye’de sınıf üzerine politika yapmayı seçen reformist sol partiler geçmişten beri sınıf kitleleri üzerinde kolay etki ve denetim kurmanın bir yolu ve yöntemi olarak görüyorlar, sendika bürokrasisi ile iyi ilişkiler kurmayı ve giderek onu kazanmayı. Geçmişte TKP ve TİP’in durumu buydu. Şimdilerde onlardan doğan boşluğu doldurmak hevesindeki EMEP’in sorunu da bu.

Bundan dolayıdır ki, aradan geçen 6 ayın ardından sendika bürokrasisini bir kez daha hareket geçmek zorunda bırakanın ne olduğunu dikkate almaksızın ve sendika bürokrasisinin ortaya koyduğu yeni eylem planının gerçek sınırlarının ve amacının ne olduğuna bakmaksızın, bir kez daha EP’in ardından sürükleniyor ve liberal EP programı hakkında hayaller yayıyor. Yeni olan tek şey, EP programının bu haliyle yetersiz olduğu ve geliştirilmesi gerektiği üzerine eleştirel düşüncedir. Bu bile bir yenilik ve eleştiri sayılmaz; zira bu kadarını bir kısım EP yöneticileri, özellikle de dönem sözcüleri bizzat kendileri dile getiriyorlar.

Bir siyasi partiden çok, sosyalist olmak iddiasındaki tatlı su aydınlarıyla sosyalist olmak hevesindeki ilerici öğrencilerin ulusal düzeydeki bir tartışma kulübü konumundaki SİP’e gelince. Belli etmemeye çalışarak 28 Şubat’ın açtığı yoldan yürümeyi seçen ve bu arada bir dizi temel konuda ideolojik gıdasını artık Perinçekçi partiden alan SİP bundan böyle artık TKP oldu. Bunun için toplanan kongrede partinin başkanı konuşuyor; yasalara göre yasak, ama işte biz yaptık ve oldu diyor. Bunu, yarattıkları birikime, ulaştıkları güce ve bunun dokunulmazlığına ciddi ciddi bir kanıt sayarak böbürleniyor.

Oysa burası Türkiye ve siyasal hayatın gerçekleri de ortada. Burjuvazinin, ciddiye aldığı her adımı, adımı atanların gerisinde hangi güç ve desteklerin olduğuna bakmaksızın, nasıl bir hoyratça saldırganlıkla karşıladığını herkes biliyor. En ufak bir yasağı çiğnemeyi, bunlar masum insan hakları çevreleri olsalar bile, terör, tutuklama ve yer yer katliamla karşılayan bir kanlı rejim, SİP yöneticilerinin böbürlenme konusu ettikleri adımlara ilgisiz kalıyorsa eğer, bu onların düzen ve devlet cephesinden nasıl görüldüklerinin de bir tescilinden başka bir şey değildir gerçekte. Devletin “Milli Siyaset Belgesi” yakın zamanda yeni tartışmalara konu oldu ve orada düzenin icazet alanında yaşayan terbiye edilmiş sola nasıl yaklaşıldığını da artık herkes biliyor. Birileri konumlarına bakıp utanacaklarına daha bir de böbürleniyorlar.

Bir çift söz de İmralı PKK’sına. Kardeş Öcalan, Türkiye sol hareketi kendi mirasına sahip çıkmaz, bu temel üzerinde gelişmezse eğer, “PKK’nin bu mirası temsil etme görevi var” buyuruyor. Bunu bize; onbinlerce Kürt gencinin hayatına ve Kürt halkının harcadığı onca emeğe ve çektiği onca acılara malolmuş bir ulusal özgürlük ve eşitlik mücadelesi mirasını dünkü düşmanının ayakları altına boylu boyunca serenler söylüyorlar, söyleyebiliyorlar! Bunu bize kendi mücadele miraslarını İmralı duruşmalarında ve savunmalarında en utanç verici gerekçelerle reddedip mahkum edenler söylüyorlar, söyleyebiliyorlar! Onurlarını ayaklar altına serenlerden utanma duygusu taşımaları elbette beklenemez.

Birileri liberalleşmede, birileri gericilikte, birileri aldanmada, birileri gülünç böbürlenmelerde, bazıları da arsızlıkta sınır tanımıyorlar anlaşılan. Reformist solun halihazırdaki tablosunun veciz bir özetidir bu.