11 Ağustos '01
Sayı: 21


Kızıl Bayrak'tan
Katillerin el sıkışması

Deprem gerçeği ve devlet

Emperyalizmin yalanları

Ortadoğu
Sınıf ve kitle hareketi
ÇHD İstanbul Şubesi basın toplantısı
Ölüm Orucu Direnişi 296. gününde
Devrimci basın susturulamaz!
Direniş ve devletin son hamleleri
Türk dış politikasının güncel sorunları
Sınıf hareketinin sorunları
Hacı Bektaş şenlikleri
Uluslararasi hareket
PKK-DÇS: Teslimiyet ve Tasfiyeciliği teorileştirme çabaları
Zaferi direniş kazanacak!

Açılım Hukuk Bürosu açıklaması

Mücadele Postasi

 Tüm yazilar

Bu sayinin PDF formatini download etmek için tiklayin



 

Arjantin emekçilerinden öğrenmek

B. Çelik

"Arjantin'de, binlerce gösterici, hükümetin kemer sıkma planını protesto etmek amacıyla ülke çapında gösteri yaptı. Arjantin'in 40'dan fazla kentinde düzenlenen protestolarda, göstericiler kilit otoyolları kapattı. Protestolar çerçevesinde, başkent Buenos Aires'de, bir havayolları sendikasının yolları kapatması yüzünden havaalanı civarında karışıklık çıktığı; diğer kentlerde de, protestocuların bankaları işgal ettikleri belirtildi.

Arjantin'in ikinci büyük kenti olan Cordoba'da işsiz kalan halk, üniversite öğrencileri ve profesörler yolları kapattı."

Son haftalarda hemen her gün gazetelerde bu tür haberler yeralıyor. Yıllardır İMF politikalarıyla yönetilen, bu nedenle de artık iflasın eşiğine gelen Arjantin'in sokakları her gün biraz daha ısınıyor. Arjantinli işçi ve emekçiler ülkelerinin emperyalist tekeller tarafından daha fazla yağmalanmasına karşı seslerini yükseltiyorlar. Genel grev ya da kitlesel gösterilerin olmadığı, devlet güçleriyle taşlı, sopalı, molotoflu çatışmaların yaşanmadığı gün olmuyor.

Türkiye'deki sermaye düzeninin bekçileri ve sözcüleri Arjantinli işçi ve emekçilerin İMF politikalarına karşı sokaklara dökülmesini, militan eylemler gerçekleştirmesini kaygıyla izliyorlar. Türkiye'deki işçi ve emekçilerin, kendileriyle benzer sorunlar yaşayan Arjantinli kardeşlerini örnek almasından korkuyorlar. Bu nedenle de bu günlerde Türkiye ile Arjantin'in çok farklı koşullarının olduğundan bahsetmeye özel bir önem veriyorlar. Kemal Derviş, "Türkiye'de de benzer eylemler olur mu?" şeklindeki sorulara, "Orada ücretler düşürüldü. Biz çalışanların ücretlerine zam yaptık." diye mazeret göstermeye çalışıyor. Ecevit ise "Türk halkı"nın sorunlar karşısında sabırlı ve anlayışlı olduğuna, bu yüzden Türkiye'de benzer şeylerin olmayacağına insanları inandırmaya çalışıyor.

Oysa daha düne kadar düzenin temsilcileri Türkiye'nin işçi ve emekçilerine Arjantin'i örnek gösteriyorlar, Türkiye'nin ne kadar da Arjantin'e benzediğini ispatlamaya çalışıyorlardı. Koşulları Türkiye'ye çok benzeyen Arjantin'de enflasyonun nasıl da düşürüldüğünü, özelleştirmelerin ne kadar da hızlı yapıldığını, tüm bunların sayesinde Arjantin'in hızla gelişip kalkınan bir ülke olduğunu ballandıra ballandıra anlatıyorlardı. Şimdi ise Arjantin'e toplumsal muhalefetin damgasını vurduğunu görür görmez bundan çarkettiler.

Arjantin ve Türkiye; benzeyen ve benzemeyen

Her iki ülke de yıllardır İMF politikalarıyla yönetiliyor. Ve her iki ülkede de işçi ve emekçi yığınlar, uygulanan saldırı politikaları nedeniyle büyük bir yıkım yaşıyorlar. İşsizlik, açlık ve sefalet her ikisinde de dizboyunu çoktan aşmış. Ve G-8 Zirvesi'nde sözü edildiği gibi bu iki ülke, dünya kapitalist sisteminin şu andaki en zayıf, en riskli parçaları olmak gibi bir durumu da paylaşıyorlar. Yani birçok bakımdan birbirlerine fazlasıyla benziyorlar.

İki ülke arasındaki kayda değer fark ise iki ülkenin işçi ve emekçilerinin mücadele deneyimleri ve örgütlenme düzeyleri arasındadır. Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri, Arjantinli sınıf kardeşlerine göre daha zayıf bir örgütlülük düzeyine, daha zayıf bir mücadele deneyim ve birikimine sahipler.

Örneğin Türkiye'de sınıf ve kitle hareketi, 12 Eylül darbesi karşısında neredeyse savaşsız bir yenilgi yaşadı. Askeri darbe sınıfın ve toplumsal muhalefetin tüm mevzilerini ezdi, birikimlerini dağıttı. Hiçbir ciddi direnme de görmedi. Arjantin ise 1976'da darbe yaşadı. Fakat darbe hiç de Türkiye'deki gibi sessiz sedasız karşılanmadı. Cunta, azgın bir faşist terörün uygulandığı 8 yıllık dönemde 30 bin insanı katletmesine rağmen direnişi tümüyle susturmayı ve ezmeyi başaramadı. Tam da bu sayede cunta döneminin ardından cuntacıların bir kısmı yargılanıp mahkum oldu.

12 Eylül karşısındaki kolay yenilgi Türkiye işçi sınıfına çok şey kaybettirmiştir. 30 bin kayıp vermek pahasına cunta karşısında başı dik durmayı başarmak ise Arjantin işçi ve emekçilerine çok şey kazandırmıştır. Aradaki farkı görmek isteyenler, Arjantin ve Türkiye sokaklarının bugünkü haline bakmalıdır. Bugün Türkiye'deki sınıf ve emekçi hareketinin sermayenin saldırılarına gereken yanıtı veremeyişinin gerisinde, yaşanan yıkımın ve çekilen sefaletin katlanılır düzeyde olması değil, tam da bu vardır.

Arjantin sokaklarındaki mücadele
ateşini Türkiye'ye taşımalıyız

Gene de Türkiyeli işçi ve emekçiler yakın dönemde yabana atılmayacak bir mücadele deneyimi edinmişler, bu arada dost kim düşman kim önemli ölçüde öğrenmişlerdir. Kapitalist sömürüye karşı uluslararası planda gerçekleşen militan eylemler, Arjantin ve Güney Kore gibi bir dizi ülkede yaşanan mücadeleler, sınıfın ileri kesimleri tarafından sempatiyle izlenmekte, bunlar örnek alınmaktadır.

Bugünkü görevlerimizden biri, sınıf ve emekçi hareketi içinde uluslararası plandaki mücadeleye karşı gelişen bu yakın ilgiyi her imkanı kullanarak büyütmek olmalıdır. Düzen bekçilerinin Arjantinle Türkiye arasında paralellik kurulmasından duydukları rahatsızlığı gerçek bir kabusa çevirmenin, Arjantin sokaklarındaki mücadele ateşini Türkiye'ye taşımanın, giderek sınıfın enternasyonalist mücadelesini örmenin yolu, bu tür adımların atılmasından geçmektedir.

Sermayenin Arjantin'i örnek göstermesinin, neo-liberal politikaların başarısına bu ülkeyi örnek göstermesinin dönemi artık geride kalmış bulunuyor. Şimdi sıra bizde. Şimdi emperyalist kapitalizmin saldırılarına karşı ayağa kalkan, hak ve çıkarlarını savunan Arjantin işçi ve emekçilerini Türkiye'deki ve dünyadaki tüm kardeşlerine örnek gösterme, olanaklı olduğu her durumda onlarla dayanışma içine girme zamanı.

 


 

Arjantin:

Emekçiler İMF reçetelerine direniyor

Bütçe açığını sıfırlamak için memur ve emekli maaşlarında kesintiye gideceğini açıklayan hükümete karşı protesto gösterileri kitlesel bir biçimde sürüyor. Arjantin kamu işçileri sendikası (ATE) süresiz grev kararı aldı. 2 Ağustos'ta onbinlerce emekçinin ülkenin 40 ayrı kentinde düzenlediği gösterilere aldırmayan hükümet, maaşlarda yapacağı %13'lük kesintiyi %20'lere çıkarabileceğini duyurdu.

Protestolar sırasında yol işgalleri yaşandı. İşgaller trafiği %70 oranında aksattı. Bunun yanısıra ülkenin başkenti olan Buenos Aires yakınlarında bir havayolunda, sendikalı çalışanların eylemi büyük karmaşaya yol açtı. Bazı bölgelerde bankalar işgal edildi. Hükümet yol işgallerinin yasadışı oduğunu ilan etti. Hükümet sözcüsü Chrystian Colombo, vergi gelirlerindeki düşüş sürdükçe maaşlardaki kesintinin de artacağını belirtti.

İşçiler, emekçiler, öğrenciler ve işsizler ise birbiri ardına yaptıkları açıklamalarda, özelleştirmeler gerçekleştiren hükümeti ekonomik krizin ve artan bütçe açığının tek sorumlusu olarak gördüklerini belirtiyorlar ve krizin yükünü paylaşmak istemediklerini vurguluyorlar. Gerçekleştirilen protestolarda yaklaşık 200 kadar "sosyal mahkum"un da serbest bırakılması ve hükümetin yeni iş alanları yaratacak bir plan yapması isteniyor. %16'yı aşan işsizler de ülkede giderek daha örgütlü biçimde protestolar düzenliyor.

Arjantin resmi verilerine göre ülke nüfusunun %25'i yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Hükümet ise İMF'ye verdiği sözler doğrultusunda hazırladığı saldırı programı ile ekonomik krizin faturasını yoksullara yüklemeye çalışıyor.

 


 

Cenova gösterilerinin ardından...

Cenova gösterileri, emperyalist G-8 zirvesini korumak için alınan tüm tedbirlere, estirilen tüm teröre rağmen, kitleselliği ve militanlığı, işçilerin ağırlıklı katılımı, dünyanın tüm kıtalarından milyonlarca insanın yüzünü Cenova'ya dönmesi, yüzlerce kente yayılan dayanışma eylemleriyle, bugüne kadarki eylemlerin en üst düzeyi oldu.

Cenova Sosyal Forum sözcüsünün de ifade ettiği gibi "Bugün ödediğimiz çok büyük bedele rağmen şunu söyleyebiliriz. Biz kazandık!"

İtalya diğer Avrupalı emperyalist devletlerle birlikte, eylemlere katılımı önlemek için büyük çaba harcadı. Başaramayınca, gösterileri terörize etmek için, provokasyondan cinayete kadar her türlü yol ve yönteme başvurdu. Yüzbinlerce kişiye karşı şiddet kullanmaktan çekinmedi.

Eylemcileri bölme, göstericileri kriminalize etme ve terörist-anarşist olarak niteleyerek kitlelerle buluşmasını engelleme çabalarına en büyük cevap sokakları dolduran 300 bin kişi ile verildi. Bu eylemin en büyük başarısıydı.

Giderek kitleselleşen ve militanlaşan eylemler karşısında emperyalistler şaşkınlık ve korku içindeler. 26-28 Haziran 2002'de gerçekleşecek G-8 zirvesinin Rocy Mountains'teki bir dağ kulübesinde yapılmasının planlanması bunun açık bir ifadesi.

Dünya Ticaret Örgütü (WTO) Nice'teki gösterilerden sonra Katar çöllerine savruldu. Dünya Bankası Mayıs ayında yapacağı Barselona toplantısını iptal etti.

G-8 dağlara kaçtı. Stockholm gelecek yıl Dünya Bankası toplantısının kendi topraklarında yapılmasını reddediyor. Berlusconi, Dünya Beslenme Örgütü'nün toplantısını İtalya'da değil Afrika'da yapılmasını önerdi.
Fidel Castro ise. "7 şişko ve 1 aptal"ın bundan sonraki toplantılarını uzay istasyonunda yapmasını, toplantı için en güvenilir yerin uzay olduğunu savunuyor.

Emperyalist tekellerin hizmetindeki İMF, Dünya Ticaret Örgütü, DB vb. kurumlar kitleler nezdinde her geçen gün daha çok teşhir oluyorlar. G-8'in ekonomik-sosyal hiçbir sorunu çözemeyeceğine, örneğin borçların bir kısmının iptal edilmesi ile ilgili kararın bile sonuçlandırılamadığına kitleler bir kez daha tanık oldular.

Öte yandan, ilk kez Cenova'da devlet şiddeti yeni bir boyut kazandı. Bu kapitalist küreselleşme karşıtı harekete karşı yeni bir savaş ilanı oldu. Yürüyüş ve gösteri özgürlüğü ayaklar altına alındı, seyahat özgürlüğü rafa kaldırıldı, bir gösterici alenen kurşunlanarak katledildi, iç güvenliği korumak adına her türlü terör estirildi. Ve Avrupa'nın "hukuk devletleri", önümüzdeki süreçte yürüyüş ve gösteri hakkını kaldırarak, provokotör ve faşistleri eylemlere sokarak, polis güçlerini ortaklaştırarak, Avrupa çapında ilerici, devrimci ve komünistler için dosyalar hazırlayarak ortak çalışmayı daha da ilerleteceklerini, G-8 zirvesinde aldıkları yenilginin hemen ardından açıklamış bulunuyorlar. Bu ise, "burjuva demokrasisi"nin gerçek yüzünün görülmesini ve sorgulanmasını kolaylaştıracaktır.

 


 

Dünyada Cenova protestoları sürüyor...

"Kapitalizm öldürür! Kapitalizme ölüm!"

 

G-8 Zirvesi'nin üzerinden günler geçmesine rağmen yankıları tüm dünyada sürüyor. "Biz sadece Roma'dan gelen emirleri uyguladık" diyen Mussolini beslemesi İtalyan polisinin gösterilere barbarca saldırısına, gece yarısı operasyonlarında sergilenen vahşete, 23 yaşındaki Carlo Giuliani'nin katledilmesine karşı tüm dünyada öfke sokağa taştı. Başta Batı ve Kuzey Avrupa olmak üzere, Doğu Avrupa, Amerika, Avustralya, Asya'da toplam 120 kentte 200 üzerinde protesto ve dayanışma eylemleri gerçekleşti.
Avrupa'nın Batı ve Kuzey'i, en yoğun eylemliliklerin yaşandığı alan oldu. En kuzeydeki eylem Norveç'in Trodoheim kentinde düzenlendi. Almanya'da ise başta Berlin, Frankfurt ve Köln olmak üzere birçok kentte binlerce kişinini katıldığı eylemler gerçekleşti. "Kapitalizm öldürür! Kapitalizme ölüm!" yazılı dövizler taşındı. Yunanistan'nın Selanik kentinde bir yürüyüş düzenlendi. Atina'da ise Cenova'daki devlet terörünü protesto eden 3500 gösterici polisle çatıştı.

Gösteriler Amerika kıtasını da bir baştan bir başa sardı. ABD'de New York, Portlaand Detroit, Washington, San Fransisko, San Diago kentlerinde dayanışma eylemleri gerçekleşti. Latin Amerika'da eylemler Buenos Aires, Meksika, Santiago da Şili, Belo Horisonte, Sao Paulo'ya kadar büyük bir alana yayıldı, birçok kentte polisle çatışmalar oldu.

Arjantin'de İtalyan ürünlerine boykot çağrısı yapıldı. Brezilya'da diğer sendikalarla birlikte Sendikalar Birliği (CUT), Topraksızlar Hareketi (MST) ve öğrenci dernekleri, yazılı bir açıklama yaparak İtalya İçişleri Bakan'ın istifa etmesini istediler. Hong Kong'ta bir grup, İtalyan hükümetini özür dilemeye çağırdı.

 


 

Emperyalist küreselleşmeye karşı
eylem takvimi

G-8 zirvesi üzerine tartışmalar sürerken, kitlelerden büyük bir ders alan İtalyan devleti, 5-9 Kasım tarihlerinde 180 devlet hükümet temsilcisinin katılacağı Dünya Beslenme Örgütü (FAO) zirvesinin kendi ülkesinde yapılmasına karşı çıktı. İtalyan hükümeti zirvenin Afrika'daki bir ülkede yapılmasını önerdi.

İtalyan hükümetinin diğer bir korkusu ise 26-27 Eylül tarihlerinde Nepal'de NATO ülkeleri savunma Bakanalarının yapacağı toplantı. İtalya Komünist Partisi ve Yeşiller, "Füze Kalkanı" projesinin ele alınacağı toplantının iptal edilmesini talep ettiler. "No Global" grubu ise kitlesel bir miting çağrısı yaptı ve protesto hazırlıklarına başladı.


Emperyalist küreselleşmeye karşı önümüzdeki aylarda yapılması düşünülen protestoların örgütlenmesine de başlandı. ATTAC grubunun eylem takvimi açıklandı.

* Avrupa Birliği ekonomi ve maliye bakanlarının 21-23 Eylül tarihlerinde Belçika'nın Liege kentinde yapacağı toplantıyı protesto eylemlerinde globalleşme karşıtları, serbest bölgelerin kapatılması ve bağımlı ülkelerin borçlarının silinmesi taleplerini yükseltecek. Şu an dünyada 60 serbest ticari bölge bulunuyor. ATTAC ise Tobin vergisi adı altında mali spekülasyonlardan vergi alınmasını savunuyor.

* 6 Ekim günü, Lüksemburg'daki serbest bölgeye karşı uluslararası eylem günü.

* Dünya Ticaret Örgütü'nun (WTO) 9-13 Kasım tarihleri arasında Katar'da yapacağı toplantısına karşı tüm dünyada protestolar gerçekleşecek. Bu eylemlere 100 bin kişinin katılması hedefleniyor.

* İsviçre'deki globalleşme karşıtları da Carlo Giuliani'nin Cenova'da G-8 Zirvesi'nde, katledilmesini protesto etmek için 20 Ağustos gününü Avrupa çapında eylem günü ilan etti. 20 Ağustos'taki eylem gününde İtalya'daki polis terörü de protesto edilecek. Tutuklananlar, yaralananlar, işkence görenlerle dayanışma gösterilecek.

 


 

İtalya'da onbinler haykırdı:

"Katiller!.."

İtalya'da 2 Ağustos günü öfkeli kitleler "Assasini!"(Katiller!) diye haykırarak, sokakları ve alanları bir kez daha doldurdular. Küreşelleşmenin ve polis terörünün protesto edildiği eylemlere 100 bin kişi katıldı.

Eylemlerin en kitleseli Roma, Milano ve Cenova'da gerçekleşti. Roma'da 10 bin kişinin katıldığı gösteriye Rifondazione Comunista Partisi'nin Genel Sekreteri ve çok sayıda milletvekili de katıldı. Yürüyüşün doruğunda "G-8 Katiller!" yazılı bir pankart yeraldı. İçişleri Bakanı ve Başbakan Berlusconi'yi istifaya çağıran sloganlar atıldı. Cenova ve Milano'da da yürüyüşler gerçekleşti. Bu izinsiz gösterilere onbinin üzerinde kitle katıldı.

Tüm İtalya'da sendikalar, işçiler, işsizler, küreselleşme karşıtı gençlerle omuz omuza yürüdü, pankartlar taşındı. "Onlar O'nu öldürdüklerini sanıyorlar. Ama Carletto bizimle daima yaşayacak!"

3 Ağustos günü, katledien Carlo Giuliani için bin kişinin katıldığı bir cenaze töreni düzenlendi.

Cenova dar bir kent. Denizden yükselen dik yamaçlara oturmuş, köprüleriyle, teraslarıyla, kat kat bir şehir, merdivenler ve daracık sokaklar. Cenova emperyalist temsilciler toplantısı ile daha da darlaşmıştı. Her taraf çıkmaz sokaktı, vagonlardan, demirlerden duvarlar örülmüştü. 5 metre yüksekliğinde. Gaz bombaları, sirenler, su sıkma aletleri, ve koyu giysileriyle polisler. Ölüm seziliyordu havada. Bombaların dumanlarında onbinlerin, yüzbinlerin eylemi boğulmaya çalışılmıştı. Ama "Göstermeliyiz!" demişti Carlo bir arkadaşına, "Biz de varız. Buradayız. Sadece onlar değil"
Bu bir slogandı. Bu slogan şimdi tüm duvarlarda: "Siz: G-8, Biz: 6 milyar!"

 


 

SPD-Yeşiller hükümetinin yeni göç yasası taslağı...

Mevcut ırkçı-gerici yasa daha da ağırlaştırılıyor

Almanya İçişleri Bakanı Otto Schily tarafından hazırlanan ve Yabancılar Yasası'nın yerine geçecek olan Göç Yasası Taslağı geçtiğimiz hafta kamuoyuna açıklandı.

Schily hazırladığı taslakta, Başbakan Schröder'in parlamentoda çoğunluğun desteğini alacak, yani gerici hırıstiyan birlik partileriyle anlaşmayı sağlayacak bir göç yasası taslağı hazırlaması direktifine harfiyen uydu. Öyle ki gerici Hırıstiyan Sosyal Birliği Partisi (CSU) Genel Sekreteri, muhalefet partilerinin bile gündeme getirmekten çekindiği birçok talebi gündeme getirmesinden dolayı "yabancı ve ilticacılar yasası ile ilgili görüşlerinizi politik olarak paylaşıyoruz, ancak onlar sadece CSU ile gerçekleştirilebilir" diyerek, partisine üyelik başvurusu çağrısı yaparak, Schily'e üyelik formu gönderdi.

250 sayfalık yeni göç yasası tasarısı iki yeni yasa içeriyor:
Birincisi, mevcut Yabancılar Yasası'nda öngörülen "ikamet çalışma ve yabancıların topluma entegre olması ile oturma izinlerini alma koşulları", diğeri ise Avrupa Birliği'nde serbest dolaşım. Bunun dışında İltica Yasası'nda da birçok yönetmelik değiştirilecek.

Schily bu konuların yeni göç yasasıyla daha modern bir tarzda düzenleneceğini ve bunları koordine eden merkezi bir Federal Göç ve Mülteci Dairesi kurulacağını açıkladı.

Yeni göç yasası tümüyle sermayenin çıkarları doğrultusunda ve CDU ve CSU gibi gerici partilerle uzlaşmak amacıyla hazırlanmış bir tasarı. Bu tasarı ile eski "misafir işçi politikası" yeni döneme uyarlanıyor, sadece "yararlı" göçmenlerin gelmesine izin veriliyor.

Yasaya göre kalifiye elemanlar, akademisyenler puan sistemi ile Almanya'da süresiz olarak kalabilecekler. Yüksek kalifiye elemanlar, bilgisayar uzmanları ve ekonomi dalında yönetici konumunda görev yapan işletmeciler ise puansız hemen gelebilecek.

Almanya'ya gelebilmek için yapılan müracaatları önce çalışma daireleri inceleyecek. Bunlar o bölgede iş pazarının durumunu (eleman açığını) ve diğer koşulları (örneğin aynı bölgede konut sorununu) araştıracaklar. Almanya'ya gelme olanağına sahip olabilenler önce süreli oturma izni alabilecekler. Öncelikle kalifiye göçmenler getirilecek. Bunlar puan sistemleriyle seçilecek ve sayısı belli bir kotada tutulacak. Bu seçim Yabancılar Yasası'nın keyfi uygulamalarına göre yapılacak.

İltica yasası ise her türlü iyileştirmeden uzak. Örneğin ülkesinde cinsiyetinden dolayı yaşamsal tehlikede bulunmak gelecekte de iltica için yeterli neden sayılmayacak. Ama eğer insanlar uluslararası kurum ve kuruluşlara (kiliseler ve demokratik kitle örgütlerine) sığınmışlarsa, bu kişilerin masraflarını o kurumun üstlenmesi koşulu ile sınır dışı edilmeyecekler. Böylece yeni yasa ile devlet kendi sorumluluklarından kaçıyor, tehlikede olan insanların korunması özelleştiriliyor.
İlticacılara bir yıl çalışma yasağı korunuyor. Sosyal yardımı en alt sınırda tutan "yerinde kalma" zorunluluğu sürüyor. İlticası tanınanlara önce sınırlı oturma izni verilecek.

Bu yasa yürürlükte olan gerici-ırkçı yabancılar yasasının daha da sertleştirilmesinden başka bir anlam taşımıyor.

Yeni tasarıya göre: Göç edenler puan sistemine göre seçilecek; Almanya çapında entegrasyon programları düzenlenecek; yabancıların kaydedileceği sicil merkezi oluşturulacak; kendi isteği ile ülkesine geri dönmek isteyenlere yardımcı olunacak.

Ayrıca, göç ve uyumu sağlamak için "bilirkişi konseyi" oluşturulacak. Bu konsey Almanya'nın göç kapasitesini, göçle ilgili genel durumu kontrol ve takip edecek ve her yıl Federal Göç ve Mülteci Dairesi'ne rapor hazırlayacak.


İş gücüyle ilgili: Almanya'nın herhangi bir bölgesindeki eleman açığına göre, çalışma dairelerinin mutabakatı ile ülkeye gelecek göçmenler yönlendirilecek. Kalifiye göçmenlere süresiz oturma izni verilecek. İhtiyaca göre Federal Göç ve Mülteciler Dairesi'nin kriterlerine uygun olarak aranan iş dalında en yüksek puanı olanlar gelebilecek. Yaşı, eğitim durumu, Almanca bilip bilmediği, geldiği ülke puan durumuna etki yapacak. Üniversite mezunlarına iş imkanı sunulacak, mezun olduktan sonra bir yıl oturma ve çalışma izni verilecek.

Aile birleşimi: Oturma hakkı olan kalifiye elemanlar veya göç edenler 18 yaşından küçük çocuklarını yanlarına getirebilecek. Aile fertlerinden birinin Almanya'ya gelmesi halinde, yalnızca 12 yaşına kadar olan çocuklarını yanında getirebilecek.

İltica yoluyla gelenler: Ülkelerinde kendilerini tehlikeli bir durumun beklediği için gidemeyecek durumda olan mültecilere süreli oturma izni verilecek. Bu durumda olmayıp, iltica yasasını kötüye kullananların sınırdışı işlemleri hızlandırılacak. Mülteciler sıkı kontrol edilecek.

Kiliselere sığınan mülteciler, geçimlerinin bu kurumlarca üstlenilmesi halinde, süreli oturma izni alabilecek. İltica başvurusu yapanlara üç yıl sonra verilen sosyal yardım kesilecek, bunun yerine insani yardım verilmesi öngörülüyor.

Uyum: Oturma izni uyum kurslarına (lisan, hukuk, Alman kültürü ve tarihi) göre kurala bağlanacak. Yeterli derecede Almanca bilmeyen ve altı yıldan az Almanya'da bulunanlar bu kurslara katılmak zorunda; katılmayanların oturma izinleri tehlikeye girebilecek.

Alman dili, kültürü, tarih ve toplum hukuku hakkında bilgisi olanların oturma hakkı almalarında kolaylık sağlanacak. Bu kişiler 7 yıl sonra Alman vatandaşlığına geçebilecek.

 


 

Alman emperyalistlerinin Cenova protestoları öncesindeki polisiye önlem ve hazırlıkları...

Polis rejimi uygulamaları

G-8 zirvesinde protestoculara karşı uygulanan devlet terörü, "Latin Amerika, Türkiye tarzı" tutuklamalar, işkenceler, halen gündemdeki yerini koruyor. Bazı Alman, İngiliz, Fransız, Avusturya milletvekillerinin Cenova'ya giderek tutukluları ve yaralıları ziyaret ettikten sonra yaptıkları dehşet verici açıklamalar soruna ayrıca bir önem kazandırdı.

Ama bu madalyonun bir yüzü. Kapitalist küreslleşme karşıtlarına karşı İtalyan devletinin uyguladığı tarz çıplak terör biçiminde olmasa da, sözde "Avrupa demokrasilerin'in uyguladığı şiddet ise madalyonunuöteki yüzü.

lmanya buna bir örnek. Alman emperyalistleri, yılın başından beri özel ve gizli bir biçimde "potansiyel solcu"ların dosyalarını hazırlamaya başlamıştı.

Eyaletlerde toplanmış bulunan bilgiler örneğin "ülke huzurunu bozma"dan dolayı istatistiklere geçenlerin dosyaları, geçen yıl Kasım ayından bu yana merkezileştirilmeye başlandı. Bayern'de 300 isim, Aşağı Saksonya'da 100, Berlin'de 700 kişi kayıtlara geçirldi. Bu sayının şu an 2 binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Listeye geçirilenlerin o davadan mahkemece suçlu bulunması bile gerekmiyor. Polisin çağrısına uymayarak yerini terketmek bu listelere işlenmek için yeterli bir neden. Protesto gösterilerinde polisin ablukaya aldığı ve yürümelerini engellediği kişiler, politik bir nedenden dolayı stand veya yürüyüş izni almış kişilerdi.

Küreselleşme karşıtlarının Cenova'ya gidişini engellemek için hazırlanan bu dosyalar dikkate alındı. Almanya bu listelerde ismi bulunan 100'ü aşkın kişinin Cenovaya gidişini engelledi. Bu keyfi uygulama, "Sınırlarda hangi kriterlerin uygulandığı bile belli değil", "Serbest dolaşım işçiler için var, ama göstericiler için değil" gibi sözlerle, kendi parlementerleri tarafından bile dile getirildi.

Polis, Cenova'ya giden otobüslerin rengine, güzargahına, koltuk sayısına ve şöförlerin cep telefonlarının numarasına değin bilgi toplamıştı. Hatta otobüslere gazete muhabiri diyerek binen bazı sivil polisleri eylemcilerden tanıyanlar çıkmıştı. Almanya sınırında 350 kişinin bulunduğu 6 otobüslük konvoy tam 4 saat didik didik aranmış, ancak sınırlara gönderilen listelerde isimleri bulunan 5 kişi indirildikten sonra otobüslerin yoluna devam etmesine izin verilmişti.

Dortmund-Milano seferini yapan tren ise Perşembe günü Castor transportundaki gibi önlemler altında yoluna devam edebilmişti. Federal sınır korumaları tarafından trenin geçtiği tüm istasyonlar ablukaya alınmış, potansiyel solcu gibi görünenler peronlara yaklaştırılmamıştı. Aralarında Bonn'un da bulunduğu birçok istasyon polis tarafından NATO telleri ile çevrilmişti. Bazı duraklarda polisler makinalı silahlarla donatılmıştı. Trende iki sınır güvenlik grubu, 20 üniformalı ve 46 sivil polis bulunuyordu. Ayrıca gece görüşünü kolaylaştıran aletle donatılmış bir helikopter uçuyordu. Trenden de 8 kişi geri çevrilerek Cenova'ya gidişleri engellendi.

Polis, günler öncesinden 79 kişinin evlerine giderek "olaylara karışmamaları" için tehdit etti. 81 kişinin pasaportlarına ve kimliklerine el koydu. Günde iki kez polise gelerek imza atmaları zorunluluğu getirdi.

Şu an haklarında seyahat yasağı konanlar Alman devletine karşı sembolik davalar açtılar.

G-8 zirvesi öncesi AB içişleri bakanları seyahat yasağı ile ilgili tutumlarını belirlemişlerdi. Fransız İçişleri Bakanı kendi ülkesinde "serbes dolaşım hakkı yurttaşın yasal hakkıdır" diyerek Schily'e akıl hocalığı yapıyor ve seyahat yasağının polis değil, hakim tarafından konması gerektiğini savunuyordu.

Bu, Almanya'da Ô70'li yıllarda RAF üyeleri hakkında dosyalar hazırlamaya başlanıldığı süreci anımsatıyor. O günlerde Schily RAF'ın avukatıydı. Müvekkili olduğu devrimciler ise "hukuk devletine" karşı cepheden bir savaş sürdürüyorlardı. Bugün Schily İçişleri Bakanı. En son verdiği demeçte seyahat özgürlüğünün kısıtlanmasına karşı çıkılmasını anlayamadığını söylüyor. G-8 zirvesi sonrasında ilk fırsatta meslektaşlarına tüm zirve karşıtları için Avrupa çapında dosyalar hazırlanmasını önereceğini açıkladı. "Ulusal planda", diyor Schily, "bu sorun çözülemez."

Küreselleşme karşıtı hareket, kendisine karşı ortak bir cepheden saldıran düşmana karşı demokratik haklar uğruna mücadeleyi sürdürmek zorunluluğu ile karşı karşıya bulunuyor. Unutulmamalı; köklü toplumsal değişimler için verilen mücadele demokratik haklar uğruna verilen mücadele ile içiçedir.

 


 


2001 sınır kampı: "Hiçbir insan illegal değildir!"

Hedef: Almanya'nın iç sınırları!

27 Temmuz-5 Ağustos 2001 tarihlerinde Frankfurt am Main dolaylarında 4. sınır kampı, "Hiçbir insan illegal değildir" adı altında düzenlenecektir.

Her yıl olduğu gibi, bu yıl da amacımız Avrupa ve Almanya'nın ırkçı sınır rejimine karşı, sürekliliği sağlanmış bir mücadele yürütmek... Sıkı bir şekilde örülmüş sınır rejiminin, sınırlarda göçmenlere karşı yapılan kontroller, hava limanlarındaki toplama kampları, bürokratik engellemeler, ayırımcı politik mesajlar, illegal yaşamak zorunda bırakılan insanlara yönelik av ve sınır dışı edilmelere karşı koymak!

Hedefimiz; bu ırkçı politikaları gün ışığına çıkarıp teşhir etmek ve mümkün olan bütün araçlarla karşı mücadele yürütmek. Altın Kaplamalı Kartal'a meydan okumaktır. Daha önceki yıllarda Polanya, Çek Cumhuriyeti ve Almanya üçgeninde gerçekleştirilen kampın, bu yıl da Rhein-Main bölgesinde yapılması kararlaştırılmıştır.

Objektifimizi Almanya'nın "iç sınırları"na yönelteceğiz. Eylemlerimizin ağırlık noktası: Hava Limanı Usul Hukuku ve hava limanındaki Toplama Kampı (cezaevi). 4 Ağustos 2001 Cumartesi günü Almanya çapında gerçekleştireceğimiz yürüyüşle, Frankfurt Hava Limanı'ndaki Toplama Kampını protesto edip dağıtılması için uğraşacağız.

Kamptaki bir diğer amacımız; iç sınırları deşifre etmek, göçmenlere uygulanan kimlik kontrolleri, ev ve iş sağlamadaki ayrımcılığı teşhir etmektir.

Afrikalı göçmen örgütü The Voice'nin ikamet mecburiyetine karşı başlatmış olduğu kampanya önem taşıyor. İkamet mecburiyeti; mültecilerin bağlı oldukları bölgenin dışına seyahati sınırlamaktadır.

Ayrıca: Kampı düzenleyen örgüt ve bileşimlerin merkezi istemleri illegal yaşamak zorunda bırakılan tüm göçmenlere oturma ve çalışma müsadesinin verilmesidir.

Radikal solcular olarak, ekonomik alt yapısı güçlü Rhein-Main bölgesinde, ırkçılığın kılık değiştiren modern türlerine karşı da mücadeleyi önemsiyoruz. "Yararlılık", "yeteri kadar uyum", "kültürü zenginleştirme" kılıflarıyla insanları kategorileştirmeleri, ayrımcılık yapmaları kabul edilemezdir.

Kamptaki politik perspektifimiz kesinlikle kota uygulaması, Green Cards veya diğer "insani iyileştirmeler" gibi aldatıcı politikalarla yetinmek değildir. Biz tüm insanların istedikleri yere seyahat etme ve istedikleri yerde yaşama hakları kayıtsız ve şartsız kabul edilinceye dek mücadeleye kararlıyız.

Anti-faşist, anti-ırkçı eylemliliklerle sadece "sınır" politikalarına karşı olmakla yetinmeyip, aynı zamanda "iç"teki ırkçı-faşizan politikaları deşifre edip, tartışmaları canlı tutmak "Hiçbir insan illegal değildir!" şiarıyla bu yılki kampı düzenliyoruz.

Her yıl 500 ile 1000 kadar kişinin katıldığı kamp, anti-faşist/anti-ırkçı kişi ve grupların tecrübe değişiminde bulundukları önemli bir alan oldu. Görüldü ki, bütün fikir farklılıklarımıza rağmen, bütün zorlukları birlikte göğüsleme cesaretine sahibiz. Her yıl artan oranda yeni insanlar, yeni gruplar, farklı fikirlere ve kültüre sahip olanlar yanyana gelip kampta buluşmaktalar; herşeye rağmen ortak paydalar bulup, ortak praksislerde birleşmekteler.

Kamptaki işleyeceğimiz konuların başında; Alman anti-ırkçılarıyla göçmen örgütleri arasındaki ilişki, ırkçılık/cinsiyetçilik ve anti-faşizm/anti-ırkçılık ilişkileri ve de yürürlükte olan 2001 göçmen politikası gelmektedir.
Tüm ilgili kişi ve kuruluşları tartışmalarımıza ve kampımıza katılmaya ve başkalarını bilgilendirip eylemlerimizi güçlendirmeye çağırıyoruz!

"Hiçbir insan illegal değildir" Kampı

 


 

Frankfurt'ta "Hiçbir insan İllegal Değildir" Kampı...

Bir hafta boyunca sürekli eylem ve etkinlikler

27 Temmuz-5 Ağustos tarihlerinde Frankfurt yakınında "Hiçbir insan illegal değildir" kampı gerçekleştirildi. Bir hafta süren kampa yaklaşık 1000 kişi katıldı. Kampta düzenli kalan bin kişinin yanısıra, Frankfurt ve çevresinden de sendikacıların, ilerici ve devrimcilerin ziyaretleri gerçekleştirildi.

İlki Polonya, ikincisi Çek Cumhuriyeti ve üçüncüsü Almanya üçgeninde gerçekleşen kampın dördüncüsü bu yıl Frankfurt'ta yapıldı. Hedef Frankfurt Havaalanı'ndaki toplama kampını protesto etmek, buradaki cezaevinde işkenceye uğrayan, hiçbir hukuk gözetmeden ülkelerine geri gönderilen sığınmacıların sorununu duyurmaktı. Kamp boyunca onlarca eylem planlanıp gerçekleşti.

Bu eylemlilikler sırasıyla şu şekilde gerçekleşti;

- Birkaç kez havaalanını işgal gerçekleştirildi. Giriş-çıkış bloke edildi.
- Trenler, tramvaylar, eylemler nedeniyle seferlerini kimi zaman durdurmak zorunda kaldılar.
- Alman polisi Cenova'daki korkunun da etkisiyle, kelimenin tam anlamıyla "savaş düzenine" geçti. Panzerler, su fışkırtma makineleri, dozerler, binlerce polis, özel tim harekete geçirildi.
- Çok sıkı koruma altına alınan havaalanı buna rağmen birkaç gün eylemcilerin tacizine uğradı.
- Frankfurt borsası işgal edildi.
- Cenova'da katledilen gencin anısına ve tutukluların bırakılması amacıyla İtalyan Konsolosluğu protesto edildi.
- Kamp hergün eylemlerle dolu geçti. Akşam saatlerinde çok çeşitli konular tartışıldı. Cenova'daki eylem başta olmak üzere anti-kapitalist mücadelenin sorunları üzerine yoğun tartışmalar yapıldı.
- Biz de Frankfurt Bir-Kar olarak, önden kamp yönetimiyle kararlaştırdığımız çerçevede, Cuma günü Ölüm Orucu Direnişi'ni, tutsakların durumunu ve taleplerini tartışarak duyurmaya çalıştık.

Tecrübelerle dolu olan bu kamp bizim için de hayli anlamlı ve yararlı oldu. Bir-Kar olarak bundan sonra bu tür etkinliklere ve eylemlere daha duyarlı olacağız, daha iyi bir hazırlıkla ve daha etkin bir biçimde katılacağız.

Bir-Kar/Frankfurt

 


 

Avrupa polis gücüne doğru

Cenova'da biraraya gelerek dünyadaki zenginlikleri nasıl talan edeceklerini, dünya halklarını hangi yöntemlerle sömürüp yoksullaştıracaklarını görüşen G-8 emperyalist haydutları zirveyi bitirmiş olmalarına rağmen zirveye ilişkin tartışmalar hâlâ devam etmektedir.

Bilindiği üzere İtalya polisi ve jandarması G-8 zirvesi için günler öncesinden tam bir iç savaş hazırlığı içerisine girmiş durumdaydı. Başta Almanya olmak üzere Avrupa'nın diğer devletleri de sınırlarında küreselleşme karşıtı gösterilere katılmak üzere Cenova'ya gitmek isteyen insanlara karşı tam bir terör uygulayarak onları engelemeye çalıştılar, birçok insanı da engellediler. Cenova'daki gösteriler sırasında polis ve jandarmanın vahşi tutumu günlerce basın yayın kuruluşlarında işlendiğinden dolayı burada girmeyeceğiz. Herşeye rağmen şunu belirtelim. İtalya polisi ve jandarmasının bu saldırgan kültürüne birçoğumuz yabancı değiliz. Bombalamalar, suikastler, adam kaçırıp yoketmeler vb. karanlık eylemleriyle İtalyan devleti bu konularda zaten pek yeteneklidir ve kirli bir sicile sahiptir.

Polisin tutumunu destekleyen İtalya'nın faşist Başbakanı Berlusconi Cenova sonrasında gelen yoğun tepkilerden dolayı üç polis müdürünü görevden almak zorunda kaldı. Ayrıca Kasım ayında İtalya'nın Roma kentinde yapılması planlanan Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) zirvesinin Roma yerine Afrika'nın herhangi bir kentinde yapılmasını önerdi.

Berlusconi'nin bu açıklamasının ardından daha saatler geçmeden, ilk tepki Almanya İçişleri Bakanı Otto Schily'den geldi. Otto Schily böyle bir öneriyi asla kabul etmeyeceklerini, bunun kriminal göstericilere taviz vermek anlamına geleceğini belirtti. Ayrıca demokratik yöntemlerle seçilmiş ülke liderlerine nerede ve nasıl toplanacaklarını dikte ettirmek isteyen militan eylemcilerin şiddetine izin veremeyiz yönünde açıklamada bulundu.

Geçmişte Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF)'nun avukatlığını yapan şimdi ise iktidardaki Sosyal Demokrat Partisi (SPD)'nin İçişleri Bakanı olan bu faşist kafalı adamın tutumu sosyal demokrasinin tarihsel olarak hep oynadı karşı-devrimci role ne kadar da uyuyor. Tıpkı Rosa Lüksemburg ve Karl Liebknecht'in katilleri Scheidemannlar ve Ebertler gibi.

Schily yaptığı bir başka açıklamada da, şu anda Almanya'da 33 bin radikal solcu bulunduğunu ve bunlardan 400'ünün şiddeti kışkırtan kişiler olduğunun belirlendiğini söyledi. Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere, Almanya'da herkes fişleniyor.

Cenova ve sonrasındaki gelişmelerden hareketle, başını Almanya ve İtalya içişleri bakanlarının çektiği bir girişim var. Emperyalist şefler, her türlü toplumsal muhalefeti bastırmak ve kontrol altında tutmak üzere bir AB polis gücü kurmayı hedeflemektedirler. Bunu yapacaklarından hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Ama nafile! Zaten her biri gerçek birer polis devleti ve sıkı işbirliği içinde çalışıyorlar. Avrupa çapında yeni bir polis gücü kursalar ne olur ki? İster Kanada'nın dağlarına, ister kutuplara, isterse uzaya gitsinler, artık onlara rahat olmayacak. Dünya halklarının devrimci enternasyonalist mücadelesinin pençesinden kurtulamayacaklar.