11 Ağustos '01
Sayı: 21


Kızıl Bayrak'tan
Katillerin el sıkışması

Deprem gerçeği ve devlet

Emperyalizmin yalanları

Ortadoğu
Sınıf ve kitle hareketi
ÇHD İstanbul Şubesi basın toplantısı
Ölüm Orucu Direnişi 296. gününde
Devrimci basın susturulamaz!
Direniş ve devletin son hamleleri
Türk dış politikasının güncel sorunları
Sınıf hareketinin sorunları
Hacı Bektaş şenlikleri
Uluslararasi hareket
PKK-DÇS: Teslimiyet ve Tasfiyeciliği teorileştirme çabaları
Zaferi direniş kazanacak!

Açılım Hukuk Bürosu açıklaması

Mücadele Postasi

 Tüm yazilar

Bu sayinin PDF formatini download etmek için tiklayin



 

Muharrem'den Muharrem'e...

"Bana kurutulmuş nergis çiçeği getirebilir misiniz?" demişti Muharrem, 3 Temmuz günü yaptığımız avukat görüşü esnasında. Dışarıdan, yani avukatlar ve ailelerden kendilerine getirilebilecek bir çiçeğin dahi esirgendiği F tipi koşullarında, "belki kurutulmuş çiçeğe izin verilebilir" ,diye düşünmüştü. Kendisiyle birlikte ölüm orucuna başlayıp da 11 Nisan günü güneşe gömülen, can yoldaşı Nergiz'le buluşmak üzere olduğunu hissettiği günlerdeydi.

İsteğini bize karşılatmadılar ama tam bir ay sonra onu da Nergiz'in yanına uğurlamak durumunda kaldık. Muharrem..., Nergiz... ve nergis çiçeği...; 19 Mart 1973'de İstanbul Şehremini'de devletin resmi güçlerince kuşatıldığı evde yargısız infaz sonucu katledilen Ahmet Muharrem Çiçek'i hatırlatıyor. Muharrem'den Muharrem'e uzanan bir direniş çizgisi... Muharrem Çiçek bir ilkti ama, öyle anlaşılıyor ki Muharrem Horoz son olmayacak.

Aynı günlerde bir başka şey daha istemişti Muharrem: Zeka Oyunları Kitabı. "Neden?" diye sorduğumuzda, "Beynimi felç etmek, hafızamı silmek, irademi kırmak istiyorlar. İnancım ve bütün gücümle karşı koyuyor ve direniyorum ama bilimsel hareket etmek durumundayız. Aklımı ve zekamı işlerli kılmak için, beyinsel fonksiyonlarımı canlı tutabilmek amacıyla, nitelikli bilmece ve bulmacalarla uğraşmalıyım" yanıtını vermişti.

Her adımını bilimsel akıl süzgecinden geçirerek atmaya çalışıyordu. Muhakeme yeteneği çok güçlüydü. Bu sayede, son nefesini verdiği ana kadar, bayılmalar dışında bilincini ve mantıklı düşünme yeteneğini hiç kaybetmedi. Sekiz aylık direnişi boyunca, defalarca götürüldüğü revir ve hastanede, zorla müdahale işkencesine aktif ve direngen bir tavırla karşı koyuyor, her seferinde hırpalanmış ve daha da ağırlaşmış vaziyette, genellikle tek başına tutulduğu hücresine geri getiriliyordu. Bu nedenledir ki, sağlık durumu kendisinden farksız onlarca kişi için mahkemeler seri biçimde tahliye kararları verirken, onun payına kasıtlı biçimde ölüme ya da sakat bırakılmaya itilmek düşmüştü. Kandıra F tipi Hapishanesi'nin başta müdürleri olmak üzere her kademeden görevlileri ve devletin tahliye-tasfiye planı gereği yaklaşık bir ay önce gelen Adli Tıp uzmanları, en ağır durumdakilerden birisi olduğu halde hep "unutuvermişlerdi" onu .Bunu da soğukkanlılıkla karşılamıştı Muharrem.

1999/74 esas sayılı dosyasında yargılandığı Ankara 1 No'lu DGM; İstanbul Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu'nun 30 Temmuz 2001 tarih ve 3618-c sayılı, "beslenme yetersizliğine bağlı terminal dönem bozukluğunun, cezaevi koşullarında hayatı için kati tehlike tevlid edeceği" tesbitini içeren raporuna dayanılarak yapılan başvuruyu reddederken verdiği 01 Ağustos 2001 tarih ve 2001/663 sayılı kararın gerekçesinde; "Sanığın tutuklu olduğu, CMUK 399. maddesinin hükümlülerle ilgili uygulanabilir madde olduğu ve kaldı ki cezaevi koşullarında yaşaması hayati tehlike tevlid edecek tutuklunun, tedavi göreceği uygun bir Devlet Hastanesi'nde güvenlik güçlerinin gözetimi altında tedavisinin mümkün bulunduğu da anlaşıldığından, dosya kapsamı, delil durumu ve sevk maddesi de gözetilerek" demek suretiyle infazı onaylıyordu.

Oysa, çok değil, son bir ay içerisinde, aynı şekilde TCK 146/1 sevk maddesi ile yargılanan, hatta ceza almış, ancak cezası henüz kesinleşmemiş bir çok ölüm orucu direnişçisi tutuklu için İstanbul'daki muhtelif DGM'ler, aynı nitelikteki adli tıp raporlarına dayanarak verdikleri tahliye kararlarının gerekçelerinde: "(Y)aşam hakkının her şeyin önünde bulunduğu kuşkusuzdur. Tutuklama bir tedbirdir. Mevcut haliyle tehlikeli kişiliği kalmamıştır. Şartların düzelmesi halinde yeniden tutuklama olanaklıdır. İleri sağlık (koşulları) ve tedavileri (ne) kavuşturulması bakımından tahliyesinde şüphesiz yarar ve dolayısıyla da zorunluluk görülmüştür." (örnek, İstanbul 3 No'lu DGM, 16 Temmuz 2001 tarih ve 2001/578 sayılı kararı) demişlerdi.

Bu iki karar birlikte okunduğunda, Muharrem Horoz hakkında önceden verilen gayrı-resmi yargısız infaz kararına, ölüm orucu direnişiyle doğan fırsattan yararlanılarak, Ankara 1 No'lu DGM eliyle resmiyet kazandırıldığı anlaşılmaktadır. Devletin, ölüm orucu direnişçilerinin cezalarını 6 ay erteleme ile tutukluluk hallerine son verme şeklindeki merkezi tasfiye kampanyasında yaptığı bu ayrımcılık ve böylelikle düştüğü açmaz; DGM'ler arasındaki yorum veya insaniyet farklılığından değil, Muharrem Horoz'un kimlik, kişilik ve tavrından kaynaklanıyor.

İlginç bir rastlantıdır ki ölümünden tam iki yıl önce, 3 Ağustos 1999'da yakalanmıştı. Götürüldüğü İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde 7 gün boyunca; elektrik, ters askı, hayaları burma, poşetle ve suda boğma, buza yatırma, yoğun kaba dayak ve ormana götürüp başına silah dayayarak infaz etme tehdidinde bulunma gibi ağır işkencelere aralıksız ve yoğun biçimde maruz bırakılmış; bu durum, yani vücudunun muhtelif yerlerindeki darp ve ekimoz izleri, mecburen götürüldüğü Haseki Hastanesi'nin 03 Ağustos 1999 ve 07 Ağustos1999 tarihli raporları ile Adli Tıp Kurumu İstanbul Şube Müdürlüğü'nce düzenlenen 10 Ağustos 1999 tarihli raporlarda (10 günlük) açık bir biçimde tesbit edilmişti. Bunu bertaraf edebilmek için, yakalandığı günün akşamı götürüldüğü Hastane'den dönüşte "arabadan çıkarak kaçmaya çalıştığı ve yine boğuşma sonucu yakalandığı"na dair sahte tutanak bile düzenlemişlerdi.

İşkenceyi protesto için ifade vermeyi ve kimliğini açıklamayı reddeden, bu yüzden Emniyet teşkilatını televizyonlarda resmini yayınlayarak halktan yardım istemek zorunda bırakan Muharrem'e yapılan işkenceler için Fatih C. Savcılığınca 24.08.1999 tarih ve 1999/19639 sayı ile açılan hazırlık soruşturması; iki yıla yakın bir sürelik oyalamadan sonra bir çok benzerlerinin akıbetine uğramış ve takipsizlikle sonuçlanmıştır. Yakalanır yakalanmaz değil, kasten 8 saat sonra doktor kontrolüne götürülen, boğuşma ile değil ancak işkence ile oluşabilen darp ve cebir izleri, yanık ve yaraları raporlarla sabit olan, üstelik her yeni raporda vücudundaki tahribat izleri belirgin bir biçimde artan Muharrem Horoz'un işkencecileri ;

" Raporlardaki bulgular, yakalama esnasındaki boğuşma sonucu oluşmuştur." şeklindeki klasikleşmiş yalana dayanılarak Fatih C. Savcılığının 02.07.2001 tarih ve 2001/5695 sayılı kararıyla mükafatlandırılmışlardır.

Muharrem Horoz, F tipi hücrelere karşı yürütülen ölüm orucu direnişinde yaşamını yitiren 30. kişi oldu. Tam 237 gündür açlığın koynunda yaşıyordu. "yaşadın mı onurlu yaşayacaksın" felsefesini savunmanın bedelini, her türlü işkenceye katlanmak, 8 aya yakın ağır ağır erimek ve sonunda da ölmekle ödedi.

Bir mirası devraldığını söylüyor, bir miras devretmekten söz ediyordu. Attila İlhan'ın "O sözler ki ağzımızdan çıkmıştır bir kere, uğruna asılırız." mısrasını hatırlatarak; Ekim ve Aralık 2000'de ölüm orucuna başlayan ekipler, ölümler, sakatlanmalar, bırakmalar, tahliyeler ile büyük oranda tasfiye olmuşken, artan "eylemi bırak" telkin ve baskılarına çok net bir yanıt veriyordu. Onun, ölüm orucu eylemindeki aktif direnişçiliği, bulunduğu hapishanede devletin tahliye-tasfiye planını bozan bir istisna yaratmıştı. Bu yüzden tahliye listelerine almamışlar, kendisinin ısrarla karşı çıkmasına rağmen ailesinin yaptığı başvuruları sümen altı etmişlerdi.

Muharrem Horoz; İstanbul Terörle Mücadele Şubesi'ndeki gözaltından, 19-22 Aralık Katliamı esnasında bulunduğu Ümraniye Hapishanesi'ne, Kandıra F tipi hücrelerinden Kocaeli Devlet Hastanesi'nin mezbahayı andıran "mahkum koğuşu"na kadar mahpusluğunun bütün evrelerinde "özellikli" bir kimlik sergiledi. Annesinin deyimiyle "azgın" bir devrimciydi. Azgınlığı, sözünün eri (inatçı), boyun eğmez ve aktif bir siyasi kişilik sahibi olmasını ifade ediyordu. Bu nedenledir ki; para-medya kuruluşlarının, Çankırı Valisi'nin bombacısı sıfatıyla ölümünü müjdeli bir haber olarak sunduğu Muharrem, onların sevincini yarım bırakacak bir geleneğin sembolü oluyordu.

Muharrem'den Muharrem'e bir direniş çizgisi... Muharrem Çiçek bir ilkti ama, öyle anlaşılıyor ki Muharrem Horoz son olmayacak.

06 Ağustos 2001
Açılım Hukuk Bürosu