11 Ağustos '01
Sayı: 21


Kızıl Bayrak'tan
Katillerin el sıkışması
Deprem gerçeği ve devlet

Emperyalizmin yalanları

Ortadoğu
Sınıf ve kitle hareketi
ÇHD İstanbul Şubesi basın toplantısı
Ölüm Orucu Direnişi 296. gününde
Devrimci basın susturulamaz!
Direniş ve devletin son hamleleri
Türk dış politikasının güncel sorunları
Sınıf hareketinin sorunları
Hacı Bektaş şenlikleri
Uluslararasi hareket
PKK-DÇS: Teslimiyet ve Tasfiyeciliği teorileştirme çabaları
Zaferi direniş kazanacak!

Açılım Hukuk Bürosu açıklaması

Mücadele Postasi

 Tüm yazilar

Bu sayinin PDF formatini download etmek için tiklayin



 

Deprem gerçeği devlet gerçeği

17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinin üzerinden iki yıl geçti. Adana-Ceyhan depreminin üzerinden ise üç yıl. Adana depreminde evsiz kalan Yüreğir'in Yakapınar beldesindeki 345 aile, evleri bitmesine rağmen hala çadırda yaşıyor. Marmara'daki depremzedelerin hali ise çok daha içler acısı.

Gölcük'te 5 bin, Adapazarı ve Kocaeli'nde 25 binin üzerinde konut ihtiyacı bulunuyor. Adapazarı'nda 41 bin, Kocaeli'nde 47 bin 258 kişi prefabriklerde yaşamını sürdürüyor. Aynı bölgede 27 bini aşkın depremzede ise halen çadırlarda yaşam savaşı veriyor.

Bu sayıların devlet kaynaklarından alındığı hesaba katılırsa, bilançonun çok daha ağır olduğunu belirtmeye bile gerek yok.

Büyük depremin yıldönümü yaklaşırken, devlet yine bir yalan kampanyası başlatmış bulunuyor. Kampanya tümüyle deprem bölgesine yapılan yatırım ve harcamaların dökümlerinden ibaret. Ne kadar yardım ve harcama yapıldığı sayılıp dökülüyor. Fakat, hazır sayılarla uğraşmışken, depremzedeler için gelen yardımların miktarından, evsizlerin, işsizlerin, kimsesizlerin, sakat kalanların sayısından sözeden yok. Sözetmek ne kelime, bunlar ta başından itibaren sır gibi saklanıyor. Çünkü yakınlarını feci biçimde kaybetmeleri yetmiyormuş gibi kendileri de aç ve açıkta kalan, kimi yaralı kimi sakat onbinlerce insan acı içinde kıvranırken, bu devlet onlara yardım etmek şöyle dursun, başkalarının yaptığı yardımlara el koymuştu. Aslında "el koyma" deyimi yapılanı anlatmak için fazla masum kaçıyor. Çünkü el koymada bir açıklık vardır. Neyi ne için ve nereye harcadığını açıklar, belgelendirir, savunursun. Deprem yardımlarına ne olduğu ise asla açıklanmıyor. Hatta, böyle bir şeyin varlığı dahi unutturulmaya çalışılıyor. Çünkü yapılan tam anlamıyla bir hırsızlıktır. Hele de sözkonusu olan binlerce insanın enkaz altında ölüme terkedilmesi ise, ölüm acısıyla yanan onbinlerce insanın aç ve açıkta bırakılmasıysa, artık bunu tanımlamaya hırsızlık sözü de yeterli olamaz, bu ölü soyuculuğudur.

Bu devletin deprem günlerinde enkaz altındakileri kurtarmak için elindeki imkanları seferber etmekten geri durduğu, üstüne üstlük yardım etmeye çalışan kişi ve kurumları engellemeye çalıştığı, bazı yardımları ise resmen geri çevirdiği asla unutulmamalıdır. Bu yaptıklarının yanında gelen yardımları depremzedelerden çalması yadırganacak bir tutum olmadığı gibi beklenen bir durumdu. Nitekim, yerli ve yabancı pek çok kişi ve kurum yardımlarını Türk devleti aracılığıyla ulaştırmaktan özenle kaçınmış, para yerine malzeme yardımı yapmayı, bunları da depremzedelere kendi elleriyle teslim etmeyi tercih etmişlerdir. Deprem günlerinin bu acı gerçekleri belgeleriyle birlikte TC'nin kanlı tarihine yazılmış bulunuyor ve hesabı sorulmak üzere bekliyor.
Ama hesap gününü bekleyemeyecek, beklememesi gereken bazı şeyler var.

Her fırsatta "depremin yaralarının sarıldığı"ndan sözeden sermaye devleti, her el atışıyla yaraları daha da derinleştiriyor. Prefabrik adı altında kondurduğu sunta barakalar çadırdan da berbat çıkmıştı. Şimdi kalıcı konut diyerek yapılan binalar dökülüyor. Hiç birinde altyapı sorunuyla ilgilenilmediği gibi, anahtarı teslim edilen pek çok dairenin iç donanımı ya hiç yok ya da yarım bırakılmış. Hatta kapısı dahi takılmamış dairelerin anahtarı teslim ediliyor. Binaları bu şekilde bırakıp kaçan müteahhitler, dün bölgenin insanına mezar olan beton yığınlarını diken aynı kişiler. Bilerek ve isteyerek adam öldürmek (hatta toplu katliam) suçundan çoktan içeri atılması gereken bu adamların bugün yaptıkları da yine devlet tarafından aklanmaya devam ediliyor. Kalıcı konutların yapımını üstlenen müteahhit firmalar "kriz nedeniyle zor durumda" imişler. Gerekli destek sağlanır sağlanmaz binaların eksiklerini tamamlayacaklarmış. Depremzedeler sabırlı olmalılarmış...
Binalardaki tek ve en önemli sorunun eksikler olmadığı da açıktır. Kalıcı konutların depreme dayanıklılığı konusunda hiçbir güvence yoktur. Çünkü denetim yoktur. Kaldı ki, kalıcı konut sadece depremde evi yıkılan mülk sahipleri için yapılmaktadır. Açıkta kalanların çoğunluğu ise kiracı konumundadır ve bu çoğunluk bundan sonra da açıkta kalmaya devam edecektir. Çadırların zorla boşaltılmasıyla bu insanlar hasarlı binalarda oturmaya, yani, yeni bir depremin kurbanları olmaya şimdiden mahkum edilmişlerdir.

Bölgede işsizlik had safhadadır. Deprem yıkımını kriz yıkımı takip etmiş, tüm yıkıntıların altında kalansa, hep bölgenin işçi ve emekçileri olmuştur. Onlar, deprem yıkımına ek olarak, Türkiye işçi sınıfı ve emekçileriyle ortak kaderleri gereği, yıkım programlarının ve yarattığı krizin yükünü de üstlenmek durumunda kaldılar. Evsiz ve işsiz kaldıkları yetmiyormuş gibi barınmaya çalıştıkları çadır ve prefabriklerin elektrik ve suyu da kesilmiş durumda. Yani bölgeyi yakın zamanda salgın hastalıklar da tehdit etmekte. Bütün bu yoksunlukların, bu perişanlıkların, bu sefaletin adı ise, devletin literatüründe "yaraların sarılması" oluyor. Devlet dili bir kez daha yalan lûgatını kullanıyor yani.

Bu sorunlar açıktır ki bekletilemez. Bir an önce çözülmek zorundadır. Çünkü her geçen gün daha da derinleşmekte, kangrenleşmektedir.
Zamana bırakılamayacak bir başka sorun da halen beklenen ikinci bir Marmara depremidir. Konuyla ilgili bilim adamlarının tüm uyarılarına rağmen, devletin beklenen bu felakete karşı herhangi bir tedbir alma niyeti görülmüyor. Buna yönelik hiçbir çalışması bulunmuyor. Aksi söylemlerin koca bir yalan ve aldatmacadan ibaret olduğunu göstermeye sadece devletin bütçe rakamları bile yeterlidir. Devletin bütçesinde deprem başta olmak üzere hiçbir sosyal yatırıma pay ayrılmamıştır.

Oysa, beklenen Marmara depremi üzerine salt İstanbul için telaffuz edilen sayılar (paniğe yol açmamak amacıyla küçültülmüş olmalarına rağmen) ürküntü vericidir. Dolayısıyla, bu soruna da bugünden el atmak zorunludur.
Bunca deneyime rağmen, bu tür konularda insanların yüzlerini hep devlete çevirmelerinin bir nedeni var. Hala bir umut bekledikleri için değil, ama, böyle toplumsal bir sorunun yine toplumsal bir organizasyonla çözülebileceğini, bireysel çözümün mümkün olmadığını hissettikleri için soruyorlar "devlet nerede?" sorusunu.

Devletin halk için ve halkın yanında olmadığı ortada. En azından Ô99 depremleri devlet gücünün toplumun yararına harekete geçirilmediğini, geçirilmeyeceğini büyük çoğunluğun gözünde açığa çıkarmış oldu. Bu devlet, acil çözüm bekleyen bu sorunların çözümü için hiçbir şey yapmıyor ve yapmayacaktır. Bu devlet, varlık nedenini artık bütün açıklığıyla ortaya sermektedir. Onun varlık nedeni sermayenin bekasını ve çoğalmasını sağlamaktır. Dolayısıyla, sorunların çözümü bir yana, varlığıyla çözümün önündeki en büyük engeli oluşturan bizzat sermayenin devletidir.
Gerek Ô99 depremi mağdurları, gerekse de beklenen depremlerin ölü ve yaralı adayları, deprem gerçekliğiyle birlikte bu devlet gerçekliğini de iyice kavramak zorundadırlar. Bir deprem ülkesi olan Türkiye'de depremi bir felaket olmaktan çıkarmak epeyce pahalı fakat kesinlikle mümkündür. Bunun önündeki tek engel, onbinlerce emekçinin canı pahasına katil ve hırsız müteahhitleri koruyup destekleyen sermaye devletidir. Tek imkanı ise bu devletin dağıtılması ve yerine toplumcu bir devlet organizasyonunun geçirilmesidir. Bir başka ifadeyle, sermaye sınıfının iktidarı yerine işçi sınıfının iktidarının kurulmasıdır.

İşçi sınıfının devleti, hiç kuşkusuz, öncelikle işçi ve emekçilerin sorun ve ihtiyaçlarıyla ilgilenecektir. Tıpkı bugün sermaye devletinin öncelikle sermaye sahiplerinin ihtiyaç ve sorunlarıyla ilgilendiği gibi. Bu onun varlık nedenidir çünkü. İşçi ve emekçiler toplumun büyük çoğunluğunu oluşturduğuna göre, işçi sınıfının devleti, sorunlara toplumsal çözümler üretmek, toplumu bir bütün olarak kurtarmak ve kalkındırmak durumundadır. İşçi sınıfının programının temel unsurlarından biri konut sorununun çözümüdür ve sözkonusu olan Türkiye gibi bir deprem ülkesi olduğuna göre, konut sorunu, deprem gerçekliği de gözönüne alınarak çözümlenecektir.

İşçi sınıfının devleti hiçbir işçiyi, hiçbir emekçiyi açıkta bırakmayacak şekilde sosyal konut yapımına girişecek, bu yapılanmada katil ve hırsız müteahhitlere asla yer verilmeyecektir. Bugün ne bir fırsat ve ne de yetki tanınan uzman mühendis, mimar, yer bilimci, deprem bilimci vb.'leri, bütün bilgi birikim ve deneyimlerini yeni yapılanmanın hizmetine sunmaya çağrılacak, her türlü bilimsel bilgi böylece toplumun hizmetine seferber edilecektir. Bugün üç-beş kapitalist asalağın kasasına akan toplumsal artı-ürün, işçi sınıfının iktidarında, toplumun ihtiyaçlarına, bu bağlamda toplumsal gelişmenin temel araçlarından biri olan bilimsel çalışmalara da harcanacaktır.

Deprem ve bilumum toplumsal sorunun çözümü sermaye iktidarına son verilmesine ve işçi sınıfının öncülüğünde sosyalist bir iktidarın kurulmasına bağlıdır.