16 Haziran'01
Sayı: 13


  Kızıl Bayrak'tan
  Kızıl Bayrak 7 yaşında!..
  9 Haziran mitinginin gösterdikleri
  Yeni Ölüm Orucu ekipleriyle direnişi büyütüyoruz!
  ÖO Direnişi 240. gününde sürüyor
  KESK yönetiminin yasak savma çizgisi...
  Kamu emekçileri hareketi
  Meclisten geçen "ek bütçe" krizin faturasıdır!
  Sınıf ve emekçi hareketi
  Özelleştirme saldırısı ve TELEKOM işçilerinin mücadele platformu
  Aymasan işçileri işçi sınıfı adına direndikleri bilinciyle hareket etmelidir!
  Gençlik
  Krizi burjuvazi değil işçi sınıfı ve emekçiler yönetiyor
   Uluslararası hareket
  "Kararlıyız, kazanacağız"
  '84'ten '01'e bir gelenektir zindanlarda direniş!
  Süleyman Yeter davası sürüyor...
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Güney Kore’de yaygın ve militan işçi eylemleri


Güney Kore’de yaşanan grevlerin ardı arkası kesilmiyor. Yine onbinlerce işçi grevde. Mayıs ayının son haftasında, Seul’ün 320 km güneyindeki endüstri kenti Ulsan’da, ülkenin en büyük naylon fabrikası işçileri, işyerlerinin “rasyonalleştirilmesi” gibi yapısal değişikliklere ve 3 sendikacının gözaltına alınmasına karşı izinsiz greve gitmişlerdi ve 12 gündür fabrikayı işgal altında tutuyorlardı. İşçiler yapısal değişikliklerin işlerini kaybetme anlamına geldiğini çok iyi biliyorlardı.
5 Haziran günü 3600 polis, buldozerler ve helikopterler eşliğinde grevci işçilere saldırdı. İşyerine saldıran polis fabrikada yalnızca, 40 m yüksekliğindeki baca üzerinde barikat kuran 6 sendika temsilcisini buldu. İşçiler daha önce gizlice işyerini terketmişlerdi.
Çatışmalar daha sonra kentin sokaklarına taşındı, onlarca kişi yaralandı. 10 Haziran Pazar günü, sendika konfederasyonu KCTU’nun grev kampanyası hazırlığı çerçevesinde, Ulsan’da da yürüyüş çağrısı yapmasıyla birlikte, sokaklar yine kavga alanlarına dönüştü.

Güney Kore’de işçilerin mücadelesi durdurulamıyor

Bu kez sırada Seul’deki işçiler vardı. 12 Haziran Salı günü ülkenin havacılık işletmeleri ve bazı kilit yerleri tutan işletmeler greve giderek, yaşamı bir kez daha durdurdular. Kore Sendikalar Konfederasyonu KCTU, greve toplam 48 bin işçinin katıldığını açıkladı.
Kore Airlines işletmesinde kısa bir süre önce sendikalaşma hakkı kazanılmıştı. Grev sendikanın ilk gösterisiydi ve işçiler ilk kez uçuş saatlerinin azaltılması ve daha iyi ücret talepleriyle greve gittiler.
KCTU taleplerini; haftalık 5 işgününün uygulamaya konması, kitlesel ve yoğun işten atılmalara neden olan ve işçileri süreli çalıştırmaya zorlayan yapısal değişiklik politikasına ve polisin grev yapan işçilere saldırısına son verilmesi olarak sıralıyor. İşçilerin talepleri arasında ücretlerin yükseltilmesi de yer alıyor.
KCTU ayrıca, iş güvenliğinin arttırılması için ülke çapında bir kampanya da başlattı. Güney Kore yılda en uzun çalışma süresi olan endüstri ülkesi olmakla kalmıyor, iş kazaları oranının en yüksek olduğu ülke olmayı da sürdürüyor.
Güney Kore’de topluişsözleşmesi görüşmeleri her iş yerinde ayrı ayrı sürdürülüyor. Ücret talebinin yerine getirilmesiyle, o işyerinde çalışan işçiler grev cephesinin dışında kalıyor. İşyerindeki sendikalar çoğunlukla aynı branştaki sendikalara ve ulusal sendikalara (1995’de kurulan KCTU yanında, faşist cunta döneminde kurulan ve giderek güç kaybeden Kore Sendika Federasyonu FKTU’ya) bağlılar.
Hükümet ise her defasında grev yapan işçilere azgınca saldırıyor, işçileri ve sendika temsilcilerini kaba kuvvet, hukuk terörü gibi baskılarla yıldırmayı deniyor, mücadelelerini bastırmaya çalışıyor. Kore işçisi tüm bu saldırılara militanca ve ortak sınıf cephesini örgütleyerek karşı koymayı sürdürüyor.




Dünyadan kısa kısa...


Yunanistan: Üniversite öğrencileri devlet televizyonunu işgal etti!

Yunanistan’ın Selanik şehrinde 500 civarında öğrenci, devlet televizyonu olan ET-3’ün merkez binasını bastı. Teknik Yüksek Okulları’nın Üniversite statüsüne yükseltilmesini, hükümetin sosyal güvenlik reformları önerisini ve Parlamento’da görüşülen anti-terör yasa tasarısını protesto ettiklerini açıklayan öğrenciler, hazırladıkları bildirinin ET-3 kanalı tarafından yayınlanması üzerine eylemlerine son verdiler.

Filistin: CIA şefi Tenet’i protesto gösterileri

ABD’nin Filistin’e ‘barış’ı sağlamak için CIA Şefi George Tenet’i göndermesi, Filistin halkının sokaklara dökülmesine neden oldu. İşgal altındaki Gazze Şeridi’ndeki Han Yunus’ta, cuma namazından sonra taşlarla durumu protesto eden Filistinliler’e İsrail polisi gözyaşartıcı bomba ve gerçek mermilerle saldırdı. Çatışmada 2 kişi yaralandı.

Ramallah’ta düzenlenen Amerikan karşıtı gösteriye de 2000 kişi katıldı. Nablus’ta da 500 kişinin katıldığı protesto gösterisinde Tenet’in kuklası yakılarak, “Kurban ile katili bir tutma!” sloganları atıldı.

Latin Amerika kaynamaya devam ediyor...
Arjantin ve Kolombiya’da İMF politikallarına karşı genel grev!

Arjantin ve Kolombiya’da sokaklarına dökülen binlerce emekçi, İMF politikalarını protesto etti. Arjantin’de iki sendika konfederasyonunun ilan ettiği 24 saatlik genel grevde, emekçiler Buenos Aires’te Arjantin bayrakları ve kızıl bayraklarla yürüdüler.

Kolombiya’da ise onbinlerce kamu emekçisi, işçi ve öğrenci, İMF ile yapılan anlaşmaları protesto etmek için başkent Bogota ve diğer büyük illerde yürüyüşler düzenlediler. Bucaramanga kenti yakınlarında öğrenciler, otoyolunu barikatlarla kapadı. İMF’ye olan borçların ödenmesini protesto etmek için, geçtiğimiz aylardan bugüne kadar Kolombiya’de 300 bin öğretmen ve 125 bin sağlık çalışanı, grev ve iş yavaşlatma eylemleri yapıyor.

Bolivya’da maden işçileri polisle çatıştı!

Bolivya’da Oruro, Potosi ve La Paz’da, 1980’lerde özelleştirilen madenlerde çalışan 12 bin işçi, hükümetten kooperatif şeklinde çalışan işyerlerine en az 100 milyon dolar civarında destek vermesini talep etti. İşçilerin La Paz’daki hükümet sarayı yakınlarında düzenledikleri eylemde yoğun çatışmalar yaşandı. Polise dinamit atan bir işçinin 3 parmağı koptu, ayrıca bir işçi de bacağından ağır olarak yaralandı. Bu arada Yüksek Mahkeme binasının, bazı otellerin ve iş merkezlerinin camları kırıldı. Çatışmalarda polis gaz bombası kullandı.




Berberi isyanı ve Cezayir gerçekleri


S.Yener

Cezayir’in Kabile bölgesinde sokaklar, haftalardır protesto gösterileriyle sarsılıyor. Nisan ayında başlayan Berberi ayaklanması, devletin tüm baskı ve terörüne rağmen radikalliği ve kitleselliğini koruyarak sürüyor. Bugüne değin onlarca militan çatışma gerçekleşti. 27 Mayıs’ta başkentin 250 km kuzeyindeki Bijaia’da onbinlerce kişi sokaklara çıkarak hükümet binalarına saldırdı, askeri birliklerle çatıştı. 21 Mayıs’ta da 150 bin kişinin yaşadığı eyalet başkenti Tizi-Ouzou’da gerçekleşen eylemlere 100 bin kişinin katıldığı bildiriliyor.

Bugüne değin çıkan çatışmalarda 50’nin üzerinde kişi yaşamını yitirirken yaralananların sayısı 1300’ün üzerinde.

Bu eylemlerde iki önemli gelişme dikkati çekiyor.

İlki, Cezayir’de bugün artık üçüncü bir cephenin açılmış olmasıdır. Cezayir’de şimdiye değin bir yanda ordu, diğer yanda islami gruplar vardı. Bugün hükümete karşı muhalefet Kabile sokaklarından yükseliyor ve bunun islami hareketle hiçbir ilgisi yok.

İkincisi ise, sorunun bugün uluslararası planda, özellikle de Avrupa Birliği tarafından gündeme alınmak zorunda kalınmasıdır. Fransız Sosyalist Partisi, Kabile’de FFS partisinin talepleri doğrultusunda sorunu 7-8 Mayıs tarihinde Berlin’de gerçekleşen Avrupa sosyal demokratlarının kongresinde gündeme getirerek, konuya ilişkin karar aldırdı. Avrupa Parlamentosu da bölgeye uluslararası bir komisyon gönderme kararı aldı.

Cezayir üzerine düşünceler

Bugüne değin Avrupa’da özellikle de Fransa’da Cezayir ile ilgili iki düşünce hakimdi.
Birincisi, ‘54’den ‘62’ye değin süren Cezayir savaşından Fransa halkının belleğine yerleştirilen düşüncedir. Bu emperyalist gerici önyargıya göre; Cezayirliler ve müslümanlar her an şiddete eğilimli barbarlardı. Bu yüzden, 1993 yılında Cezayir’de yaşanan kanlı süreçte, “bu barbarlardan Fransa’yı korumak” için, dönemin gerici sağ partisi “politik sertlik” uygulamayı kararlaştırdı. Bu uygulama çerçevesinde Cezayirliler sıkı bir biçimde kontrol edilirken, tutuklamalar, sürgünler de yoğunlaştı.

Bu anti-islamcı eğilim Avrupa’nın sağ ve faşist partilerinden gerekli desteği gördü. Artık tümüyle sosyal-demokrat bir düzen partisine dönüşmüş bulunan revizyonist Fransız Komünist Partisi de bu anti-islami cephede yer aldı. FKP Kabile’deki Kültür ve Demokrasi Birikimi (RCD) partisi gibi partileri de reddediyordu. (RCD, burjuva liberal projelerin uygulanmasını, modern kapitalizmin yerleşmesini savunan Cezayirli elit burjva tabakanın partisidir).

Bunun karşısında ikinci bir görüş daha var. Bu görüşe göre, Cezayir’deki şiddetin gerçek ve tek sorumlusu ordudur. Fransa’da Sosyal Demokratlar ve Yeşiller bu eğilimi destekliyorlardı. Bununla ilgili görüşlerini Kabile bölgesinde FFS partisinin ifadesine dayandırıyorlardı. Sosyalist enternasyonal üyesi olarak Avrupa sosyal demokratlarıyla sıkı bağları olan FFS’nin, 90’lı yılların başında, islamistleri iktidarı paylaşmaya zorlama ve Kabile’de özel bir yer garantisi koparma gibi bir amacı vardı.

FFS, Ocak, 95’te İslami Refah Partisi (FİS), eski milliyetçi anti-sömürgeci Birlik Partisi (FLN) ve İşçi Partisi (PT) ile Roma’da biraraya geldi. İmzaladıkları anlaşmada; “sorunun barışçıl çözümü” için demokratik prensiplere gerekli saygının gösterilmesi yanında, ilahi hakların dünyevi haklardan önde geldiğini ifade ediyorlardı. İslamcılara bu oportünist tavizler, gerici islami akımların başarı kazanmasında ayrıca önemli bir rol oynadı.

FFS, Cezayir’deki sorunun uluslararası çözümü için emperyalistlerle ilişkilerini geliştiriyor. AB’yi, özellikle de ABD’yi, Cezayir hükümeti üzerinde basınç uygulaması için harekete geçirmeyi çalışıyorlar ve sorunun politik çözümünde kendilerinin de muhatap alınmasını umuyorlardı. Bu anlamıyla Avrupalı sosyal demokratlardan alkış toplaması, destek görmesi de boşuna değildir. Avrupalılar da kendi cephelerinden Cezayir ile ilgili belli hesaplar yapıyorlardı.

Avrupalı sosyal demokratlar, Akdeniz’in güney bölgesini etkileri altına almayı ve politik olarak yeniden yapılandırarak emperyalist stratejilerine uygun hale getirmeyi hedefliyorlar. Zira Cezayir emperyalistlerin çıkarları açısından çok önemli bir ülkedir. Cezayir, son Magrib ülkesi olarak, geçen Ekim ayında, AB ve Magrib arasında serbest ticari bölge oluşturulmasına dönük anlaşmayı imzaladı. Bu çerçevede bölgede sonradan ortaya çıkabilecek sosyo-ekonomik kırılmaların sonuçlarına hakim olabilmek, AB için şimdiden bölgede politik otorite olmayı gerektiriyor.

Cezayir’de yaşanan ayaklanma, Berberi işçi ve emekçilerinin, özellikle de gençliğin militan mücadeleleriyle sürüyor. Eylemler bazı kentlerde işçilerin de içinde olduğu halk örgütlülükleri tarafından koordine ediliyor.

Ülkede Arapça konuşan milyonlarca Cezayirli işçi ve emekçi de sermayenin sömürüsü, devletin ve ordu güçlerinin kanlı terörü altında bulunmakta, en ağır sefalet koşullarında yaşamaktadır. Berberilerin kavgasına Cezayir halkının bu büyük çoğunluğu ortak edilemediği koşullarda başarı şansı zayıftır. Daha da önemlisi, harekete önderlik edebilme gücü ve yeteneğine sahip bir sınıf partisinin olmadığı koşullarda, mücadele de daha ileri bir mecraya sıçrama olanağı bulamayacaktır.
Bugünkü gelişmeler ışığında bakıldığında, iki aydır süren ayaklanma, herşeye rağmen Berberi işçi ve emekçilerinin bilincini kurulu iktidara karşı mücadelede daha da bileyip keskinleştiriyor. Hükümet ve emperyalist efendileri için korkulu bir rüya olmayı sürdürüyor.




“Cezayir’in ihtiyaç duyduğu tek şey, yeni sosyal dinamikler üzerinde büyüyen bir devrimdir...”

Üçüncü bir cephe


(Cezayir’in Kabyle/Bougie bölgesinde bulunan Öğretmen Sendikası Sete’nin Genel Sekreteri Baddradine Djahinine ile yapılan ve 30 Mayıs 2001 tarihli Jungle World dergisinde yayınlanan röportaj...)

Son 24 saatinizi nasıl geçirdiniz?

Yürüyüşlerle, sabahın ikisine değin kamu binalarında. Her gece eylemler yaşıyoruz. Halk güneş batar batmaz ışıkları yakıyor, ellerinde yanan mumlarla valilik, belediye, mahkeme binası önüne gidiyor. Kentte yaşayanların büyük bir kesimi halen kentin Fransızca ismini kullanıyorlar. Bougie. Mum anlamında. Burada amaç pasif bir eylem değil, şehrin ateşe verildiğini ifade etmek.

Bize toplumsal yaşamdaki faaliyetleriniz hakkında bilgi verir misiniz?

Ben öğretmen olarak çalışıyorum. Eğitim İşçileri Sendikası Genel Sekreteri’yim ve eylem platformu basın sözcüsüyüm. Ayrıca Sosyal İşçi Partisi (PST) üyesiyim. Bu marksist parti, 1974’de, anti-emperyalist FLN rejimini destekleyen Komünist Partisi’nden ayrıldı. Bu örgüt İslami hareketle stratejik amaçlı birlik kuran İşçi Partisi (PT) ile karıştırılmamalı...

Siz Kabile’deki yerel ayaklanmayı örgütleyen eylem komitesinden ve örgütlenmelerden söz ediyorsunuz. Ama Li Quoditien D’Oran Gazetesi 5 Mayıs sayısında Kabile’ye aşiret örgütleri geri dönüyor diye yazmıştı. Gerçekten geriye giden bir olgu mu söz konusu?

Quotidien d’Oran Kabile’deki ayaklanmaya bakışıyla tamamen başbakan Abdelaziz Bouteflika’nın yanında yer alıyor. Olay şu: Kabile bölgesinde Bougie çevresi ve Tizi-Ouzou’y birbirinden farklı değerlendirmek gerekiyor. Bougie’de modern politik yapılanmalar var. Yerel sendikalar belirli bir yer tutuyor Bougie kentinde ve mahalle koordinasyonları yanında hareketin başını çekiyor. Köy ve küçük yerleşim alanlarında demokratik yollarla seçilmiş, aralarında 25 yaşındaki gençlerin de bulunduğu köy koordinasyonları var ve burada tartışma sürecine taban da dahil ediliyor. Bir çeşit Köylü Sovyetleri.

Ama Tizi-Ouzou’da durum daha değişik. Orada koordine edenler gerçekten geleneksel büyük aileler ve klan tarzı yapılar. Orada seçim değil atamalar yapılıyor. 50 yaşın üzerindeki erkekler ağırlıkta.

Bu farklılık uzun yıllar sol ve radikal-sol grupların Nisan 80’de ilk “Berberi ilkbaharı”nın ardında bıraktığı izlerin Bougie’de günümüze kadar geldiğinin ifadesi.

1 Haziran’da her iki Koordinasyon çevresi bir araya gelecek. Ortak neler yapabileceğimizi ve yapamayacağımızı tartışacağız. Biz kendimizi ortak hayallere entegre etmeyeceğiz.

Kabile’deki partiler kendi kendine örgütlenen örgütlerden ne bekliyorlar?

Bölgenin iki büyük partisi RCD ve FFS Bougie’deki koordinasyona rakip ve geleneksel klan yapısı olan bir oluşum örgütlemeye çalıştılar. Bu bizim bölgemizde marjinal bir örgütlenme olarak kaldı. Bu iki parti ve devlet güçleri örgütlülüğümüzü bloke etmek ve hareketi bölgesel-folklorik bir dümen suyunda yüzdürmek istiyorlar, ama bunda bugüne değin başarı sağlamış değiller.

Protestonun bölgesel ve partiküler karaktere sahip hareketin dışına çıkmayacağından neden bu kadar eminsiniz?

Biliyorsunuz, 20 Nisan’da Berberi İlkbaharının yıldönümünde, jandarma birliklerinin terörü ayaklanmanın ateşini fitilledi. Ama bakın Berberi ilkbaharında burada neler oldu. İki örgüt, 1980’deki Berberi Kültür Hareketi MCB’nin devamı olan FFS ve RCD, 20 Nisan’da bir yürüyüş örgütlediler. Tüm ilden 400-500 kişi katıldı.

Diğer tarafta devlet daha en başından anladı ki bu sosyal bir harekettir. İlk üç gün devlet televizyonları evsizlik, toplumsal sefalet ve devlet terörü çerçevesinde talepler sıraladı. Daha sonra devlet medyası yön değiştirerek, sadece Berberi halkının kültürel taleplerine yer verdi. Bununla Arapça konuşulan bölgelerdeki halkı protesto hareketine karşı kazanmak amacı güdüldü.

Bu isyanın sadece Kabile ile sınırlı kalarak ülkenin geri kalan kısmından tecrit olması tehlikesi var mı?

Ülkenin Arapça konuşulan bölgesinde son yıllarda terör hakimdi, İslami kitle hareketi terör eylemlerine dönüştü. Bu tecrübe kendiliğindenciliği öldürdü, kolektif ütopyaya karşı şüpheli olmayı getirdi. Kabile’de biz farklı şartlara sahibiz, çünkü en azından Bougie bölgesine İslami silahlı gruplar asla ayak basamaz.

Buna rağmen biz kıvılcımın aynı sosyal sorunlar içinde debelenen ve ülkenin Arapça konuşulan bölgelerine de sıçrayabileceğine inanıyoruz, eğer örgütlü bir çekirdek olabilseydi.

Şu ana kadar bu gerçekleşmedi?

Hayır, tam değil. Yürüyüşler gerçekleşti. Bu yürüşlere 5 bin kişi katıldı. Sayılar bazen yeni sansür yasası nedeniyle hükümet ile çelişkileri olan bağımsız basın tarafından şişirildi. RCD ve FFS, halkın %50’sini Kabyle halkının oluşturduğu protesto hareketinin sahipleri olmayı henüz başarıyorlar. Oradaki koşullar daha farklı, çünkü biz FFS’ini Kabyle’de yerel hükümet partisi olarak sayısız belediyelerde yaşadık. RCD ve FFS buralarda itibardan düştüler.

Ama biz şu sıralar hareketi ulusal düzeye yükseltmeyi deniyoruz. 25 Haziran’da Cezayir de ülke çapında büyük bir yürüyüş çağrısı yaptık. Eğer kitleleri bu eyleme istediğimiz gibi mobilize etmeyi başaramazsak, 5 Temmuz’a erteleyeceğiz. Bu sembolik bir tarih, 1962’de Fransa’dan bağımsızlığımızı kazandığımız tarih.

Şu anki duruma halklar arasında çelişki, “Araplar Berberilere karşı” çizgisi hakim değil. Bu değişebilir. Bölge partileri RCD ve FFS, bugün Kabile’nin bağımsızlığı parolasını tehlikeye sokuyorlar, ama bu şimdilik kenarda duruyor. Bunun yanında birçok genç öylesine radikallaştiler ki, bugünden yarına bir gerilla savaşını tercih edebilirler. Politik bir önderlikten ve açık perspektiften yoksun durumdaki bir gerilla hareketi, bu yüzden bugün büyük bir tehlike oluşturuyor.

Cezayir sizce 6 ay sonra nasıl olacak?

Önce karamsar değişim: Hareket genişlemiyor ve kendi içine dönüyor. Başbakan Bouteflika, bu sıralar bir nevi Bonapartçı -kitlelerin onayı olmadan- tarzı diktatörlüğünü ağırlaştırıyor.

İyimser değişim: hareket yapılanıyor ve rejimi zorluyor.

Bugün belirli ölçülerde ülkede ordu ve radikal islamistler arasında sıkıştırılmış halk arasında üçüncü bir cephenin açılması başarıldı. Fransız basını ve oradaki entelektüeller aslında kan dökülmesinin sona ermesi için anlaşmaya varılmasını tartışıyorlar: İslamistler ve hükümet güçleri bir masaya oturarak iktidarı kendi aralarında bölüşmeliler.

Ama bu zaten uzunca bir süredir böyle. İki islami parti iktidarda oturuyor. Bu düzeyde rejim içinde politik malzemenin dozu üzerine kavga etmek, hükümet içinde islami ağırlığı arttırma tehlikesine götürür. Biz buna karşı ne iktidardaki elitler ve onların kapitalist projeleri ve ne de islamcıların gerici projelerini istiyoruz.

Cezayir’in ihtiyaç duyduğu tek şey, yeni sosyal dinamikler üzerinde büyüyen bir devrimdir.




“At hırsızı, faşist ve tabanca kahramanı!..”

Bush Avrupa gezisinde protestolarla karşılanıyor


Amerikan emperyalizminin şefi göreve başladığından beri ilk denizaşırı gezisine karısı Laura ve Dışişleri Bakanı C. Powel ile birlikte İspanya’dan başladı.

Gittiği her yerde olağanüstü güvenlik hali

Madrid’de 1500 İspanyol ve Amerikan polisi Bush’u, beraberindeki 670 kişilik heyeti ve yanında getirdiği 150 gazeteciyi korumak için görevlendirildi. Bush’un güvenliği için Amerika’dan getirilen 150 FBI ve CIA ajanına İspanya hükümeti tarafından silah taşımaları için özel bir izin verildi. Madrit’e geldiğinde Bush ve beraberindeki konvoy 300 polis tarafından korundu.

İspanya’nın gerici hükümeti, efendileri Bush’un ilk ziyaretini kendi ülkelerine yapmasını büyük bir memnuniyetle karşıladı. İspanyol hükümeti Bush’a 6. filonun Cadiz’den Malta’ya gönderilmesi gibi taleplerini iletirken, efendilerine füze savunma sistemi ile ilgili projelerini destekleme konusunda da söz verdi. Ayrıca, ABD’nin de imzaladığı, fakat Bush’un göreve gelmesinden sonra reddettiği Kyoto-çevre protokolü konusunda da, Avrupalılara karşı Amerikayı destekleme sözü verdi.

Bush, 13 Haziran Çarşamba günü Brüksel’de bulunan NATO ana karargahına giderek, Avrupa gezisinde dışladığı Alman ve Fransız şefleri ile buluştu ve diğer üye ülkeleri ayağına getirerek, güvenlik sorunu çerçevesinde füze savunma sistemi üzerine bir konuşma yaptı.

Gittiği her yerde kitlesel protestolar var

Bush, İspanya’da şiddetli protestolarla karşılandı. Pazar günü Madrid sokaklarında 20 bin işçi ve emekçi, “At hırsızı, faşist ve tabanca kahramanı!” olarak niteledikleri Bush’u, gelişinin iki gün öncesinden itibaren protesto etmeye başladılar. Protestocular “Bush’a hayır!”, “Küreselleşmeye hayır, çevre ile dost yaşamaya evet!” yazılı pankartlar taşıdılar. İşçi sendikalarının sol grup ve örgütlerin, çevreci ve anti-militarist grupların çağrısını yaptığı yürüyüşte, Amerika’nın dünya jandarması, Bush’un ise şerif olmadığı vurgulandı. Amerika’nın ölüm cezası uygulaması, Küba ambargosu, çevre politikası ve füze savunma sistemine karşı konuşmalar yapıldı.

Bush’un Brüksel’i ziyaretinde NATO merkezi önünde toplanan göstericiler Bush’u, füze kalkanı projesi, idam cezası ve çevre siyaseti nedeniyle protesto ettiler. Ayrıca NATO çevresinde alınan önlemler havadan delindi. ‘Yıldız savaşlarını durdurun’ yazılı pankart taşıyan bir Alman paraşütçü, NATO binasının üzerinde tur atıp yakındaki bir alana indi. Paraşütçü iner inmez tutuklandı.

Bush Perşembe günü Avrupa Birliği zirve toplantısının yapılacağı Göteborg’da, ABD ve AB ilişkileri konusunda toplantıya katılacak. Cuma günü Polonya’da, Cumartesi günü ise Slovenya’da olacak.

İsveç başkentinde, AB zirvesinin onbinlerce kişi tarafından protesto edileceği bildiriliyor.
Bush’un gittiği her ülkede İspanyol emekçilerinin kendisini karşıladığı gibi karşılanacağı kesin.