08 Eylül '01
Sayı: 25


  Kızıl Bayrak'tan
 "Küçülen Türkiye" ya da düzenin iflası

  5 Eylül ihanetine geçit yok!

  5 Eylül toplantısı aynasından...

  Türk Lirası'na iade-i itibar komedisi

  Yolsuzluk düzeni ve faşist parti
  Tersane işçilerinin eylemine azgın polis saldırısı
  Emekçilerin hak arama mücadelesi de "terörle mücadele" kapsamında!
  Anadolu Yakası İşçi-Emekçi Bülteni'nden...
  Hülya Şimşek Ölüm Orucu'nun 286. gününde ölümsüzleşti

  1 Eylül'ün gösterdikleri ve Kürt sorunu

  "Dünya Barış Günü" eylemlerinin anlattıkları...
  Küresel ısınma/4
  İşkenceci devlet gerçeği
  Emperyalizmin "balkanlaştırma" politikası sürüyor

  Güney Afrika'da genel grev

  Dünya Irkçılıkla Mücadele Konferansı ve emperyalizmin ikiyüzlülüğü
  Tehditler devrimci yürüyüşümüzü engelleyemez!
  Ölüm Orucu Direnişi 324. gününde
  Mücadele Postasi

 Tüm yazilar

Bu sayinin PDF formatini download etmek için tiklayin



 

"Küçülen Türkiye" ya da düzenin iflası

'60'ların "büyüyen Türkiye"sinden
'90'ların"küçülen Türkiye"sine...

"Büyüyen Türkiye" son yarım yüzyıldır Türkiye'yi işbirlikçi burjuvazi adına yönetenlerin en temel sloganı durumundaydı. '50'li yıllardan itibaren hızlanan kapitalist gelişme, sanayi üretimindeki artış ve tarımda modernleşme süreci, bu sloganda dile getirilen iddia ve hedefin gerçek ve somut içeriğini oluşturuyordu. Fakat bu aynı sürecin öteki yüzü, emperyalist mali sermayeyle ilişkilerin her alanda geliştirilmesi ve pekiştirilmesi, Türkiye kapitalizminin emperyalist metropollere daha derinden bağlanması ve bu ilişki mekanizması içerisinde Türkiye'nin bir borç batağına adım adım sürüklenmesiydi.

24 Ocak Kararları ve bunun engelsizce uygulanmasını olanaklı kılan 12 Eylül askeri faşist darbesi, Türkiye kapitalizminin emperyalizme bağımlılığını perçinleyen yeni bir süreci başlattı. Büyük iddialarla "ihracata dayalı büyüme" ve "ekonomide liberalleşme" olarak gündeme getirilen bu yeni süreç, Türkiye kapitalizmini adım adım bugünkü batağa ve iflas noktasına sürükledi. 12 Eylül faşist darbesinin düzlediği zemin ve yarattığı kurumlaşma son 20 yıldır sınıf hareketini ve genel olarak toplumsal muhalefeti önemli ölçüde etkisizleştirdiği halde, dolayısıyla işbirlikçi burjuvazi emperyalist merkezlerin yönlendirmesiyle arzuladığı tüm politikaları neredeyse engelsizce uyguladığı halde, varılan yer tam bir iflas olmuştur.

Borca ve ranta dayalı ekonomi, bu özelliğiyle, tekelci holdingler için büyük vurgun ve semirme kaynağı olmuş, ama gelinen yerde artık sıfırı da tüketmiştir. Bugün artık "büyüyen" değil, tersine sürekli "küçülen Türkiye" gerçeği ile yüzyüzeyiz. Bu yalnızca Türkiye'nin kapitalist ekonomisinin değil, ekonomi her sosyal düzenin belirleyici temeli olduğuna göre, bir bütün olarak Türkiye'nin kapitalist düzeninin de iflasıdır. Nitekim ranta ve borca dayalı ekonomideki iflas ve çöküntü kendini sosyal yapıda, siyasette ve kültürel yaşamda da çürüme ve kokuşma olarak göstermektedir.

"Türkiye ekonomisi savaştan çıkmış gibi..."

Bu, Devlet İstatistik Enstitüsü'nün kriz sonrası döneme ilişkin verileri açıklamasından beri burjuva basın-yayın organlarında en sık kullanılan ifadelerden biridir. Burjuva yorumcuları bile durumu böyle değerlendirmeye yönelten neden, Türkiye ekonomisinin yalnızca İkinci Dünya Savaşı dönemiyle kıyaslanabilir bir düzeyde olan korkunç küçülmesidir. DİE bunu yılın ikinci çeyreği için yüzde 11.8 olarak veriyor.

Küçülme demek, yeni yatırım yapmak bir yana mevcut üretim kapasitesini de kaybetmek, üretimde dibe vurmak demektir. Fabrikaların iflası, milyonlarca işçinin sokağa atılması, küçük esnaf, zanaatçı ve emekçi köylünün hızlanan çöküşü demektir. Üretememenin yanı sıra tüketememek, yani iç pazarda talebin düşmesi ve ticari yaşamın daralması demektir. Tüm bunların sosyal bilançosu olarak, işçi sınıfı ve emekçilerin geniş kesimlerinin daha derin bir yoksulluğa ve sefalete, büyüyen boyutlarda bir işsizliğe ve açlığa sürüklenmesi demektir. Bu bugünün tablosudur ve kurulu kapitalist düzenin iflasının sosyal açıdan da tescilidir. Toplumu ekonomik ve sosyal çöküntüye sürükleyen bir sosyal düzen tarihsel olarak yaşama gücünü tüketmiş demektir. Geçerken bir kez daha vurgulayalım; düzen bekçilerinin tüm dikkatlerini baskı ve terör aygıtlarının tahkimatına vermeleri ve tüm hazırlıklarını bir sosyal patlama ihtimaline göre yapmaları, bu gerçeğin onlar tarafından da çok iyi algılandığının açık bir göstergesidir.

"Savaştan çıkmış gibi" benzetmesi bir yanıyla mevcut durumun vahametini hafifletiyor da. Zira savaş dönemlerinde bu türden bir küçülmenin ve sosyal yıkımın savaşın yıkıcı doğasından gelen bir mantığı var. Ortada bir savaş ya da iç savaş durumu yokken, geçtik bunlardan, ortada ciddi bir toplumsal bir mücadele bile yokken, Türkiye kapitalizminin yaşadığı bugünkü iflas tablosu, onun karşı karşıya bulunduğu yapısal sorunların derinliğine ve vahametine bir göstergedir.

Emperyalizme bağımlılık, bunun dolaysız ürünleri olan borç batağı, rant ekonomisi ve ülke kaynakları ile birikmiş zenginliklerini emperyalist yağmaya ardına kadar açan ekonomik liberalizm, Türkiye'yi bugünkü batağa saplamıştır. Türk burjuvazisinin emekçileri daha fazla açlığa, daha fazla işsizliğe ve daha büyük bir sefalete razı, değilse mecbur etmek dışında halihazırda bu duruma bir çaresi, çözümü de yoktur. İflas ortamında emperyalist odakların dayatmasıyla ekonominin başına atanan ve sermaye medyasının ilk aylarda bir "kurtarıcı" olarak sunduğu Dünya Bankası memuru da durum karşısında çaresizliğini dile getiren temenniler dışında söyleyecek söz bulamamaktadır. Kendisini geldiği ilk aylarda sorunların "sihirli çözüm değneği" olarak sunan düzen kalemleri bile, son günlerde sarfettiği "Türkiye'nin durumu gene de Afganistan'dan ve Burundi'den iyidir" sözlerini alaya almakta, bunu son ayların en büyük gafı saymaktadır. Oysa söz konusu olan, işbirlikçi burjuvazinin Türkiye'yi nasıl bir batağa sapladığının dikkatsizce ve naifçe ifade edilmesinden başka bir şey değildir. Bu aynı zamanda mevcut sorunlar karşısında bir çaresizliğin de itirafıdır.

Sendikaları tutan sermaye uşaklarının
derinleşen ihaneti

Sendikaların başındaki satılmış sermaye uşaklarının böyle bir dönemdeki tutumu da ibret vericidir. Son 20 yılın ekonomik ve sosyal politikalarının ve daha özelde de son iki yılın İMF yıkım programlarının işçi sınıfı ve emekçilere ekonomik ve sosyal faturası ortada iken; bu aynı süreç ve bu aynı programlar ülkeyi bir batağa saplamışken; ve bunun da baş sorumlusu bizzat işbirlikçi burjuvazinin kendisi iken, bu uşak takımı bir kez daha bu aynı sınıfın hizmetinde hareket etmeyi "ülke menfaatlerinin gereği" olarak sunma arsızlığını gösterebiliyor. Derinleşen krizin tüm yükünün, tüm yıkıcı sosyal faturasının sermaye iktidarı tarafından büyük bir pervasızlık ve acımasızlıkla zaten işçi sınıfı ve emekçilerin sırtına bindirildiği bir dönemde, bu yetmezmiş gibi, bu sermaye uşakları emekçileri yeni "fedakarlıklar"a, demek oluyor ki faturalara razı ve mahkum edecek kirli girişimlerin içinde yer alıyorlar.

İlki 5 Eylül'de gerçekleşmiş bulunan "işçi-işveren zirvesi" bunun bir örneğidir. Bu zirve, bu zirve bildirisi üzerinden yansıyan ilk sonuçlar, sendikal ihanet şebekesinin işçi sınıfı ve emekçilerin sorun ve istemlerini bir yana bıraktığını açıklıkla ortaya koymaktadır. "Reel sektörü kurtarmak", böylece güya işsizliğin büyümesini engellemek adı altında gerçekleştirilen bu girişimler, kriz karşısında sınıfa, emekçilere ve ülkeye ihanetin tescilidir. Bu aynı ihanet, Türk-İş'in başındaki hain tarafından yarım milyon işçinin sözleşmesinin sıfır zamla bağlanmasıyla da sergilenmişti. Demagojik açıklamalarıyla olup bitenden İMF'yi sorum tutan, bu arada "reel sektör" olarak kodlanan işbirlikçi asalak sermaye sınıfını da bunun kurbanı sayan bu ihanet şebekeleri, gerçek davranışlarıyla son iki yıldır İMF tarafından gündeme getirilen bütün dayatmalara harfiyen uymuşlardır.

Kriz içinde batağa saplanan ve çürüyen düzen, sınıf hareketi içindeki kendi uzantılarından başka bir şey olmayan sendikal ihanet çetelerini de böylece kendisiyle birlikte aynı batağa çekmekte, çürütmekte ve kokuşturmaktadır. Bu hainlerin son girişimleriyle üstlendikleri yeni rollerin işçi sınıfı tabanındaki hoşnutsuzluğu ve arayışları derinleştireceği kesindir. Sınıf tabanında devrimci çalışma ve örgütlenmenin olanakları bu türden gelişmelerin etkisiyle daha da güçlenmektedir. Komünistler sınıf bünyesinde giderek güçlenen devrimci çalışmanın olanaklarına bu gelişmeler üzerinde de bakacak, bunları en iyi biçimde değerlendirmeye çalışacaklardır. İşçi sınıfı ve emekçilerin yaşamakta olduğu katmerli sorunlara sırtını dönerek gösterilen bu pervasızlığı, açık ihanete varan bu sınıf işbirliği çizgisini gözler önüne sermek ve boşa çıkarmak, dönemin devrimci çalışmasının en öncelikli görevlerinden biridir.